31 Aralık / Cumartesi

22 yıldır ilk defa oğlumla ayrı şehirlerdeyiz yılbaşında. O finallerinin ortasında çıkıp gelmek istemedi, ben annemi ve ablamı bırakıp gidemedim Ankara'ya...Neyse ki çok sevdiği kuzenim F.'lar oradalar ve birlikte olacaklar bu akşam da, içim rahat, yalnız kalmadığı için...

Biz bildiğiniz gibiyiz, A.ciğim canım geliyor neyse ki (yolda şu anda), annem ve ablamla olacağız yılın son gecesinde. Yarın da A.'in ağabeylerine kahvaltıya gider, yeni yılın ilk gününü de onlarla kutlarız. 

Zorlu bir seneydi, zaman zaman sağlı sollu yumruk yiyen bir hacıyatmaz gibi hissettim kendimi, doğruya doğru. Dilerim tüm zorluklar, hastalıklar 2022'de kalmış olsun...2023 sağlıklı ve mutlu günler getirsin hepimize. Ülkemize de huzur ve esenlik lütfen :) Dostlarımız, sevdiklerimiz yanımızda olsun, vicdanlı, merhametli insanlarla çevrelensin hayatımız. Edebiyat, müzik, sanat eksik olmasın. Lütfen :)

Benim için yıllardır yılın son günü ritüeli değişmez. Bu yüzden yine, Nesin Vakfı takvimimin son yaprağının fotoğrafı ve Mungan'ın dizeleri ile veda ediyorum size ve 2022'ye :)

“Kırdım mı incittim mi birilerini
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler?
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
Giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları,
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hâlâ sevebiliyor muyum insanları?”



30 Aralık / Cuma


Hüsnü Arkan'ı ilk zamanlarından beri severim, bilen bilir :) Şu şarkısını mesela, anne-baba evindeki küçük odamda, teypten dinlediğim günler dün gibi....Sonra Ezginin Günlüğüne katılarak grubun bir başka parıldamasını sağladı bana göre. Ardından da yine solo devam etti müzik yapmaya. Hep takipteydim ama son zamanlarda sürekli hüzünlü ve artık birbirine benzer tonda yazıyor gibi geldiği şarkıları nedeniyle uzaklaşmıştım kendisinden. Ama işte dün gece yarısından sonra bir şarkısı yayınlandı dijital platformda, kulak vermeden edemedim ve vuruldum!

Gel buluta bakalım diyor Hüsnü Arkan, Sevda Deniz Karali ile birlikte...

"Gel otur güzel yaşım 20" dedim ben de. 20 yaşındaki Şule'yi aldım yanıma, tıpkı klipteki gibi, Beşiktaş sahilde otururken hayal ettim kendimi. Neler neler geçti aklımdan, uyuyamadım bir süre...Neden sonra, her şeye rağmen "şükürler olsun" diye bitirdim kendimle ve gençliğimle hesaplaşmayı :)  

Şanslıyım ki o günlerden bugüne yanımda olan bir çok arkadaşım, dostum var ama en önemlisi o ikisi işte...En zorlu zamanlarda, "keşke geçmişe dönüp değiştirebilsem tüm hayatımı baştan" diye hayal kurduğum zamanlarda bile bu fikrimden vazgeçmemi sağlayan, hayatımda olmamaları düşüncesine bile katlanamadığım iki canım kişi hâlâ ve ne güzel ki hayatımdalar. Öyle işte...

Bugünün güzelliği bu şarkı olsun. 20li yaşlarımda hayatıma girmiş tüm güzelliklerle birlikte...


28 Aralık / Çarşamba

Senenin benim için en zorlu günü 27 Aralıktır, her zaman. Dün de öyleydi. Babamla dolu, hüzünlü bir gündü. Onu hep arıyorum, anıyorum ama ölüm yıldönümleri hep daha ağır oluyor. Denecek fazlaca bir şey yok, nurlarda yatsın...

Bugün ilk final sınavımı yaptım. Sınıf mevcudu az olan, 4.sınıf seçmeli dersimin sınavıydı bu. O yüzden az önce okudum bitirdim, öğrencilerime notlarını ilettim bile. Oysa pazartesi günü yapacağım 130 kişilik sınav şimdiden gözümde büyüyor, ne yalan söyleyeyim. 

Okul yolunda Sezgin Kaymaz'ın Sevinç Kuşları adlı üçlemesinin 2.sini (Kısas) dinledim yine. Sezgin Kaymaz'ın diline de Emre Melemez'in seslendirmesine de hayranım. Onlar yazsın, okusun, ben de dinleyeyim bol bol :)

Yenal Bilgici Duvar'da 2022'nin güzel bir özetini vermiş bugün. Okumadıysanız, bağlantı burada, öneririm :)

26 Aralık /Pazartesi

Bu hafta sana yazmadığıma bakma, hemen her gün "bunu bloga yazmalıyım" diyerek sürekli kulaklarını çınlattım sevgili blog :) Neler oldu dersen, kısa kısa şöyle aktarayım:

  • Çarşamba günü okula gidip dönemin son derslerini yaptım, öyle böyle derken bu üniversitedeki 4.dönemim bitti. Yani tabii, finaller, bütünlemeler, notlandırmalar falan var daha, ama dersler bitti en azından! Çıkışta da Marmarayla Bostancı'ya gidip Ankara'dan gelen zarif eşimi karşıladım, fazla söze gerek yok, şairin dediği gibi o geldiği zaman "yüreğimde bir balık oynuyor" :)
  • Perşembe günü sabahtan doktora öğrencimin tez izleme komitesine yapması gereken sunum vardı, ona katıldım, gayet güzel geçti, gurur duydum kendisiyle. Sonrasında da ertesi günkü toplantı için bir iki çeşit hazırlamak için mutfağa girdim. Akşamına ise evimizin büyük oğlu Ö.cığımız geldi. Günler öncesinden sözleşmiştik, A., ben ve Ö. birlikte rakı-balık eşliğinde Behzat Ç.'nin yeni sezon bölümlerini izleyecektik zira. Ö.cığım bize sürpriz yapıp yılbaşı hediyesi olarak televizyonumuzu akıllı hale getirecek eklentiyi almış bir de, onu taktı önce, sonra da geniş ekranda amirimi ve ekibini seyrettik. Eski bölümlerin tadı yok ama olsun, özlemişiz kendisini :)
  • Cuma günü sabahtan mutfağa girdik A.ciğimle, mezeler, zeytinyağlılar, ana yemek hazırlıklarını yaptık. Öğleden sonra ben doktora yeterlilik sözlüsündeyken, gruba söz verdiğimiz üzere irmik helvasını kavurma işi A.ciğime kaldı. Neyse ki mutfakta benden daha becerikli bir şahsiyettir kendisi, gayet güzel bir şekilde yapmış helvamızı.
  • Akşam evde, "büyük aile" grubunun üyeleri olarak tam 12 kişiydik. Her gelen de bir şeyler getirince müthiş bir masa donattık ve canım P.imizin doçentliğini kutladık. Güldük, söyleştik, kız isteme planları yaptık, yedik, içtik, saat 1'e geliyordu ev boşaldığında. Çok güzel bir geceydi. Kendimi şanslı hissettim 1000.kez, böyle bir aile/çalışma grubunun üyesi olduğum için :)
  • Cumartesi akşam zarif eşimin (boşuna zarif demiyorum) bana aldığı yılbaşı hediyemin zamanıydı: Fazıl Say, Serenad Bağcan ve Genco Erkal dinletisi. Ne diyeyim ki...Muhteşemdi. Gözlerimde yaşlarla dinledim bazı şarkıları/şiirleri. Kezlerce teşekkür ettim A.'e, bundan daha çok mutlu olamazdım sanırım, sadece dinlemedim, içtim sanki şarkıları, şiirleri...
  • Dün ise nispeten sakin bir gündü, caddede bir yürüyüş yaptık, akşam da ağabey-yenge ziyaretine gittik. Onun dışında son günlere damgasını vuran ChatGBT adllı yapay zeka programına "menemen soğanlı mı soğansız mı yapılır"la başlayan, "Nazım'la Mayakovski'nin şiir anlayışını karşılaştırır mısın"la devam eden bir dizi soru sorup verdiği yanıtlara şaşırdık, biraz da tedirgin olduk! Politik sorularımıza ve derslerde öğrencilere verdiğimiz ödev/vaka sorularına da aynı yetkinlikte yanıtlar vermesi ayrıca garip bir deneyimdi. Gelecek günlerde daha neler göreceğiz bakalım...
  • Bugün sabah A.ciğimi yolculadım ve Miço beyi İl Tarım Müdürlüğüne götürüp çip taktırdım, o iş de böylece halloldu. Ardından akreditasyonla ilgili bir fakülte toplantısına katılıp, "blogumu güncellemenin vaktidir" dedim ve günlerin dökümünü yazmaya oturdum...
  • Öğleden sonra canım B.cığımın İngiltere'den gelmesi şerefine mini bir BAL grubu toplantısı için evden çıkacağım. Sonrasında okunacak ödevler ve hazırlanacak sınav soruları için şarj olarak eve dönmeyi umut ediyorum :)
Ağabeylerimin evindeki yeni yıl köşesinin fotoğrafını çekmeden yapamadım tabii ki :) 

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise cumartesi akşamdan beri sürekli dinlediğim Fazıl Say bestelerinden biri...

20 Aralık /Salı

Kongre ve sonrasında akreditasyon değerlendirmesi nedeniyle yoğun bir temponun içindeyim kaç gündür. Çok yoruldum! Genelde böyle zor zamanlarda kendime bir ödül vadederim, "şu raporu yaz, sonra bir çikolatayı hak ettin" gibi. Bugün de sabahın kör kandilinde Ekmekçim'e "toplantılarım bitip de yenileri başlamadan önce akşamüstü buluşup, erken bir akşam yemeği mi yesek" diye mesaj attım ve kendimi arkadaşımla ödüllendirme yoluna gittim :) Neyse ki o da uygunmuş, buluşacağız, yaşasın! Kendisinin bugünümün ödülü olduğundan haberi yok! Şimdilik :) 

Bu koşturmaca içinde cumartesi sabah erkenden A.ciğimin diz ameliyatı olan büyük oğlunun yanına, hastaneye gidip öğlene dek onlarla oturdum (nasılsa kongre bizim saatimizle 16.00'da başlıyor diye rahattım). D.bey uyuklarken biz de A.'imle kısık sesle gıybet nasıl yapılır konusunda tez yazdık :)

Pazar gecesi ise evimizin küçümeni E.Bey'in matematik proje ödevine uzaktan destek verdim. Lisede tutkuyla istediğim gibi matematik öğretmeni olsam da yine çok mutlu olurmuşum, bunu bir kez daha anladım. Proje konusu o kadar hoşuma gitti ki, abartasım vardı ama E.ciğimi germemek için, bir de ertesi gün erken kalkmam gerektiği için duracağım yeri bildim :)

Aralarda da şiir okudum bol bol...Haydar Ergülen, son yıllarıma damgasını vurmuş, aynı dönemde yaşadığımız için, kitaplarının çıkmasını heyecanla bekleme keyfini tattığım için şanslı hissettiğim şairlerdendir (Bir diğeri de Birhan Keskin). Son şiir kitabı "Kuşların göğü önünde" yine çok güzel, bazılarını tekrar tekrar okudum :) "Hâlâ" adlı şiirinden bir iki dizeyi buraya almazsam olmaz:

..nar çatladığında karanlık kısalacak diye nasıl inanıyorsak nardugana
ben de sana öyle inanıyorum öyle inanıyorum ki şu şeb-i yeldada
kullar bile Tanrısına öyle inanmaz, benim inandığım gibi sana...

Hadi ben kaçayım artık, iş-güç beni bekler :)

Toplantı sıkıntısını aşma çabaları adlı çalışmam, vol.9857 :)

14 Aralık / Çarşamba

Pazartesi bloga yazdıktan sonra, A.ciğimle şeytanın bacağını kırdık ve 3 yıl sonra ilk defa sinemaya "Kurak Günler"i izlemeye gittik. Maskeyle olsa da kocaman ekranda film izlemeyi ne çok özlemişim. Film de çok güzel, çok etkileyiciydi, iyi ki gitmişiz. Zehra Çelenk'in filme dair yazısı da burada dursun. 

Salı günü sabah treninde yerimi alır almaz, yanıtlamam gereken mesajlar ve okumam gereken öğrenci ödev raporları için bilgisayarımı açtım. Ah, bir de salgın öncesi zamanlardaki gibi çay-kahve ikramı başlasa, şahane olacak. Her konuda normale dönmüşken YHT'de neden sıcak içecek yok, anlayabilene aşk olsun!  

İstanbul'a gelince önce Miço'ya mama-su bakımı için eve uğrayıp, sonra oyalanmadan anneme gittim. Anne ve kızları olarak 5 çayımızı içip, 3-4 günün özetini geçip birbirimize, eve döndüm. Eve dönerken tabii ki kitapçıya uğrayıp Haydar Ergülen'in yeni şiir kitabını almayı ihmal etmedim :) Sevdiğim şair ve yazarları tutkuyla izlemek, kitapları çıktığında hemen almazsam rahat uyuyamamak gibi abuk bir huyum var zira :)

Bugün ders günümdü, yoruldum tabii, ama hani "bunlar daha iyi günlerin" denir ya, durumum bu, önümüzdeki 5-6 gün için. Zira önce çevrimiçi yapılan bir kongreye katılacağım ve kongrenin düzenleyicileri Amerika'da yaşadıklarından, oturumlar bizim saatimizle 16.00'da başlayıp 23.00'de bitecek. Gün içindeki olağan toplantılar, seminerler, öğrenci görüşmeleri aynen devam edecek diğer yandan. 3 günlük bu tempo ardından pazar günü ise akreditasyon değerlendiriciliği görevim nedeniyle yine sabahın köründen akşamın körüne devam eden yoğun tempoya balıklama dalacağım. Ay yazarken yoruldum. Gidip bir vitamin alayım bari :)

Bugünlük bu kadar olsun. Dikkat ettiyseniz bugün yaşanan abuk duruşmadan hiç bahsetmeden yazımı tamamlama başarısını gösterdim. Aferin bana!

Yılbaşı çiçeğim, yılbaşı yaklaşırken şenlendirdi yine evimizi, sağ olsun :)

 

12 Aralık / Pazartesi

2022'yi annemin iki gözünden geçirdiği katarakt ameliyatı ve kayınvalidemin hastane kontrolünden çıkarken düşüp alnına atılan 8 dikiş ile tamamladık. Yani dilerim tamamlamışızdır! Bu yıl, gerek kişisel, gerek ülke gündemi açısından üzerimden silindir gibi geçti vallahi ve evet, itiraf ediyorum ki, ruhen çok yoruldum! Hatta memleketimin lehçesi ile diyecek olursam : Bezdum :) (yorgun olsam da ruhum cıvık neticede :P)

Cuma günü akşam trenden indiğimde A.ciğim ve E.ciğim beni bekliyorlardı kapıda. Eve gidince de O.bey geldi, şenlendik :) Cuma akşamı bile bitmeyen ve ev ahalisini bezdiren toplantılarıma bir yenisini eklemesem olmazdı, nitekim akşam 21:00-22:00 arasında bir akreditasyon toplantısına katılıp ülkemizdeki mühendisliğin iyileşmesine katkıda bulundum. O sırada zarif eşim "cuma akşamı toplantı mı olur yahu" diye söyleniyor ama bir yandan da çayımı tazelemeyi ihmal etmiyordu :) 

Cumartesi sabah E.hanımcığım da geldi, sonrasında ben çocuklarla evdeydim. A.beyciğim tüm gün ders verip yorulurken ben de genel olarak yemek yapıp kuzucuklarımı beslemekle meşguldüm :) Bir de akşam gideceğimiz misafirlik için bir iki çeşit meze ve tart yapma girişimindeydim. ("ders versem daha iyiydi" diye düşündüğüm oldu, itiraf ediyorum :P) Akşam evin büyükleri kendilerini projelerine adayıp evde kalınca biz küçümen E.beyi alıp Z.'lere gittik, erken yılbaşı yemeğimizi yedik, şömine yakıp keyif yaptık, tabii ki pahalılıktan yakındık, ve yine de gezme planları yaptık, "iyi ki dostuz" dedik bol bol. Güzel bir akşamdı.  

Pazar günü ise O.bey, babası beyin Ankara'ya gelişi nedeniyle (bu durum her 4 yılda gerçekleşen nadir bir doğa olayıdır, o yüzden önemli! :P)  onunlaydı gün boyunca. E.hanımcığım da yine projesinin başındaydı. Biz de yine 3'lü olarak Kelime Müzesi'ne gittik. Ba-yıl-dım. Çıkmak istemedim ama oldukça kalabalıktı ve maskeli de olsak kalabalıkta uzun süreli vakit geçirmeyi sevmiyorum. Hafta içinde bir kez daha gelelim diye düşünerek çıktık ama aklım kaldı. Çok taktir ettim Şermin Yaşar'ı. Gerçekten sıra dışı bir mekana imza atmış. Güvercin kelimesi mesela, göğermekten geliyormuş. Gökyüzüne çıktıkça göğe ait olmak, gökleşmek mavileşmek gibi anlamları varmış. Ne şahane bir kelimeymiş, bayıldım!

Bugünün yazısını Nazım'ın şiiriyle kapatayım o halde.

Bu geç vakit 
bu sonbahar gecesinde 
                kelimelerinle doluyum; 
zaman gibi, madde gibi ebedî, 
                    göz gibi çıplak, 
                            el gibi ağır ve 
                    yıldızlar gibi pırıl pırıl 
                                       kelimeler. 
Kelimelerin geldiler bana, 
yüreğinden, kafandan, etindendiler. 
Kelimelerin getirdiler seni, 
                                onlar : ana,             
                                onlar : kadın 
                                    ve yoldaş olan... 
Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar, 
                                        kelimelerin insandılar...

 

Hafta sonumun en "nostaljik" faaliyeti de üniversite zamanlarına ait dergi arşivlerini ortaya dökmemdi. '91 yılında Varlık, '92'de Milliyet Sanat, '93'de ise Evrensel Kültür dergilerini biriktirmişim. İçlerine dalınca başka bir zamana/dünyaya ışınlandım sanki...

5 Aralık / Pazartesi

Hafta sonumu "Sıcak Kafa"ya adadım ve çok beğendim. Oyunculukları da, konunun işlenişini de...Hadi itiraf edeyim, ismimle ilgili sahne de ayrı güzeldi :) Yıllar evvel Portekiz'de katıldığım bir kongrede bir İranlı akademisyenden aldığım iltifatı hatırlattı bana, yüzüm güldü :) Evet evet, yüzümü güldürmek kolaydır benim :)

Bir de "Yüzücüler"i seyrettim. O da, tahmin edilebileceği üzere, çok etkiledi beni. Ne zorlu bir dünya bu. Bazılarımıza bin kat daha...

Günün güzel haberi ise evimizin küçümeni E.bey'den geldi: Bugün sabah Antalya'da gerçekleştirilen Türkiye Özel Sporcular Spor Federasyonu Atletizm Türkiye Şampiyonası 100m yarışında Türkiye 3.sü oldu ve eve bir madalya ile döndü yine :) Mutlu ve gururluyuz :)

Bugün hem dünya mühendisler günü hem de Türk kahvesi günüymüş. Türk kahvesine meraklı bir mühendis olarak hemen bir fotoğrafla belgeledim durumu :)

3 Aralık / Cumartesi

Akademisyen olmanın güzel taraflarından biri de, diğer işlere göre daha esnek çalışma saatleri olması bence. Bu yüzden örneğin, salı günü tüm gün, çarşamba ve perşembe de günün çoğunluğunda annemin göz operasyonu ve benim rutin doktor kontrolüm nedeniyle çalışamamamın acısını cuma ve cumartesi masanın başından kalkmayarak çıkardım sanırım :)

Bu arada Murathan Mungan'ın "Işığına tavşan olduğum filmler" adlı yeni kitabını alıp bir iki sayfa okumadan duramadım tabii ki. Şu elimdeki işler bitsin de oturayım başına salim kafayla :) Bir de yolda yürürken, yemek yaparken falan Aylin Balboa'nın "Ateş Sönene Kadar"ını bitirdim ve Gaye Boralıoğlu'nun "Dünyadan Aşağı"sına başladım. Aylin Balboa çarptı beni daha ilk öyküsüyle, çok güzeldi. Gaye Boralıoğlu da akıyor...Sevdim ben bu Storytel işini :)

Bu arada instagramda çarşamba gecesi keşfettiğim Şule sokağı ile ilgili "aaa adıma sokak varmış, hiç haber vermiyorsunuz" diye cıvık bir paylaşımda bulunmuştum. Eski öğrencilerimden biri "Hocam sizin benim gönlümde tahtınız var ❤️" diye bir mesaj yollamış bana.  Ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz :)

Son olarak, dün Gazete Oksijen'de salgın nedeniyle 2 yıldır kapalı olan kitap fuarı ile ilgili haberleri okurken eskilere daldım gittim...Okuldan, Maçka'dan çıkıp Taksim'e gitmek, hızlı hızlı, sanki sevgilimle buluşacakmışım gibi heyecanla kitap fuarına doğru yollanmak yılın en keyifli zamanıydı benim için, tartışmasız. Tüm yıl boyunca beklerdim kitap fuarını. Harçlıklarımdan ve verdiğim özel derslerden kazandıklarımdan kenara koyduğum parayı cüzdanıma koyar tek başıma giderdim TÜYAP kitap fuarına. Tek başıma giderdim zira benim için bir ayin gibiydi kitap fuarına gitmek, sevgilimle ya da arkadaşlarımla gidip bu ayinin büyüsünün bozulmasını istemezdim. Ağır ağır gezer, keyfini çıkara çıkara kitapları inceler, yanıma sadece İnci'de profiterol yiyecek para ile eve gidiş taksi-dolmuş ücretini ayırır, geri kalan tüm param ile alacağım kitaplarımı alır, yüzüme asılı gülümseme ile eve gelirdim. Sonra biz büyüdük, İstanbul değişti, kitap fuarı Beylikdüzü'ne taşındı, sanal kitapçılar açıldı...Tam da Sezen'in dediği gibi: "Eskidendi, çok eskiden"...Yine de iyi ki yaşamışım(z) o günleri, öyle değil mi :)

Mungan'ın kitabını almak için girdiğim kitapçının kedisi :)
Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise yeni keşfim :)

30 Kasım / Çarşamba

Tam bana ve aceleciğime (ve bu aceleciliğin yan etkilerine) yakışan bir gün oldu. Yorgunluktan gözlerim kapanıyor an itibariyle ama önce bugünü anlatmalıyım :)

Sabahın köründe yollara düştüm yine, malum, çarşambaları dersimin erken olduğu gün. Kör karanlıkta okul yollarında olmak garip geliyor aslında ama garip de bir keyif duyuyorum bundan, itiraf etmeliyim! Küçükçekmece'de trenden inip o çok hoşuma giden manzaraya göz atarken, kampüste kimseler yokken sanki koskoca üniversiteyi ben açıyormuşum gibi bir hisle okula girerken ve bölümü -gerçekten- ben açarken, çayımı demleyip sessizlikte yudumlarken keyfim yerinde oluyor :) Bugün de öyleydi. 

Çarşamba sabahları erkenden okula gelirseniz, fakültede hayat belirtisi olan tek oda benimki oluyor, bulmanız kolay olur, aklınızda olsun :)

Sabahki dersimi yapıp, bitirdikten sonra hızlı bir şekilde imza işlerini falan halledip okuldan apar topar çıktım. Öğleden sonraki derse araştırma görevlisi arkadaşımdan rica etmiştim, o girecekti. Zira benim annemi dün olduğu katarakt ameliyatından sonra kontrole götürmem gerekiyordu. Anneme ve kontrol randevusuna yetiştim neyse ki, hastaneye gittik, kontroller yapıldı, ameliyatın başarılı olduğu ve diğer gözün de haftaya salı günü ameliyat edilebileceğini öğrenip gülüş ahenk çıktık.  Anne ve kızları olarak evin yakınlarındaki Edirne Ciğercisinde "geçmiş olsun" yemeği yedikten sonra, bizimkileri eve bırakıp çalışmak üzere evime döndüm. Eve girdiğimde ilk iş, bilgisayarımı çıkarmak için sırt çantamı açmak oldu ki bir de ne göreyim, bilgisayarı okulda unutmuşum. Yahu koca laptop unutulur mu? Unutmuşum işte!!! E ne yapacağım? "Bir koşu gidip alayım" diyebileceğim mesafede değilim ki okula...Hay yarabbim...Neyse ki aklıma inşaat mühendisliğindeki lise arkadaşım sevgili İ.cuğum geldi, aradım, okuldaymış, söyleyince derdimi, "tamam sen merak etme, alır gelirim ben" dedi de rahatladım. 

Evde biraz dinlenip (bilgisayar olmayınca zorunlu bir şekilde dinlenebildim :P) çıktım, önce bir süredir İskoçya'da sebatik izninde olan Y.hanımcığımın evine gittim, ortalığı kolaçan etmeye. Yolda giderken sevgili blogdaşım Küçük Joe'yu görmek günün sürprizi oldu, ayaküstü lafladık. Y.cığımın evinde akan kokan bir şey yoktu şükür, kendisine "asayiş berkemal" bilgisini verdikten sonra da İ.cuğumun evine doğru yola çıktım. Hesabıma göre bir kahve içmelik mola verirsem, İ.da evine gelmiş olurdu o sırada. Ama tabii ki İstanbul trafiğini ve Fenerbahçe maçını hesaba katmamıştım. Hal böyle olunca, benim kahve molama önce bir dilim mozaik pasta eşlik etti, sonra da fazla tatlıdan içim bayıldı ve bir çorbacı ziyareti elzem oldu :P. Bu arada iki öğrencimle çorbacıda zoom görüşmesi yaptım, ve Küçük Joe'cuğumla mesajlaşırken bilgisayarı okulda bırakmamın aslında bilinçaltımın bana verdiği "iş yapasın yok, unut gitsin" mesajı olduğunu ve bunun psikolojideki isminin de "acte manqué" olduğunu öğrendim. (Sevgili wikipedi hanım şöyle diyor bu konuda: "Psikanalizde, parapraksis olarak da adlandırılan Freudyen bir sürçme, bilinçsizce bastırılmış bir arzunun veya içsel düşünce treninin müdahalesi nedeniyle meydana gelen konuşma, hafıza veya fiziksel eylemdeki bir hatadır.") ...Vallahi benimki de böyle bir "acte manque" mıydı bilemem ama  ne zamandır yürümeye üşenen bana, zorunlu bir Göztepe-Feneryolu yürüyüş yaptırması fena olmadı :) Yürüyüş sırasında karşıma çıkan "Şule" sokağı ile önünden arabayla bir milyon defa geçmiş olmama rağmen dikkat etmediğim Haldun Taner müze evini görmem de günün güzel sürprizleri oldu :)

Adımı bir sokak levhasında görünce fotoğrafını çekmeden edemedim :P

Tüm bu gidiş gelişler, yürüyüşler sırasında ise kulağımda Barış Bıçakçı'nın "Tarihi Kırıntılar"ı vardı. Dün sevgili C.'nin blogunda görüp "aaa ben okumamışım bu kitabı, nasıl olur" diyerek (kitaplarım artık Ankara'da olduğundan göz atma şansım da yoktu tabii) hemen Storytel'den indirip dinlemeye başlamış, başladığımın 5.dakikasında da "e ben okumuştum ki bunu" demiştim demesine (yo yo, bunamadım henüz, sadece isimlerle -kişi, kitap- başım hoş değil biliyorsunuz :P) ama sonlandırmaya da gönlüm el vermemişti. O yüzden bugün tüm gün, biraz hızlı modda da olsa Barış Bıçakçıyı dinledim. Dinledikçe yine beğendim, "iyi ki unutmuşum ismini de dinlemeye başlamışım" dedim :)


Bu güzel ev de "Haldun Taner müze evi"ymiş. En kısa zamanda ziyaret etmeli öyleyse!

Barış Bıçakçıyı okurken Edip Cansever'i özlediğimi fark ettim. O halde bir Cansever şiirinden bestelenmiş Yeni Türkü şarkısı eşlik etsin bu fotoğrafa :)

28 Kasım / Pazartesi

Cuma günü, kâh toplantı yaparak, kâh rapor hazırlayarak geçen bir 4.5 saat sonrasında Ankara'ya vardığımda, tüm yol boyunca maskeli bir şekilde bilgisayar başında çalıştığımdan olsa gerek, içim bulanıyordu artık ! Çalış çalış da bir yere kadar tabii! Lojmana vardığımızda önce oğluşa maskeli maskeli de olsa sarıldım bir güzel, sonra biraz dinlendim ve nihayetinde de kendimi mutfağa atıp bir dizi yemek hazırladım. 

O.bey kaç gündür fena bir şekilde öksürüyordu, üniversitenin doktoru ateşi olmadığından gargara benzeri şeyler vermişti, iyileşmeyince ve hatta öksürük çoğalınca da A.ciğim sağolsun, ben trendeyken cuma sabah hastaneye götürdü O.beyi. Kan tahlili yapıldı, röntgen çekildi falan ve sonuç: oğluşun ağır bir üst solunum yolu enfeksiyonu geçirdiği tescillendi.

Neyse ki çocukluğundan beri çok iyi bir hastadır O.cim. Ihlamur, meyve, çorba, ilaç, pastil, gargara, zencefilli limonlu bal,  tekrar ıhlamur...şeklinde devam eden döngüyü gıkını çıkarmadan kabul eder. Ama ona rağmen iki gün öksürmekten uyuyamadı kuzum. Neyse ki pazar öğleden sonra toparladı da dün içim rahat döndüm İstanbul'a.

Bu hastalık moralsizliği içinde yine de pazar öğleden sonra E.bey'e bir yaş günü yaptık tabii. Hem moralimiz düzeldi, hem de gelenek bozulmadı. Neyse ki O. da baya bir toparlamıştı kendini (ki yine de, sorumlu bir ağabey olarak, hep maskeli oturdu aramızda). Ben gelmeden ıspanaklı peynirli börek siparişini vermişti zaten E.ciğim, bir iki çeşit de biz ekledik yanına ve gayet güzel bir yaş günü sofrası hazırladık. Canım A.im ve zarif eşi, sevgili eniştem S.bey de gelince tam olduk :) Güzel bir pazar öğleden sonrasıydı. E. de sayısını unuttuğum kez 18.yaş günü pastası üfledi, mutluydu :)

Akşam İstanbul'a dönüşü uçakla yaptım (son dakika okulda çıkan işler nedeniyle treni iptal etmiştik) ve Ankara-İstanbul yolculuğunu uçakla yapmanın anlamsızlığını böylece bir kez daha idrak ettim :) Gece 1:30du eve vardığımda!

Bugünüm ise annemi yarın geçireceği katarakt ameliyatı öncesi covid testine götürme, ders hazırlıkları yapma ve gerekli-gereksiz toplantılarla geçti, geçiyor, geçecek (akşam saat 21:00'de bile toplantım var, acıyın bana :P)...

Aaaa, bir dakika, bu blogun adı "güzellikler defteri"ydi değil mi? O zaman güzellikleri şöyle özet geçeyim izninizle:  Oğluş iyileşti, E.yaş günü kutlamasından pek memnun kalıp yine iltifatlar yağdırdı ("Ş.teyze bugün çok güzelsin" şeklinde :P) ve bugün annemden eve dönerken de kokina alıp süsledim, yılbaşı havası kıyısından köşesinden evimize gelmiş oldu böylece :)

**Ekleme yapmam gerek izninizle: haftasonu bir web sitesi keşfettim: " 100 sene 100 nesne" başlıklı, alternatif bir tarih çalışması. Bayıldım! Şiddetle öneririm :)

 


24 Kasım / Perşembe

Pazartesi ve salı günü aralıksız çalıştım desem yeridir. Bazen böyle her iş bir araya geliyor. Başımı kaldıramadım resmen. Kaldırdığım zamanlarda ise (yemek hazırlayıp yerken yani) Nilay Örnek'in "Nasıl Olunur"unda Yankı Yazgan'ı dinledim. Yine çok iyiydi. Yankı hocayı çok severim, instagramda, twitterda, yazdığı blogda yani her ortamda takip ederim. Özellikle otizmle ilgili yaptığı konuşmaları, verdiği seminerleri A.ciğimle yıllarca takip ettik, evimizin küçümeni E.beyi anlamak, yönlendirmek konusunda bize hep çok yardımı oldu bu seminerlerin. O bizi tanımasa da biz ona minnettarız :)

O yoğunluğun üzerine salı akşamı da malum, deprem oldu. Benim gibi geceleri yedi uyuyanlara karışan birini bile uyandırdı sarsıntı. Sonrasında uyuyamayınca da çarşamba gününü "kafam bir dünya" modunda geçirdim. Derslerimi verdim bir şekilde ama eve ulaşınca çöktüm resmen.  

Bugün sabah uyanınca ise babamı andım yine, daha yataktan kalkmadan..Rahmetli babam, iktisat mezunuydu, hayatı boyunca muhasebe alanında çalıştı ama öğretmenliği hep çok sevdi. Kendini en iyi hissettiği yer, annemin memleketiydi ve bunun nedeni "hanımcılık" değildi :P Annemle babam, babam Turgutlu'da yedek subay öğretmenlik yaparken tanışmışlar, bu yüzden de Turgutlu'da herkes babamı öğretmen olarak bilir, "hocam" diye hitap ederdi ve bu da onun çok hoşuna giderdi :) 

Ben de babam gibiyim, mühendis kimliğimden çok öğretmen kimliğimi seviyorum :) E bu yüzden de öğrencilerimden gelen mesajlar, telefonlarla güzelleşen bugün, güzel bir gün :) 

Tabii sadece aranıp sorulmak değil, aramak sormak da güzel :) Aile zaten küçük bir öğretmenler odası gibi olduğundan gün içinde farklı kombinasyonlar halinde birbirimizi arayıp tebrik ediyoruz :) Sonra tabii, sırayla ilkokul 1 öğretmenim, canım lise matematik öğretmenim, üniversiteden F.hocam, A.hocam derken varlıklarına her daim minnet duyduğum sevgili öğretmenlerimi aradım bugün bir de:) Öğleden sonra ise annemin göz muayenesi sonrasında anne ve kızları olarak gelenekselleşmiş öğretmenler günü yemeğimize çıktık, söyleştik, gülüştük...Güzel bir gündü, evet :)

Yarın yine Ankara yollarında olacağım. Şimdiden iyi yolculuklar o halde bana :)

Çarşamba sabahı Marmaray Küçükçekmece İstasyonunda gördüğüm manzara bu. Okula değil de gece vardiyasına gider gibi. Ama her hâlükârda çok güzel :)


20 Kasım / Pazar

Kendimi bildim bileli severim yaş günü kutlamalarını. Bu sene de bizim evin küçümeni E.bey'in 18.yaş günü olduğundan, perşembe günü  A.ciğimle YHT'ye binip İstanbul'a gelmeleri sonrasında her gün bir pasta ve kutlama yaptık. Ki, bencileyin, yaş günü kutlamaları E.nin de en sevdiğidir :) 

Perşembe akşamüstü annemlerle yemeğe giderek başladık kutlamalara, ardından yaş günü pastasının kesilmesi ve hediyelerin açılması ile günü tamamladık. E.beyin keyfi yerindeydi :)

Cuma günü kahvaltı sonrası Yerebatan Sarnıcına gittik. Yeni hâlini çok sevdim doğrusu. Sonradan duyduğuma göre, beğenmeyenler de varmış çok sayıda, ama bence gayet etkileyici ve hoştu vallahi. E, Sultanahmet'e kadar gitmişken bizimkilerin daha önce gezmedikleri Türk İslam Eserleri Müzesine (sergilenenlerden çok müzenin -İbrahim Paşa Sarayı'nın- kendisini severim zaten, yine öyle oldu) ve tabii sonrasında köfteciye gittik. Dönüş yolunda da Gülhane parkının içine dalıp, ulu Çınar ağaçlarının arasında ve,  "Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında" diyen Nazım'ı anarak yürüdük. Park, sonbaharın tüm güzelliklerini barındırıyordu, müthişti :) Akşam ise rakı-balık keyfine evimizin büyük oğlu Ö.cığım geldi. Güzel bir masada, güzel bir sohbetle, keyfimize diyecek yoktu :)

Cumartesi günü ise Kasım ayının güzel havasından faydalanıp Büyükada'ya gittik. Bilen bilir, ben Burgazadacıyımdır.  Ama E.bey Büyükada dedi, bize de uymak düştü :) Gerçi Büyükada da çok güzeldi. Bol bol fotoğraf çekip, yürüdük, kedileri sevdik, yorulunca da oturup bir şeyler yedik içtik. Akşamına da İ.ciğim ve sevgilisi S.hanım bizi yemeğe davet etmişlerdi. İran usulü pilav-tavuk sonrasında yine bir mum üfleme-pasta kesimi töreni yapmadık mı? Yaptık tabii :) Marmaray'ın kenarındaki evde oturup, gelen geçen trenlere bakmak, her türlü taşıma aracını pek seven E.bey'e yaş günü hediyesi gibi oldu zaten:) 

Pazar sabahı kahvaltıya A.ciğimin abisi ve yengesini davet etmiştik. Amca ve yenge de elleri boş gelmemişler tabii, hediye açımı ve kahvaltı sonrası bir pasta ile İstanbul turunun kutlamalarını tamamlamış olduk böylece. Daha sırada, gelecek hafta sonu önce annesiyle yapacakları kutlama, sonrasında da abisi, ablası ve kuzenlerle ve tabii bizle yapacağı bir kutlama daha olacak. 

E 18 yaş bu, kolay mı? :P Nice yaşları olsun kuzunun. Hayat hep güzel insanlar çıkarsın karşısına...

16 Kasım / Çarşamba

Haftasonu (pazartesi dahil) çok güzeldi vallahi, uzun zamandır olmadığımız kadar çok sosyal kelebek modundaydık yârimle, iyi geldi ikimize de :)  

Sonrasında tabii işe güce daldım çok yoğun bir şekilde. Gelirken, trende, bilgisayarımı açıp çalışmakla kalmadım, o gece evde de çalışmaya devam ettim. Bugün de öğlen verdiğim göz doktoru molası dışında az önceye kadar çalışıp bir sürü iş hallettim. Halletmem de gerek, zira yarınki bölüm toplantısından sonra, eve gelip zarif eşim ve evimizin küçümeni E.beyi karşılamaya gideceğim. Malum, ailemizin üniversiteye gitmeyen tek genci E.'ciğimiz, ara tatilde. O yüzden de babasına eşlik ediyor bu sefer, çok heyecanlıyız hepimiz :) Kendisi "Bir gün adaya gidelim, bir de Yerebatan Sarnıcına" diyerek planı ana hatlarıyla yaptı aslında, biz ona uyacağız sadece :) 

Pazar günü BAL'lı hemşirelerimden A.ciğim çok güzel bir yazı gönderdi whatsapp grubundan: "Safları Sıklaştıralım" başlıklı. Şöyle bitiriyor yazıyı Aygün Atilla "Çocuk ateşlenince arayabileceğiniz kasaplarınız olsun. Küçücük hissettiğinizde “çayı koy ocağa, geliyorum ben on dakkaya” diyeceğiniz komşularınız olsun. Gidip yanında hiçbir şey yapmadan, hiç konuşmadan saatlerce oturabileceğiniz dostlarınız olsun."...Yazının bütünü güzeldi ama özellikle bu paragrafı okuyunca yıllar öncesinden bir gün geldi aklıma, kendimi yine şanslı hissettim. O.beyle benim bir kongrem nedeniyle Prag'a gitmiştik, çok güzel bir geziydi. O.cığım küçük olmasına rağmen hiç sorun çıkarmamış, çok da keyif almıştı geziden, ama gelir gelmez 39.5 derece ateşle yatmıştı bir gece boyunca, düşürememiştim bir türlü. Annemle ablam yazlıktaydılar, O.'nin babası da, boşanmış olsak da koşar gelirdi aslında, bir iş gezisi nedeniyle İzmir'deydi. Yakın dostlarımın da her biri bir yerlerdeydi, yaz tatiliydi zira. Neyse, acile götürdüm, soğuk duş aldırdım falan, bir şekilde geçti o kabus gece. Ertesi hafta kuaföre gittim, A.abiye anlattım o geceki çaresizliğimi. "Çabuk cep telefonumu kaydet telefonuna ve bundan sonra gecenin kaçı olursa olsun böyle bir durumda ara beni" demişti içtemlikle. Kaydettim. Aramadım hiç, ama bana hep çok güven verdi o telefonun numarasının varlığı, çok mutlu etti...Dostlarımla ilgili hep şükrederim zaten, bilirsiniz :) Ben sevmeyeyim de ne yapayım şimdi bu yazıyı :)

Bugün, Ekmekçimin önerisiyle İş Sanat'ın "Ümit Yaşar Oğuzcan Şiir Dinletisi"ni dinledim. Vedat Sakman'ın besteleriyle daha da güzelleşmişti şiirler sanki. İzlerken ve "beni unutma" şiiri okunurken de canım canım E.amcamı andım tabii. Yıllar evvel, O.beyin babası ile evlenirken düğünde müziğin durduğu bir ara sahneye çıkıp ezberinden bu şiiri okumuştu gözlerimin içine baka baka..."Bir gün gelir de unuturmuş insan / En sevdiği hatıraları bile / Bari sen her gece yorgun sesiyle / Saat on ikiyi vurduğu zaman / Beni unutma" diye diye okurken şiiri, ben dahil, tüm kız arkadaşlarımın gözleri dolmuştu, öyle güzel bir paylaşımdı. Ah canım amcam...Nurlarda yat...

Evet evet, haklısınız, ben de yaşlandım iyice, anılara dalıp dalıp gidiyorum bu ara. Hadi hayırlısı :)

Evimin yakınındaki çiçekçinin önünden her geçişte aklım kalıyor bu güzelliklerde :)

12 Kasım / Cumartesi

Şahane bir Ankara sabahından günaydın :) Ankara'nın sonbaharına bayılıyorum. Bu nasıl bir renk cümbüşüdür yahu! Yârimle yaptığımız sabah yürüyüşünde beni yine hayran bıraktı kendine bu bir zamanlar "gri Ankara" diye yaftaladığım şehir! Yıllarca kendisine haksızlık etmişim, itiraf ediyorum. Öte yandan, Nazım'ın dediği gibi "Bu şehir güzelse, senin yüzünden" durumu da var tabii son yıllarda, onu da unutmamak lazım :)

Bu hafta pazartesi ve salı günlerine, pazar günkü uzuuuuun yürüyüşün artçı yorgunlukları damgasını vurdu genel olarak. Çarşamba sabah canım İ.ciğim ve sevgilisi S.hanımcığımla sahilde bir kahvaltı yaptık, hasret giderdik. Ben sonrasında okula geçip sınavlarımı yaptım. Neyse ki iki lisans dersimin sınavını arka arkaya koymuş sınav programını yapan arkadaşlar da, aynı gün ikisini de yapıp kağıtları toparlayıp geldim. O günün akşamı ve perşembe günü, kağıt okumakla geçti genel olarak. Elimde kalınca kendimi çok rahatsız hissettiğimden, okuyup bitirdim, hepsine de bildirdim notlarını. Oh be içim rahatladı :)

Cuma sabah da sevdiceğime ve oğluma kavuşmak üzere yollara düştüm yine. Kulağımda Mahir Ünsal Eriş'in "Acaip"i...Allahım nasıl güzel bir metin bu böyle! Beyti Engin de, zaten okumuyor da canlandırıyor mübarek! Bir önceki "Gaip"ile olan bağlantılar da çok keyifli, şaşırtıcı. Son zamanlarda okuduğum/dinlediğim en güzel kitaptı gerçekten.

Haftasonu planlarımız hazır tabii :) Bu akşam A.ciğimin BL arkadaşlarıyla yemekteyiz sevgili S.'in evinde. Yarın sabah kuzen F.'nın evinde kahvaltıya davet ettirdim kendimizi :) Küçük halam, Trabzon'dan ziyarete gelen kuzen ve buradaki ekip hep birlikte buluşup görüşmüş olacağız böylece. Akşam da benim BAL'dan canım A.ciğime gideceğiz. Pazartesi ise eski blog günlerinden arkadaşım köşenin delisi canım Elif'ciğimle buluşacağız sabah kahvesinde. Yanımda getirdiğim ve henüz yarısına geldiğim kitabını imzalatacağım kendisine :)  

E daha ne olsun :)

Ankara'nın renkleri :)



6 Kasım / Pazar

Evden çıkışım ve az önce eve girişimle toplamda 19,4 km yürümüşüm bugün! Ayaklarıma karasular indi evet, ama ruhuma nasıl iyi geldi bu yürüyüş, anlatamam :)

Sabah 7'de evden çıkıp, Suadiye tren istasyonundan Marmaray'a bindim, önce Üsküdar'a, oradan otobüslerle Kuzguncuk'un biraz ötesine gidip, buluşma noktasına kadar yürüdüm. Koşunun başlaması 10:00'u buldu. O zamana dek, fotoğraf çektirme, diğer dönem mezunlarıyla tanışma ile geçti. Ve yürüyüş başladı :) Yorucu ama çok eğlenceliydi. Özellikle Boğaz Köprüsünü yürüyerek geçmek çok güzel bir deneyimdi. 

Köprü çıkışında grup dağıldı, kimisi daha hızlı kimisi daha yavaş yoluna devam etti. Biz G.cuğumla konuşa konuşa (laf bitmez bizde, malum) ve birbirimize gaz vererek (önemli çünkü tek başıma olsam, yok yapamayacağım deyip Eminönü'de pes edebilirdim!) yürüdük. Hatta Barboros'tan Beşiktaş'a ara ara koştuk, ki hani "yok hiç koşmadık" demeyelim diye :P  Tophane civarında A.ciğim oğlu B.ile yola inerek sürpriz yaptı bize ve Karaköy'e kadar da eşlik etti. 

15 km'yi tamı tamına 3 saat 22 dakikada tamamladık. "Bu nasıl bir derece" demeyin, tamamladık ya, önemli olan o vallahi :)

Sonrasında Eminönü Hamdi'ye gittik, A.ciğim de oğluşu komşuya bırakıp bize katıldı. Böylece mini BAL ekibi olarak kendimizi kebaplara adadık. Acıkmışız da, bir miktar kendimizi kaybettik diyebilirim. Pişman mıyız? Hayır :) 

Seneye daha büyük bir grupla yine köprüde ve sonrasında olacağız. Sizi de bekleriz :)



5 Kasım / Cumartesi

Bu hafta ara sınav öncesi panikleyen öğrencilerimi yatıştırmak amacıyla yeni konu işlemedim, onlara şöyle derleyici toparlayıcı birer "problem çözüm" dersi yaptım. Arada çeşitli, gerekli/gereksiz toplantılara katıldım bir de. Onun dışında sakin bir haftaydı.

Perşembe öğleden sonra Trabzon'dan canım kuzenim E.'cuğum, bir vesile ile geldiği İstanbul ziyareti sırasında ablamı da görmek istediğini söyleyip anneme uğradı. Önce çay keyfi yaptık birlikte, ardından da rakı-balık. Aralarda whatsapp grubundan fotoğraf paylaşıp sülalenin geri kalanını çatlattık, eğlendik :)

Cuma günü sabahki toplantı sonrası annemle ablamı aldım ve önce arabayla Yenikapı'ya gittik. Gösteri merkezinden hem kendim hem de G.cuğum için koşu numaralarımızı, ve t-shirtlerimizi, çantalarımızı teslim aldım. Oradan Galata Port'a geçtik. Ben daha önce gidip, çok da beğenmemiştim ama bizimkiler merak ediyorlardı, hava da hazır güzelken, gidelim istedim. Yemek  yedik, biraz yürüdük ve döndük. Değişiklik oldu hepimize. Annemleri eve bırakıp bir sahil yürüyüşü yaptım sonrasında. Eve gelirken de terziye verdiğim eski deri ceketimi aldım, boyanmış, pek güzel, yepyeni olmuş. Geçenlerde Yenal Bilgici'nin çok güzel bir yazısı vardı Gazete Duvar'da, onu andım elimde ceketim, eve gelirken. Evet, "tamir etmek hakkımız söke taka alırız" gerçekten :)

Bugün sabahtan da Mahir Ünsal Eriş'in "Gaip"ini dinleyerek kuaföre gidip geldim. Saçımı boyattım, biraz da kestirdim, iyi oldu :)

Yarınki yarı maratona hazırım, heyecanlıyım :) 51 yaşındayım, doğduğumdan beri (İzmir'de okuduğum lise 2 ve 3'ü saymazsak) İstanbul'da yaşıyorum ve hayatımda ilk defa Boğaz köprüsünü yürüyerek geçeceğim! Ama ondan da önemlisi canım arkadaşlarımın, dostlarımın, ailemin desteği ile 3 öğrencinin 1'er yıllık eğitim giderlerini üstlenmiş olmanın mutluluğu ile bakacağım İstanbul'a :) Hadi bana iyi şanslar o zaman :)

*Akşamı "Üç bin yıllık bekleyiş"i izleyerek kapatıyorum. Ben ki fantastik türde çekilmiş filmleri, kitapları çok sevmem, ilgilenmem...Ama bu film aldı beni içine, dolaştırdı bir tur evrende, getirdi, koydu tekrar koltuğuma :) Ben bu gece uykuya 3 dilek hakkımı düşünerek dalacağım, o net :)

"O sorular biraz zor oldu sanki, hafiflet" diyen Miço mu yoksa iç sesim mi :)

1 Kasım / Salı

Hafta sonu gayet bereketli geçti arkadaş görüşmeleri açısından :) Cumartesi, Ekmekçimle buluşup yürüdük, konuştuk, dertleştik, manzaranın güzelliğine hayran kalıp ayrılmak istemedik sahilden. Pazar ise B.cığımla buluşup yedik, içtik, biraz gülüştük, biraz ağlaştık, çokça söyleştik :) İkisini de pek özlemiştim, şahane oldu :)

Ertesi gün, haftaya süper (!) bir başlangıç olarak sabah evde elektrikler kesildi. O yüzden bilgisayarımın şarjının izin verdiği kadar çalışıp sonra da anneme gittim. Zaten ablamla doktor kontrolüne gidecektik öğleden sonra, planımı ona göre yapmıştım, biraz daha erken bırakmış oldum çalışmayı. Akşamına Leyla ile Mecnun'un son bölümünü izledim. Erdal Bakkal'la İskender baba barışınca da sanki gerçek hayatta sevdiğim ama küs olan iki arkadaşım barışmış gibi pek sevindim :)

Bugüne ise Can Dündar'ın "Hani “Demokrasiyle taçlandırılmış cumhuriyet” isteniyor ya şimdi; bana “Bunu tarif et” deseler, “Erdal İnönü” derim. O, benim cumhurbaşkanlığına en çok yakıştırdığım isimdi. Tanıştığı herkeste saygı uyandıran demokrat, zeki, muzip, bilgili, nazik, mütevazi bir bilim insanı… Başlı başına bir tarih kitabı…" notu ile paylaştığı Erdal İnönü ile Son Röportajını izleyerek başladım. Benim de zekası, aydınlığı, zarafeti, şimdilerde artık hemen hiç kimsede göremediğimiz mütevaziliği ile çok sevdiğim bir kişilikti. İzlemek, ona tekrar hayran kalmamı sağladı. Nurlarda yatsın.

Ardından bel hareketlerimi yaptım (bu ara ufak ufak sinyaller veriyor zira, korkudan tekrar sistematik bir şekilde başladım bir süredir ara verdiğim hareketlerimi yapmaya), çayımı demledim, tam çalışmaya oturacaktım ki Bölüm Başkanımızdan acil (saat 13:00 için) ve yüz yüze toplantı çağrısı geldi. Haydaaaaa, tam da  öğleden sonra için ve uzun bir zaman sonra nihayet, mini bir blog kızları toplantısı ayarlamışken, bu toplantı da nereden çıktı! Neyse, sükunetimi korudum ve "tek seferde tüm Marmaray hattını kat etmemiştim, kısmet bugüneymiş" diyerek kızlara geç kalabileceğimi ama kesinlikle gideceğimi haber verdim, öğrencilerimle tez ilerleme toplantılarını yaptım, ki tekrar bir mesajla toplantı iptal edilmez mi? Ay bir sevindim ki görmelisiniz :) 

Sonrasında yarınki derslerde anlatacaklarımı gözden geçirdim, ders arasında katılacağım bir başka üniversitenin danışma kurulu toplantısı için hazırlandım, tez öğrencilerimle görüştüm ve hoplaya zıplaya tren istasyonuna gidip Ekmekçimle, 2 durak sonra da A.cuğumla buluşup Tuzla'ya A.'cüğümüze (namı diğer Komplekssiz Elektra) gittim. Oh be, çok özleşmişiz, önce kahve keyfi, ardından bol sohbetli bir yürüyüş yaptık ve günü rakı-balıkla noktaladık. Ruhuma o kadar iyi geldi ki canım kızlarcımla buluşmak...Tez zamanda yine buluşabiliriz inşallah :)

Bu güzellikler bizim evden tren istasyonuna doğru giderken yolumun üzerindeler. Her görüşümde kendilerine hayran bırakıyorlar


28 Ekim / Cuma

Yazdan kalma günler yaşıyoruz İstanbullular olarak, ama yine de bizim ev, özellikle akşamları soğuk oluyor. Ona rağmen, inat ettim kombiyi yakmıyorum henüz ! (Cimriliğim tuttu demeyelim de sürdürülebilir bir dünya için enerjiyi etkin kullanmaya çalışıyorum diyelim :P)

Dün gece malum platformda "Cici"yi izledim. Uzundu uzun olmasına ama ben beğendim doğrusu. Görüntüler, oyunculuklar da çok hoşuma gitti.

Bu arada yürürken, yemek yaparken, yemek yerken kitap dinlemek çok hoşuma gitti itiraf ediyorum :) Son 2-3 haftadır Şükran Yiğit'in "Çatıkatı Aşıkları"nı ve "Ankara, Mon Amour"unu; David Grossman'ın "Bir At Bara Gitmiş"ini ("Ülkenin Sonuna"sı kadar etkileyici değildi ama güzeldi yine de), Nermin Yıldırım'ın "Saklı Bahçeler Haritası"nı, Deniz Poyraz'ın "Emine'nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler"ini bitirdim. Mahir Ünsal Eriş'in "Olduğu Kadar Güzeldik"i ise bugün kulağımda olan. Şimdiye dek okumamışım Eriş'i. Dili güzelmiş oysa. 

Az önce de ne zamandır yapmam gereken bir dergi hakemliği vardı, onu hallettim, iç huzuruyla yürüyüşe çıkabilirim artık :) 

Çarşamba günleri okula gitmek için kör karanlıkta evden çıkıyorum, gözlerim bile tam açılmamış oluyor. İşte öyle bir sabah (sabah demeye bin şahit ister, daha çok gece vardiyasına gider gibi hissediyorum kendimi) treni beklerken çektim bu fotoğrafı. 

25 Ekim / Salı

Koşturmaca ile geçen günlerden sonra evimde (anne evi de olsa insan kendi evini arıyor) sakin bir şekilde, Miço'yla birlikte kalmak ve çalışmak (acil olanları yapsam da öncelik sırasında arkada kalanları hep ötelemiştim, onları halletmem gerekiyordu) iyi geldi vallahi :)

O halde bugün, blogun temasına uygun bir şekilde hayatımdaki son günlere ait güzelliklerden bahsedeyim madde madde:

  • Ş.cuğumun patoloji sonucu da çıktı ve "geride bir şey kalmamış" dedi doktor ki başlı başına şahane bir haber bu :)
  • Kaç yıldır katılmak istediğim ama bir türlü ayarlayamadığım İstanbul Maratonu'na katılacağım 6 Kasım'da ve mezun olduğum lisenin (BAL'ın) öğrencilerine burs bağışı toplamak için koşacağım (yok koşamam da yürüyeceğim) bu sene :) Dün açtığım kampanyada 1 günde 1 öğrencinin 1 yıllık eğitim bursunu geçtim, 2.ye doğru yürüyorum ve içim nasıl mutlulukla büyüyor anlatamam. Destekçilerime minnettarım vallahi :)
  • Dün akşam  "Good Luck to You Leo Grande"yi izledim ve hem Emma Thompson'a hem de Daryl McCormack'a bayıldım. 
  • Bölümdeki genç hocalardan birinin, sevgili Ö.ciğimin Valencia'ya gidip bir seminer vermesini ve akademik ağını genişletmesine vesile olmuştum geçen hafta. Dönüşte bana yazdığı teşekkür notunda "Yıldız tozu gibi girdiniz valla hayatıma hocam. İyi ki geldiniz bölüme" diye yazmış. Sanırım hayatım boyunca aldığım iltifatlar arasında ilk 5'e girer bu cümle. Okuduğumdan beri gülümsüyorum :)
  • Kışlıkları çıkardım, verilecekleri ayarladım, yıkanacakları yıkadım. Ennnnn sevmediğim iştir bu kışlık-yazlık dönüşümü. Bu yüzden de yaptığımda bir ferahlık gelir üzerime, yine öyle oldu :)
Çiçekler Ş.'ya gelen geçmiş olsun dileklerinin eşlikçileri :) En öndeki sarı O.kuzusundan teyzesine geldiği için en değerlisi sanırım :)



22 Ekim / Cumartesi

 Allahım, ne yoğun bir haftaydı! 

Pazartesi günü sevgili H.'ye Ankara-Ulus turu yaptırdık. Her zamanki gibi 1.Meclis ve 2.Meclisi gezerken çok duygulandım. Ankara'nın tartışmasız en sevdiğim mekanlarından ikisi bu meclis binaları...

Salı günü H.ciğimle yine çan çan çene yaparak güzel bir YHT yolculuğu yaptık. Ankara'dan İstanbul'a gelir gelmez ise, ablamı aldım ve birlikte doktora gittik. Cerrah, "perşembe günü sabahtan hem ben, hem ameliyathane hem de telle işaretleme yapacak hekim arkadaşımız boşuz, size uyarsa ameliyatı o gün yapalım" deyince, koşturmaca ve heyecan başladı :) Hemen anestezi kontrolü için gerekli tahlilleri yaptırdık, anestezist ve onkologla görüştük.   

Çarşamba günü benim okul günümdü malum, kitabımı dinleyerek gidip geldim, heyecanlı ve gergin durumda olan ablamı ve annemi akşamüstü çayına yetişerek, sakinleştirmeye çalıştım ve eve gelip hastane için çanta hazırladım. Sonra, bu ara ayıla bayıla izlediğim mini dizi "Bad Sisters"tan iki bölüm izleyip A.ciğimi bekledim. Gece yarısı olmadan zarif eşim gelmişti bile :) 

Perşembe A.'le erkenden çıkıp ablamı aldık ve hastaneye gittik. Önce radyolog, telle işaretleme denen ve Ş.'nun oldukça canını yakan bir işlem yaptı, ardından odaya yerleştik, ameliyat hazırlıkları yapıldı ve ablam ameliyata alındı. Hastane bahçesinde toplam 12 kişi, çay-kahve eşliğinde ve heyecanla çıkışını bekledik. Ben sık sık evde kalan annemi bilgilendirip sakinleştirdim, derken, 3 saat sonunda Ş.cuğum odadaydı :) 

Sonrasında ağrı-sızı olsa da büyük bir aşamayı başarıyla geçmiş insanların huzuru geldi ablama (ve eşlikçisi olarak bana :P). Sabahtan beri bizimle birlikte bekleyen arkadaş, eş-dost, Ş.'yu 2'şer dakika görüp, iyi dileklerini iletip ayrıldılar. Akşama dek A., ben ve ablamdık odada. Ameliyatı gerçekleştiren cerrah, ameliyatın iyi geçtiğini, patoloji sonuçlarının da iyi gelmesini beklediğini söyleyince iyice rahatladık. Akşam A.'i de eve (daha doğrusu annemin yanına) uğurlayıp iki kardeş kaldık.   

Ertesi gün öğlen olmadan eve çıkmıştık bile...Ağrısı sızısı var tabii, ama bu kadar ciddi bir ameliyattan sonra olmaması düşünülemezdi zaten. Başarıyla geçen operasyon, 7 aydan sonra istenmeyen misafiri vücuttan göndermenin hafifliği yetiyor şimdilik. Zamanla her şey daha da iyi olacak. Bundan sonrasında radyasyon ve akıllı ilaç tedavisi var ama daha zor olan kısım bitti, şükürler olsun... 

Ben kendime annemin yatak odasında bir çalışma mekanı hazırladım, fırsat buldukça bu ara biriken işleri hafifletmek için bilgisayarın başına geçiyorum. A.ciğim ise sabah Bergama'ya gitti, bugün 80 yaşına giren annesinin doğum gününü kutlamaya...İyi ki doğmuş da bu adamı doğurmuş vallahi :) Nice sağlıklı yaşları olsun inşallah...

Fotoğraflar pazartesi yaptığımız Ulus gezimizden.
Şarkı ise Bad Sisters'ın tema müziği, sözler Leonard Cohen'in :)


16 Ekim / Pazar

Bu hafta sonu yine "lise arkadaşları ile hasret gidermece" temalı bir hafta sonuydu ama bu sefer benim lise arkadaşlarım değil, zarif eşiminkiler :) Onlar yılda bir Bergama'da toplanırlar zaten cümbür cemaat ve o toplantıya eşler gitmez ama küçük Ankara grubu olarak, bu hafta sonu buluşalım fikri benim bir önceki gelişimde karar verilen bir şeydi ve bu yüzden, ben de fahri Bergama Liseli olarak aralarında boy gösterdim :) 

Cuma günü BL'nin İstanbul temsilcilerinden sevgili H.ile YHT'de buluştuk ve 4 saat sohbet ederek ve aralarda da "neden çay-kahve yok yahu" diye söylenerek yolculuğumuzu tamamladık. A.ciğim karşıladı bizi, ve "hem açız, hem de kahve istiyoruz" diye söylenen arkadaşına ve eşine en yakındaki CerModern'de bir şeyler ısmarladı :)  Hava şahaneydi,  tam bozmak üzereyken kalkmıştık zaten. Akşam üstü lojmanda oğlumla da kavuşunca birbirimize, keyfime diyecek yoktu doğrusu. Ve bu keyfi 1.5 saat süren bölüm toplantısı bile bozamadı :)

Cumartesi günü aheste bir kahvaltıdan sonra O.beyi evde ders çalışırken bırakıp Anıtkabir'e Atamızı ziyarete gittik, sonra da eve gelip biraz dinlenip akşam yemeği için sevgili K. ve M.'nin evlerine yollandık. Sonrası şahane bir sofra, bolca kahkaha ve yeme-içme şeklindeydi :)  

Bugünse Kale civarındaydık yine, BL ekibi ve eşleri olarak :) Ankara'nın en sevdiğim yerleri Ulus ve Kale'dir zaten, o yüzden ben pek mutluydum bu seçimden. Yağmur bastırana dek de gezdik gönlümüzce, iyi oldu. 

Bu hafta sonunun şarkısı Ezginin Günlüğü'nden olsun o halde: " Eski arkadaş, eski araba gibi / Arıza yapar ama yolda bırakmaz /Teker patlatır, su kaynatır / Yoldan çıkar ama yolda bırakmaz" :)


"Kış geldiyse ıhlamur içmek farzdır" temalı pazar akşamı fotoğrafımız :)

11 Ekim / Salı

Hafta sonunun en güzel aktivitesi üniversitenin Baltalimanı tesislerinde bölüm olarak yaptığımız kahvaltıydı sanırım. Sohbet şenlikliydi, bölümün minnoş bebekleri çok şekerdi, ve tabii İstanbul yine çok güzeldi, ben ona yine çok hayran :) 

Bunun dışında sakin bir hafta sonuydu. Ablamın düdüklüde yaptığı tandır, cumartesi gününün akşamını şenlendirdi :) Pazar günü ise, hafta içi işleyeceğim derslerin hazırlıklarını yaptım, web sayfasına yüklenecekleri yükledim ve kalan zamanlarda ütü yaptım, biraz kitap dinleyip çokça Leyla ile Mecnun izledim :) Aa nasıl unuturum, tabii bir de Grey's Anatomy'nin 19.sezonunun yayınlanmış ilk bölümünü. Sanırım ülkede bu diziyi izleyen tek ben kaldım :) 

Bu arada önce annem sonra ablamda başlayan boğaz ağrısı bende de hafiften kendini göstermeye başlayınca G.cuğumla pazar akşam buluşma planımızı iptal ettim. İyi ki de etmişim, pazartesi öyle bir boğaz ağrısı ile uyandım ki sormayın. Sabahın köründe ablamı PET çekimine bıraktıktan sonra bir üst kata çıkıp kendime de hemen bir covid testi yaptırdım (ki akşam sonucu aldım, negatif, şükürler olsun) Covid değilim tamam ama soğuk algınlığı-grip karışımı bir şeyim neticede, her tarafım kırılıyor! Bugün katılmam gereken toplantıların yanı sıra, dün başladığım  ıhlamur-limon-bal-zencefil-elma kürüne devam edeceğim bu yüzden. Yarın ders var nitekim, yollara düşmem gerek sabahın kör kandilinde!

Dün Attila İlhan'ın, Türkçe'nin en büyük şairlerinden birinin ölüm yıl dönümüydü. Bugün, en sevdiğim şiirlerinden biri ile analım o halde onu...Fotoğrafa da şiirlerinden bestelenmiş en güzel şarkılardan birini giydirdim...Nurlarda yatsın.

ben sana mecburum bilemezsin 
adını mıh gibi aklımda tutuyorum 
büyüdükçe büyüyor gözlerin 
ben sana mecburum bilemezsin 
içimi seninle ısıtıyorum 

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor 
bu şehir o eski İstanbul mudur 
karanlıkta bulutlar parçalanıyor 
sokak lambaları birden yanıyor 
kaldırımlarda yağmur kokusu 
ben sana mecburum sen yoksun 

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur 
insan bir akşamüstü ansızın yorulur 
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
 kimi zaman ellerini kırar tutkusu 
birkaç hayat çıkarır yaşamasından 
hangi kapıyı çalsa kimi zaman 
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu 

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor 
eski zamanlardan bir cuma çalıyor 
durup köşe başında deliksiz dinlesem 
sana kullanılmamış bir gök getirsem
 haftalar ellerimde ufalanıyor 
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem 
ben sana mecburum sen yoksun 

belki Haziran'da mavi benekli çocuksun 
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor 
bir şileb sızıyor ıssız gözlerinden 
belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun 
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor 
belki körsün kırılmışsın telaş içindesin 
kötü rüzgar saçlarını götürüyor 

ne vakit bir yaşamak düşünsem 
bu kurtlar sofrasında belki zor 
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden 
ne vakit bir yaşamak düşünsem 
sus deyip adınla başlıyorum 
içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin 
hayır başka türlü olmayacak 
ben sana mecburum bilemezsin.
Cumartesi günü Baltalimanı'ndan İstanbul manzarası...
Yine Attila İlhan'dan dizeler geliyor aklıma, bu fotoğrafa bakınca 
 "Ulan İstanbul...sana taptık ulan / unuttun mu /sana taptık..."

7 Ekim / Cuma

İstanbul'a sonbahar tüm renkleri ile arz-ı endam ederken, benim hayatımın temel bileşenleri bildiğiniz gibi; okula git-gel, ablamla hastaneye git-gel, "Ülkenin Sonuna" eşliğinde yürüyüş yap :) Çok etkiledi / etkiliyor beni gerçekten bu kitap. David Grossman daha önce bildiğim bir yazar değildi, merak edip biraz kimdir diye araştırdığımda akademik makale de buldum kitap / yazar hakkında, yazarla söyleşi de! Bulduklarımı da hemen bana kitabı tavsiye den C.hanımcığıma ilettim, biraz da onunla hoş beş ettik bu vesile ile, iyi oldu. Özlemişim zor zamanların en müthiş psikologu C.hanımı :)  

Bunların dışında pazartesi akşam bizim evde rakı-balık yaptık G. ve Y. hemşirelerimle. Böylece 3 aylığına İskoçya'ya gidecek olan Y.cığıma da "iyi yolculuklar" dedik, yaş gününü erkenden de olsa kutladık hem, iyi oldu! 

Perşembe günü  ise ders sonrası E.N.'cuğumla, İ.'cığım beni "hoş geldin" yemeğine çıkardılar. "Nereye hoş gittin" derseniz, 1.5 yıl önce geçtiğim yeni üniversite içindi bu yemek, salgın ve çakışmayan ders programlarımız nedeniyle ancak buluşabildik, pek de iyi ettik doğrusu :)

Asıl güzellik, bugün sabah gerçekleşti :) Çevrimiçi toplantı öncesi bir şeyler atıştırırken ablam aradı ve salı günkü MR çekiminin sonucunun iyi çıktığını söyleyince de gün ışıldadı :) Şükürler olsun. 6 aydan sonra aldığımız en güzel haber kesinlikle buydu! Haftaya bir dizi çekim, doktor görüşmeleri daha olacak ve sonrasında da ameliyat günü belirlenecek. Yolumuz uzun ve evet, bizim de gençliğimiz var :) Bitecek bu iş, gidecek bu davetsiz misafir!

Kendime çiçek almayı sevdiğimi biliyorsunuz artık, değil mi :) Bu güzellikleri görüp kendimi şımartmamak olmazdı zaten hem :)


1 Ekim / Cumartesi

Okula gidip gelme, ders hazırlıkları yapma ve çeşitli toplantılara katılım göstermekle geçen bir hafta sonrasında hafta sonu geldi nihayet :)

Sabah D.ciğim geldi, birlikte kahvaltı yaptık, biraz okuldakiler, biraz eski eşler, çokça gündem üzerine çene yapıp, kendimizi çaya vurduk :) O sonra bizim evin yakınlarında sınava giren oğlunu almaya gitti, ben de annemlere gittim. 

Bugünün planını dünden söylemiştim bizimkilere. Ankara'dan getirdiğim ve oranın soğuğuna bile dayanan, dolayısıyla babacığımın mezarında da tutacağına inandığım yer örtücü bitkilerinin yanına çiçekçiden de bir kaç çeşit almıştım. Annemle ablamı da alıp babama gittik. Temizledik, tutması dileğiyle bitkileri diktik (19 yıldır babamın mezarına dikip tutturabildiğimiz tek bitki bir adet gül oldu. Diğerlerinin sonu hep hüsran oldu ne yazık ki), dua ettik, sonra da sahilden eve dönerken Beylerbeyi'nde yemek molası verdik ve babacığımı da anarak Karadeniz pidesi yedik :) Ben memleketimin pidelerini yerken kendimi kaybettiğim için henüz midem normale dönmedi vallahi :(

Eve geldikten sonra hakemlik yapmam gereken bir makale vardı, onun başına oturdum. Çok sıkıcı ve kötü yazılmıştı Allah affetsin! Ama neyse ki görevimi yaptım, üzerimden bir yük kalktı :)

Akşam da çıkıp yürüdüm, kulağımda David Grossman'ın "Ülkenin Sonuna" adlı kitabı vardı. Her iyi kitabın bir sırası olduğuna inanırım ben. 3 yıl önce canım C.hanımcığımın önerisi ile almış, bir iki kez başlamaya çalışıp sonra bırakmıştım. Zamanı bugünmüş demek! Akıyor gidiyor ve beni yürümek için motive ediyor resmen!

Beylerbeyi'ne gidip İnciraltı'nın önünden geçerken sevgili Buraneros'u anmamak olmazdı tabii, ben de anmakla kalmadım, bir de bu güzelim meyhanenin fotoğrafını çektim :) 
Büyük İstanbul blogger buluşması, günü geldiğinde, taktir edersiniz ki burada gerçekleştirilecek :) 

  

27 Eylül / Salı

İnsan büyük konuşmayacak, "Hiç sevmiyorum şu Ankara'yı" dediğim bir şehre oğlum ve eşim nedeniyle göbeğimden bağlıyım ve itiraf edeyim ki artık seviyorum, sadece sevdiklerim burada diye değil, şehrin kendine has güzelliklerini görebiliyor, sevebiliyorum bir süredir :)

Bu hafta sonu, oğluşla hasret gidermece (sevdiği yemekleri yapıp, nazlama), A.beyciğimin lise arkadaşları ile bir akşam yemeğinde buluşup geleceğe dair daha büyük gruplarla buluşma ve olası tren gezileri planları yapma (ben 'kontenjandan' arkadaş olarak girsem de aralarına, ne güzel ki onlar beni, ben onları çok benimsedik yıllar içinde)  ve üniversitenin akademik yıl açılış kokteyline eş durumundan katılma (kendi üniversitemin böyle bir organizasyonu olmadığından bana da iyi geldi :P) ile geçti. Bunun dışında kampüste yürüyüşler yaptık, ufak tefek tamirat işleri ile iştigal ettik, bir de güzel bir film izledik (İnsanlar ikiye ayrılır).

Giderken trende Nermin Yıldırım'ın "Unutma beni apartmanı"nı dinlemeye devam ettim ve bitirdim. Güzeldi. Sadece  anne ve kızlarının hikayeleri değil, arada geçen yakın Türkiye tarihi ile ilgili anektodlar da hoşuma gitti. Dönüş yolculuğunda ise Ekmekçimin önerisiyle "Gece yarısı kütüphanesi"ne başladım. Benim gibi "şöyle yapsaydım ne olurdu acaba", "o noktada o kararı vermeseydim hayatım nasıl şekillenirdi acaba" diye düşünmeyi seven biri için akıcı bir kitap doğrusu :) Ha bu arada bir de Haydar Ergülen'in "Cemal Süreya için 59 Kırlangıç" adlı kitabı okuyup, bitirdim. Tam benim gibi bir Cemal Süreya hayranı için yazılmış bir kitaptı :) (geçmiş zamanların birinde yazdığım bir Süreya güzellemesini şurada paylaşmıştım)

Tren yolculukları hep çok güzel :)

23 Eylül /Cuma

Bugünün "güzellikler defteri"nin "güzel" haberi son 6 ayın en güzel haberi bence! Ablamın 6 aylık yarı maratonunun son kemosu bugündü. Kardeş kardeş gittik yine hastaneye sabah, içimiz kıpır kıpır! Gören de hastalığı yendik, bitti gitti sanacak :) Değil tabii ama bu da önemli yahu! 16 adet kemo gördü bu kadın. Saçları, kaşları döküldü, hırpalandı, tahliller, kontroller yapıldı, birbirimize sarılıp ağladığımız da oldu, birbirimize moral vermeye çalışarak aslında kendi moralimizi düzelttiğimiz de! Ama işte doktorumuzun "zorlu kısmı atlattınız" dediğini duyduk bugün ki, bundan güzel cümle mi olur :) Hem saçları da çıktı baya baya :) Dilerim önümüzdeki günlerde yapılacak çekimlerde bu illetin küçüldüğü ve hatta bittiği haberini de alır, sonra da ameliyatla elveda deriz her türlü kalıntıya! Ameliyat sonrası radyoterapi ve akıllı ilaç tedavisi ile devam edecek Ş.'mun tedavisi (az önce yarı maraton dememin nedeni buydu) ama olsun, onlar bu yaşananlar yanında daha hafif olacak :)

Bunun dışında ne oldu derseniz, zeytinlerimiz oldu, hem de gayet güzel oldu, hediye olarak annemle ablama ve kuzen Ş.'a bile verdim :)

Az sonra da Ankara için yola çıkıyorum, ki yine içimde kuşlar ötüşüyor diyeyim, siz anlayın hâlimi :) 

Elceğizlerimizle yaptığımız zeytinlerin bir fotoğrafını çekmesem olmazdı tabii ki :)

21 Eylül / Çarşamba

1982 yılında 20 Eylül'de başlamış eğitim öğretim yılı. Bu da demek oluyor ki dün akşam yemek yediğim bir grup kadın ve adamla tanışalı, arkadaş, dost olalı tamı tamına 40 yıl olmuş! Bir ömür yahu...

11 yaşında KAL'ın bana devasa görünen kapısından girerken, silik, çekingen bir kız çocuğuydum ben. Onları buldum. Ben oldum. Çok güldüm onlarlayken, çok mutlu oldum. Bir insanın en büyük hazinesinin dostları olduğunu öğrendim ben onlarla...

Yine çok güldük, çok konuştuk dün akşam. Bu beter salgın nedeniyle ne zamandır toplaşamamıştık böyle büyük grup olarak, "oh be" dedik, durup durup. Oh be...

Unutulmaz anılar, unutulmaz arkadaşlıklar kazandırdı bana KAL ve Mat H. Hepsine minnettarım...
Okulun ilk ders gününe daha zinde gelmeyi ben de isterdim tabii ama kader! Ayılmak için önce çay, ardından kahve içtim. Evet, şimdi hazırım bugünkü maratona :) Hem dün gece depoladığım enerji beni bir süre idare eder bence :)  

19 Eylül / Pazartesi

Dün sabahın köründe S.ciğim geldi eve, bir sonbahara giriş temizliği yaptı sağ olsun. Ben de canım Ekmekçikız'la kahvaltı öncesi çiçeklerimle ilgilendim, salondaki koltukların yastık kılıflarını yıkadım ve O.beyin ardından kavuştuğum çalışma odama tekrar yerleştim :)  Kahvaltı zaten günün en sevdiğim öğünüdür, Ekmekçimle yapıldığında daha da sevilesi oluyor, özleşmişiz, iyi oldu :)

Öğleden sonra rutin anne-abla ziyareti yaptım. Annem komşularla bahçede, biz ablamla balkonda çay keyfi yaptık.  Ş.cuğum tedavinin son haftalarında iyice halsiz düştü, yürüyüş yapamadık o yüzden. 

Akşam ise missss gibi kokan evimde Ahmet Büke'nin "Deli İbram Divanı"nı bitirdim. Çok beğendim, daldım gittim romana, gecemi güzelleştirdi...

Bugünse yeni akademik yıl başladı! Bu dönem derslerim çarşamba ve perşembe günleri, o yüzden bugün evden çalışmaya devam ettim ama yine de okul başladı ya, bir disiplin geldi üzerime :)

...

Bunları yazarken Y.hemşirem aradı "yürüsek ya" diye. Yarım saat sonra evinin önündeydim :) Yürüyerek Kalamış'a indik, sahilde bir çay bahçesinde çay içtik günbatımına karşı, sonra da Yoğurtçu parkının oradan otobüse binip evlere dağıldık. Gecenin güzelliği yolumuzun üzerine çıkan Bedri Rahmi dizeleri ve sonrasında benim "buralarda bir yerde evi de olacaktı" dememe Y.cığımın "yok, olsa bilirdim" demesinin üzerinden 1 dakika geçmeden kendimizi evinin önünde bulmamızdı :) Kadıköy'ün kaldırımlarına işlenmiş dizelerini de yolları denizlere çıkan sokaklarını da çok seviyorum evet, bugün bir kez daha anladım :)

Bu kadar Bedri Rahmi demişken en sevdiğim şiirlerinden biri ile analım onu:

Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar
Bir gelincik açılır ansızın
Bir gelincik sinsi sinsi kanar

Seni düşünürken
Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır
Deliler gibi dönmeğe başlar
Döndükçe yumak yumak çözülür
Çözüldükçe ufalır küçülür
Çekirdeği henüz süt bağlamış
Masmavi bir erik kesilir ağzımda
Dokundukça yanar dudaklarım

Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde.



14 Eylül / Çarşamba

İstanbul'dayım yine..."Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını; ben hasretlerin" dizesinin hakkını veren bir insanım, net!

A.ciğimle 13 yıldır şehirlerarası bir ilişkimiz var, bunu baştan kabullenmiştim zaten, o yüzden sanırım, onu çok özlesem, çok arasam da "cool" bir şekilde yaşayabiliyorum bu ayrılık zamanlarını ama O.beyden her ayrılışımda göğsüme öküz oturur gibi oluyor. "Sağlıklı olsun, mutlu olsun, başarılı olsun, önemli olan o" diye mırıldanarak kendi kendimi teskin etmeye çalışıyorum her seferinde. Az da olsa işe yarıyor :)

Bir süredir araba ile gelip gitmeyi bıraktık, toplu taşımaya döndük biliyorsunuz. O yüzden YHT'ye binip geldim. Rahat bir yolculuktu. Biraz "Deli İbram Divanı"nı okudum, çokça "bitse de kurtulsam" hissiyle "Güzel Dünya, Neredesin"i dinledim. Doğrusu ya, hiç beğenmedim. "E neden dinledin" derseniz, önceleri "bir yer gelecek, güzelleşecek" hissi hakimdi, sonrasında da "e bu kadar dinledim, bitireyim bari" diye diye dinledim. 

Eve gelince hemen çiçeklerimi suladım, Miçocuğumun mama-su-tuvalet işlerini yaptım, duş aldım, bir fasıl da çamaşır yıkadım. Hah, bir de kırma zeytinlerimizin suyunu değiştirdim. Olacaklar vallahi, çok heyecanlı :)

Bugünümü güzelleştiren olay ise dün gece, uyumadan önce eski üniversitemdeki çalışma arkadaşlarımdan sevgili Y.ciğimden gelen mesajdı: "Canım Hocam, geç oldu buradan yazayım dedim. 1 haftalığına Ankara'ya geldim. Grup terapisindeyim 💕💕💕. Dün terapide kadın kahramanınızı düşünün, yazın dediler. Benimki sizdiniz. 💕💕💕 cok ama cok öpüyorum" . Nasıl kıymetli bir mesaj bu, Y.ciğim abartmış tabii ama hoşuma gitti, ne yalan söyleyeyim. Dün gülümseyerek uykuya daldım sayesinde. Bugün de hatırladıkça gülümsedim, buraya yazmadan da edemedim :)

Yakışıklı oğlum Miçocuğum :)

13 Eylül / Salı

Ankara günlerim burada yaşayan ve özlediğim arkadaşlar/akrabalarla görüşme ayarlama telaşı içinde geçer hep, ki bu sefer bu konuda çok başarılıyım, nazar değmesin :)

Daha yolda gelirken Z.'lerle olan ortak grubumuza yazıp "Pazartesi akşam yemeğe bize gelin" demiştik ve hızlı bir "anlaştık" yanıtı almıştık zaten. Nitekim dün akşam bol kahkahalı (Z.'lerin Karadeniz gezilerinden kalma şiveleri ile renklenen :P) ve bol sohbetli (daha çok "ne olacak bu memleketin hâli" temalı) sohbete, A.ciğimin elinden rakı-balık ile yoğurtlu patlıcan, benim elimden hamsi kaygana ile kabak carpaccio (kültür karmaşası :P), Z.'in elinden zeytinyağlı fasülye ve S.'in bahçesinden gelen domates-salatalık-biberle yapılan salata eklenince çok güzel bir akşam geçirdik. 

Bugünün gündüz planını ise Ankara'ya gelmeden yapmıştık zaten. Sevgili Leylak Dalı öğretmenim ve Geçmiş Zaman Mimozası ile Kennedy 41'de (ne güzel bir cafeymiş, bayıldım! En kısa zamanda A.'e orada bir kahve ısmarlayıp "bak ne güzel yerler biliyorum Ankara'da" havası atacağım :P)  buluştuk ve aralıksız sohbet ettik. Benim diyebileceğimi Mimoza'cığım demiş zaten, tekrarlayayım ben de: "İnsan, insana ne güzel bir hediye" :) Öyle gerçekten! 

Akşam planını ise gündüzden yaptım :) Canım BAL kardeşim A.'ime "Akşam bize gelsenize, an itibari ile dışarda sürttüğüm için yemeğe gelin diyemiyorum ama çaya bekliyoruz" diye yazıp, hızlıca bir "akşam görüşürüz" yanıtı alınca keyfim katmerlendi :) 

Ay hayat dostluklarla güzel ayol, daha ne olsun :)

Zannetmeyin ki çalışmıyorum! Yıllık izinde olmama rağmen bir dizi toplantıya katılıp gerekli rapor eklentilerini de hallettim bu arada!

Lojmanın balkonunu çok seviyorum bir de, bunu da söylemeden geçemeyeceğim :)