30 Haziran / Çarşamba

Bugün Oya Baydar'ın kitabını bitirip (zaten az bir şey kalmıştı) sevgili Parıldayan Çiçek'in  hediyesi olan Gökçer Tahincioğlu'nun "Kiraz Ağacı"na başladım. Daha azıcık bir şey okudum ama şimdiden sardı beni. Ne güzel kitaplar okudum/okuyorum bu ara, mes'udum :)

Sabah otururken bir ara Twitter'da Yavuzer Çetinkaya ile ilgili bir tweet'e rast geldim. Oradan oraya dallanarak baya bir oyalandım sonrasında. Yavuzer Çetinkaya Milliyet Sanat'ta yazardı ben üniversitedeyken. 15 günde bir çıkan ve benim aralıksız takip ettiğim derginin en sevdiğim yazarıydı diyebilirim. Bir temmuz günü öldüğünde yıkılmıştım. Bir yıla yakın zaman Milliyet Sanat'ı alamadım sonrasında, elim gitmedi...(Tekrar almaya başladıktan sonra da bir daha bırakmadım) Nurlarda uyusun. Onu Youtube'da arattığımda karşıma bir zamanların kült dizisi "Bizimkiler" çıktı (onu ve Yaman Okay'ı andıkları bölüm). Sonra annemle eskilere ve "ne güzel yerli diziler vardı" konusuna daldık. Şimdilerin bol ağalı, mafyalı kış dizileri ile zengin delikanlı ile sakar ve fakir kız temalı yaz dizileri insana fenalık verirken eskilerde ne kaliteli yapımlar izlemişiz...Attila İlhan senaryosu ile Kartallar Yüksek Uçar ve Yıldızlar Gece Büyür ilk aklıma gelenler...Süper Baba, Şehnaz Tango, Şaşıfelek Çıkmazı, Yeditepe İstanbul...Hepsini tekrar izleyebilirim, o kadar güzeldiler ki :) 

Benim şöyle bir hayalim var aslında. TRT, örneğin 83 yılının tüm yayın akışını aynen yayınlayacağı bir kanal açsın. Bizimkileri seyredelim, pazar sabahlarımızı Hikmet Şimşek'in yönettiği klasik müzik konseri aydınlatsın, Adile Naşit akşam kuzucuklarım diye seslensin çocuklara. Bazı akşamlar eğlence programları olsun...Artık hemen hiç televizyon seyretmeyen ben ve benim gibiler için şenlik gibi bir şey olur bence :)

Yavuzer Çetinkaya'dan nerelere geldim değil mi? Ama siz de şuradaki bölümü seyredince ve oyuncuları görünce "ah..." demediniz mi? 

Yavuzer Çetinkaya deyince Yaman Okay'ı da anmadan olmaz. Yaman Okay deyince de Sezen'in onun için yazdığı o güzelim şarkıyı Nükhet Duru'dan dinleyelim o zaman. Bu şarkıyla bugünkü nostalji durağımıza da son vereyim. En güzel günler, en güzel geceler sizlerin olsun sevgili okuyucular :) 

29.Haziran / Salı

Oğlum bugün uzaktan uzaktan pek mutlu etti beni. Önce ders çıkışı "çamaşır makinasına kirlileri attım" diye aradı. Sonra evi süpürdü ve bulaşık makinasını da çalıştırıp yerleştirdi. Adım adım haber verdiği için whatsapp aracılığıyla ("salonla odalar bitti şimdi diğer odaları temizleyeceğim" gibi) ben de izlemiş kadar oldum. En güzeli bunların hiçbirini ben söylemedim, o kendiliğinden akıl etti :)

Bugün daha önce yazıp gönderdiğimiz bir kitap bölümünün hakem raporları gelmişti, onlarla ilgilendim genel olarak. Neyse ki raporlar gayet nitelikli ve geliştirici idi. Kendi payıma düşenleri yapıp, ekipteki gençlere de bir takım görevler atayıp bugünkü çalışmamı sonlandırdım :) 

Akşamüstü bir deniz faslı yaptık Ş.'yla. Günün geri kalan kısmını biraz kitap okuma, salıncakta sallanma, bisiklete binme ve ablamın yaptığı enfes kahveli kurabiyeleri yiyip kendimden geçme şeklinde değerlendirdim.  

Akşam eski üniversitemden bir öğrencim mezun olduğu haberini verdiği mesajında "Yaşamadığımı düşündüğüm bir dönemde bana yaşadığımı hatırlatan tek kişi sizdiniz. Hayatımdaki etkinizi kelimelerle tasvir etmek az kalır. Abartılı bulabilirsiniz bu söylediklerimi ancak hayatın bana sunduğu tüm kötü şeylere karşın sizle yaşadıklarım bir cevap niteliğindeydi. Geç anlamış olsam da…Akademik katkınızın dışında bilerek ya da bilmeyerek bana o kadar çok şey öğrettiniz ki…Çok geç de olsa bu diplomayı belki de o sayede alabildim" diye yazmış. Bir de yeni üniversitemden bahar döneminde ders verdiğim öğrencilerimden biri bana teknik bir şey sorduğu mesajını şöyle bitirmiş: "Hamiş: Sizi özledim, müsait olunca bundan ayrı konuşabilirsek çok sevinirim"...Her iki mesaj da gülümsetti beni. Üniversitede kalma kararı şu hayatta verdiğim en doğru kararlardan biriydi diye düşünürüm hep. Araştırma yapmayı seviyorum evet ama öğretmenlik tarafı da benim için çok özel...Ve ne şanslıyım ki beni üzen deneyimler yaşasam da zaman zaman, yıllar içinde karşıma çıkan öğrencilerimin çoğunluğu yüzümü güldüren, "şükür" dedirten, çocuklarım/kardeşlerim gibi sevdiğim, önemsediğim  kişiler oldu hep...

Bugünlerde ortancaların hepsi ayrı birer şenlik halinde.
Fotoğrafa giydirdiğim şarkı yine son yıllardaki keşfim. Pek severek dinliyorum. 

28.Haziran / Pazartesi

Günler birbirinin aynı geçiyor. Yazacak çok değişik bir şey yok doğrusu. Bildiğim, hayatın bu biraz daha sakinlediği zaman dilimini sevdiğim...

Sabah, dün akşamdan kararlaştırdığımız üzere, kahvaltıyı sahilde yapalım dedik altın kızlar olarak (Aslında fikir benden çıktı, annemi sahile götürmenin yolu böyle keyifli anlar yaratmak. Yoksa denize girmek artık onu çekmiyor ama en azından güneşlenmesi gerek). Çayımızı demleyip termosa koyduk, fırından simit, evden de domates, peynirimizi aldık. Deniz çarşaf gibiydi ve sabahın nispeten erken saatleri olduğundan sahilde de genelde belirli bir yaşın üstündekiler vardı. Çay-simit keyfinden sonra  Ş.cuğumla denize de girdik bir fasıl. Haziran ayında Dikili'nin denizi nasıl bu kadar ılık oluyor bilmiyorum ama yine şahaneydi. Sakin, ılık, temiz ve kıpırtısız :)

Günün sonrasında değişik bir şey yoktu. Alışveriş yaptık ve bol bol kitap okuduk. Ben bir de öğle uykusu yaptım ki yaz günlerinde en sevdiğim şeydir :)


Ege deyince zeytin ağaçları gelir aklıma ilk. Bugünün fotoğrafı sitenin bahçesindeki zeytin ağaçlarından birine ait. O kadar güzel, o kadar kişilikli geliyor ki bana her biri. Hepsinin gövdesi başka bir hikaye anlatıyor sanki...

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı Ezginin Günlüğü'nden: Delice Zeytin :)


27. Haziran / Pazar

Dün herkes sahilde, sokaklardayken, bugün sokağa çıkma yasağı nedeniyle evlerdeyiz. Ne enteresan günlerden geçiyoruz! Ben de bugünü değerlendirmem gereken bir makaleye ayırdım. Türkçe yazılmış bir makaledeki özensiz dil zaman zaman bunaltsa da görevi yerine getirdim ve değerlendirmemi bitirip gönderdim. İçim şişti ama!

İclal Aydın'ın "Söylenmemiş Sözler"inden sonra (Üç Kızkardeşin hikayelerini anlattığı romanları daha güzeldi bence ama bu da hoş ve kolay okunan, güzel bir romandı) dün Piraye'nin "Seyir" adlı romanına başlamıştım. Elimdeki 99.baskısıydı. Bir iki tanıdıktan duymuştum methini, almıştım ben de yazlığa gelirken. Doğrusu ya ben hiç beğenmedim. Eskiden her okumaya başladığım kitabı bitirmem gerektiğini düşünürdüm. Sonra canım Mina Urgan'ın "Bir Dinazor'un Anıları"nda Fethi Naci'nin “Karpuzu kestin. Baktın ki kabak. Gene de zorla yiyecek misin o karpuzu?” dediğinden bahsederek bu huyundan vazgeçtiğini okumamla hayatım güzelleşti :) Ben de o gün bugündür bu kuralı uygularım, kabak karpuzu da yemem zaten :P Bu kitap da baydı beni. Roman mı kişisel gelişim kitabı mı anlamadım. Yarısına dek okudum. Sonra akşam atlaya zıplaya sonuna gelip kaldırdım ortadan! Bugün onun üzerine Oya Baydar'ın "80 yaş zor zaman günlükleri"ne başlayıp yarıladım hemen hemen. Oya Baydar'ı severim zaten. Covid 19 günlerinde içtenlikle tuttuğu günlüğü okumak hoşuma gitti.

Bugün bir de sabah A.beyciğim Gazete Duvar'daki "1925'ten günümüze: Sinema Bergama" adlı yazıyı göndermişti. Oradan sinemabergama.com adresine gidip uzun uzun okudum (daha da bitirmedim). Antik çağlardaki kültür merkezi olma özelliğini yakın zamana dek "Bergama Kermesi" ile korumuş güzel, aydın bir kent burası. Orada yetişen insanların güzelliğinden belli gerçi :P


Bugün bakkala giderken yoluma çıkan güzellik :)

26. Haziran / Cumartesi

Daha 5 gün önce geldiğimizde pikelere sarınıp pencere kapalı yatarken hangi ara pencereler açık, sıcaktan ve nemden uyuyamama haline geçtik bilemiyorum! Bayılacaktım dün gece sıcaktan! Sabah "of pof çok sıcak" yakınmalarıyla geçti. Öğleden sonra otururken birden bir fırtına çıktı. Dünya, ona yaptıklarımızın intikamını alıyor sanki bu abuk subuk ve zamansız hava dönüşümleriyle. Rüzgardan bahçedeki gülün bir dalı kırılmış, yeni diktiğimiz ortanca ise o kadar çok sallandı ki, dilerim çok zarar görmemiştir. 

Bugün kitap okumak dışında yaptığım en güzel şey bisiklete binmekti. Unutmamışım diye bir sevinçle çevirdim pedalları :) Zira bisiklete binmeyi 67 yaşında öğrenen Tolstoy'dan ilham alarak ben de 49 yaşımda, yani geçen yaz öğrendim bisiklete binmeyi! Bunca yıldır bisiklete binmeyi bilmiyorum hissini aşmış olmanın verdiği mutluluk hissini anlatmak çok zor. İyi ki cesaret edip hiç bilmeden kendime bisiklet alıp yazlığa geldim, iyi ki inat edip öğrendim binmeyi. Aferin bana :)  


Sanki o çılgın rüzgar hiç olmamış gibi sakin bir akşam...

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı bisiklet deyince aklıma gelen en sevdiğim gruplardan birine ait "Son Feci Bisiklet"ten geliyor: "Bu Kız"

25.Haziran / Cuma

Sakin ve sıcak bir gündü bugün. Akşamüstü deniz sezonunu açtık. Ege denizi tüm sakinliği, güzelliği ve "efendi"liğiyle "hoş geldiniz" dedi bize, özlemişim :)

Bugün Kazım Koyuncu'nun ölüm yıldönümü. Çok şey var söylenecek ama en güzelini canım Ümit Kıvanç söylemiş: "Türkiye’de adalet, eşitlik gibi dertleri olan insanların genellikle yüzü asıktır. Kendimi de katarak konuşayım: direncimiz vardır, mücadele azmimiz kolay kolay tükenmez, fakat insanlarda olumlu duygular, geleceğe yönelik hevesler uyandırmada becerikli değilizdir. Daha çok, acıları, haksızlıkları dile getiren, bunlar yüzünden acılaştığını dışa vuran insanlar olarak görünürüz. Tabii bizim içimizin kararması için birileri sürekli bir şeyler yapar, yani bu halimiz sırf kendi kabahatimizden değildir, ama bir yandan da böyle bir neşesizlik, asık suratlılık, sertlik kültürümüz vardır. Kazım, olağanüstü enerjiyle, neşeyle, derin ve haklı öfkeyi birleştirebilen, her şeyden önce insanlara özgüven aşılayabilen biri. Her türlü acıyı hisseden, taşıyan, son derece hassas bir insan olmasına rağmen omuz çökmelerine karşı ilaç olan tiplerden."

Ben de Kazım'ın anısına Ümit Kıvanç'ın "Şarkılarla Geçtim Aranızdan" belgeselini bir daha izledim bugün. Siz de henüz izlemediyseniz ya da izlemek isterseniz belgeselin üç bölümü şurada:

1 : vimeo.com/99145290 2 : vimeo.com/99145291 3 : vimeo.com/99145292


Fotoğrafa giydirdiğim şarkı Kazım Koyuncu'dan tabii ki :) En sevdiklerimden...


24.Haziran / Perşembe

 Alerji midir saman nezlesi midir bilinmez zaman zaman hapşırıp tıksırarak bir gün geçirdim. Arada ablamla pazara gidip sebze-meyve aldık. Onun dışında İclal Aydın'ın kitabını okudum ve salıncak keyfi yaptım. 

Akşam ise yemek için kayınvalidemlere davetliydim, Dikili'ye taşınan yeğenlerini yemeğe davet etmişler, tabii beni de atlamamışlar. "Emekli olup Ege'de bir sahil kasabasına yerleşmek istiyoruz" hayalini gerçeğe dönüştürmüş bir çift bu sözünü ettiğim yeğenler. Yeni başlangıçlar her zaman umut ve mutluluk verir ya, onlar da tam da böyleydiler: umutlu ve neşeli :) Dilerim her şey gönüllerince olur.

Bugün İclal Aydın'ın kitabının bir yerinde romanın baş kahramanlarından biri olan Nona "Samyotisa" şarkısını mırıldanıyor.  Onu okuduğumdan beri benim de dilimde bildiğim kadarıyla Samyotisa var. İlk Feride Çiçekoğlu'nun güzelim "Suyun öte yanı" adlı kitabında okumuştum şarkının sözlerini, sonra filme çekildiğinde Nur Sürer ve Meral Çetinkaya'dan dinlemiştim. O zaman bu zamandır ne zaman yazlık dolaylarına gelsek, özellikle de Cunda'ya gitsek, içimden (ve bazen dışımdan) mırıldanırım:

samyotisa, samyotisa,
pote tha pas sti samo?
roda tha rikso sto yalo,
samyotisa, triandafilla stin ammo.


Fotoğrafa bu sefer bir şarkı değil de kaç kez seyretsem bıkmayacağım, kaç kez seyretsem içimin acıyacağı "suyun öte yanı"nın özet bir bölümünü giydirdim (Samyotisa 11:45'den itibaren)

23.Haziran / Çarşamba

"Bugün evde çok iş var" diye bir fiş vardı ben çocukken, bugünümüzün temasına uyan fiş bu :) Bizim yazlık küçücük olduğundan genelde biz yaparız temizliği ama bu sene üçümüz de çok sağlam hissetmedik kendimizi, kayınvalidem de kendi yazlığına temizliğe destek için gelen kadıncağızı övünce aynı desteği biz de alalım dedik. 

Sabah gidip G.hanımı evinden aldım getirdim, şeker bir kadıncağız. G., evi dip temel temizlerken biz de kendimize toz alma, çekmece içlerini yerleştirme, bahçeyle ilgilenme, alışveriş yapma gibi yorucu olmayan işler bulduk tabii. Gün sonunda ev tertemiz ve hepimiz pek mutluyduk.

Zannetmeyin ki yazlığa geldim, akademiyi boşladım! Temmuz başı katılacağım kongrenin sunumunu hazırlamışlardı eş yazar arkadaşlar. Onun üzerinden geçip düzeltmeleri/eklemeleri yaptım. O da aradan çıkmış oldu :) Bir de A.beyciğimle yazdığımız bir makalemiz var, ben bir şeyler yazıp ona bir takım görevler vermiştim. O da onları tamamlayıp bana paslamıştı makaleyi iki gün önce. Hemen bekletmeden  üzerime düşenleri yaptım. Top yine onda, rahatım bir süre :)

G.'ü akşam evine bırakırken kayınvalidemlere de uğradım. Biraz onlarla hoşbeş ettik, özleşmişiz birbirimizi. En son Şubat'ta Bergama'da görüşmüştük yüzyüze. Bahçeyi teftiş ettim, yine çok güzel :) Erik ağacının dalları eğilmiş ağırlıktan, nar çiçeklenmiş, ortancalar tam şenlik halindeler, güller de öyle... (Ailecek emektar Anadolumuza atlayıp çok gezdiğimiz çocukluk-gençlik dönemlerinde babama takılırdım, "gezmek iyi hoş da bir yazlığımız olmadığından bir yaz aşkım bile olmuyor şu hayatta" diye. 96 yazında bu evi aldıklarında "sana yaz aşkı yaşatamadım ama aşkının olduğu yerden yazlık aldım" demişti rahmetli (S.'ların yazlığına yakın diye almıştık burayı, daha nişanlı bile değildik oysa ama evleneceğimiz kesin gibi bir şeydi) . Sonra biz evlendik S. ile, O.bey doğdu bir kaç sene sonra ve o 6 yaşındayken de boşandık. Sonra sonra (artık biliyorsunuz) üniversiteden arkadaşım A.beyciğimle sevdalandık birbirimize. Ve tahmin edin onların yazlığı da nerede? Evet bildiniz, o da burada :) Böylece babacığımın "aşkının olduğu yerden yazlık aldım" cümlesi 2.kez doğrulandı. Bereketli bir sahil kasabasıymış burası velhasıl :P (Dolayısıyla evet, kayınvalidemler de annemlere çok yakın oturuyorlar. Böylece yazları iki ev arasında gidip geliyoruz biz de, yazları bir tür misafircilik oynuyoruz :P)) 

İş güçten henüz ne bisiklete bindim ne de denize girdim, yarından itibaren deniz sezonunu açmayı ve bisiklete binmeye başlamayı umud ediyorum!

Bu arada İclal Aydın'ın kitabına başladım akşam, sakin sakin ama insanı içine çekiveren bir dille yazmış yine. Çok beğendim, akıp gidiyor roman.


Kayınpederimin bahçesindeki erik ağacı...Verilen emek, Ege'nin bire bin veren bereketli toprağında karşılığını buluyor kesinlikle!

22.Haziran / Salı

Sabah 5'de uyandım, nasıl güzel kuş sesleri vardı dışardan gelen. Bir süre onları dinledim, mutlu mesut, dalmışım sonra tekrar. Tekrar uyandığımda saat 8'di. Fırına yürüyüp ekmeğimizi aldım önce (Burada Alaşehir ekmeği denen şahane bir ekmek var, yazın kilolarımıza kilo katmamızın en temel nedeni (ekmek deyince de aklıma hep rahmetli Levent Kırca'nın Bestami tiplemesi ve onun ekmekleri yanlamasına kesip yiyen kemancısı geliyor aklıma)). Dönüşte de biraz meyve-sebze aldım. Annemle ablam kahvaltıyı hazırlamışlardı ben döndüğümde. Bir evde 3 kadın yaşıyorsa işler çok kolaylaşıyor (gerçi bizde H.sultan iki kızından da daha mükemmelliyetçi olduğundan sürekli iş çıkarır başımıza ama olsun :P)

Kahvaltı sonrası bitirme tezlerinin sunumu için bilgisayar başına oturdum, neyse ki beklediğimden daha kısa sürdü sunumlar, 1.5 saat sonra bitmişti. Günün kalan kısmında ufak tefek tamirat işleri, bahçedeki çiçekleri budama gibi faaliyetlerde bulunduk abla-kardeş. Yarın destek kuvvetle birlikte detay temizliği de yaptıktan sonra gönül rahatlığıyla rutin yazlık günlerine dönebiliriz sanırım :)

Bugünün şiiri Edip Cansever'den olsun o zaman:

"sen bir karanfilsin, delisin
içlisin de, bükersin hemen boynunu
mendilimin içindeki kirazdır
mendilimin içi kiraz
bilmem ki ne desem, yaz mutluluğu.
...
güneşli günler de sıkabilirmiş insanı
bir raslantı gibi gelen mutluluklar da
susarsak susarmışız da, ölçemezmiş kimse derinliğini
kim bulacak derinliğin kalbini
sana kızar mıyım hiç
bana bir gül ver.

sevgilim, canım mendilim
mendilim kiraz dolu
anlatamıyorum galiba

hüzün değil yaz mutluluğu. "

Bahçemizdeki ortancalardan bir iki tanesiyle de masamızı şenlendirmesek olmazdı tabii ki :)

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı Nigel Kennedy'nin Four Seasons/Summer yorumu. 


21.Haziran / Pazartesi

Sabah erkenden kalktım. Oğluşun kahvaltı masasını hazırladım, uyurken yanağına bir öpücük kondurdum, Miço'nun mamasını, suyunu tazeledim, tuvaletini temizledim ve sessizce evden çıktım.

 Ablam önde (annem ablamın arabasında) ben arkada takipte, yazlık yollarına düştük (3 kişi, neden 2 arabayla gidiyor bunlar diye düşünüyorsanız yanıtı vereyim: ben 10 gün sonra dönerken otobüs kullanamayacağım için arabamla uzun yol şoförlüğü kariyer basamaklarını tırmanmaya devam etmek zorundayım!). 2-3 yıldır yazlığa gitmemizin alternatif yolu paralı (ve pahalı) yol. Bu sefer cimriliğimiz tuttu ablamla yok dedik 300 küsur TL vermeyelim, arabalı vapuru kullanıp bildiğimiz yoldan gidelim. Ş'm bana göre her zaman çok daha dikkatlidir araba kullanırken, hayatta hız yapmaz falan (benim ayağım gaza biraz fazlaca basıveriyor zaman zaman :P). O önde ben arkada giderken Edremit civarında pıt pıt mesaj geldi telefonuma, göz ucuyla baktım ki hız cezası yediğim haberini veriyor e-devlet! Tam o sırada mola verecektik zaten, durduğumuzda ablama söyledim, o da baktı, o da yemiş cezayı! Böylece iki kardeş 330 liralık otobana girmeyip, 110 liralık arabalı vapurun üzerine 314 liralık trafik cezası ile günü kapamış olduk.  Gülsek mi ağlasak mı bilemedik, gülmeyi seçtik biz, ne diyelim, sağlık olsun :)

Eve varınca hemen işe giriştik tabii. Yazlık küçücük de olsa işi çok oluyor açarken ve kaparken. Verandaları ve balkonları temizle, salıncağı, masa ve sandalyeleri, bisikletleri dışarı çıkar, getirdiğimiz eşyaları yerleştir derken cılkımız çıktı ama hallettik neyse ki :) 

4 yıl önce bugün A.beyciğimle Yeni Zelanda'da en uzun geceyi yaşıyorduk. Ne güzel bir zaman dilimiydi. Upuzun ve çok aktarmalı bir uçak yolculuğundan sonra yazlık kıyafetlerle çıktığımız yolu, kaban ve berelerle tamamlayıp otelimize varmıştık. Kongreden fırsat bulduğumuz zamanlarda gezmiş, Tazman denizine doğru fiyortlar arasında tekne turu yapmış, Haziran ayında kış sporları yapan insanların heyecanına ortak olmuştuk. Yârimle birlikte hep çok sevdik gezmeyi, yeni yerler görmeyi, o yüzden de Queenstown'daki kongreye gitmeye hiç üşenmedik, "o kadar yol gidilir mi yahu" diyenlere aldırmadık. Şimdi "iyi ki de gitmişiz" diyorum. Ataol Behramoğlu'nun dediği gibi:

"Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın"


Bir yılda 2 kez "en uzun gece"yi yaşamak ilginç ve bir o kadar güzel bir deneyimdi...


20.Haziran /Pazar

Sabahın 7'sinde uyandım yine. Biraz telefona bakıp oyalandım, whatsapp'ten babalar günü mesajlarımı gönderdim, sonra kalkıp kendime şöyle güzel bir pazar sabahı kahvaltısı hazırladım. Dün "Ben de özledim" de bittiği için artık dizi eşlikçim Grace and Frankie (Bu diziye E.cığımın önerisiyle başlamıştım, çok keyifliydi ama araya Leyla ile Mecnun girince uzun bir ara vermiştim). O arada oğluş uyanıp giyindi ve babasına gitti kahvaltıya. Kahvaltı ardından babalar günü kutlamaları için telefon görüşmelerimi yaptım.

Günün kalan kısmı yaz için evi hazırlama (yollukları süpürüp, silip kaldırma), yazlık için valiz hazırlama (valize koyduğun her şeyi ilk önce dene ki üzerine olmuyorsa koyma! kilo aldığın için kendine bazen kız, bazen de "aman canım, sağlığım yerinde atlattım ya şu salgını, daha ne olsun" diye yatıştır) gibi aktivitelerle geçti. 

Öğleden sonra anneme uğradım, yardım edilecek bir şeyler olabilir diye. Ama ablam orayı da halletmişti sağ olsun. Biraz oturup kahve eşliğinde sohbet ettik, derken kuzenlerden birinin eşinin gıybetini yapacakken tam, benim, adamcağızın adını hatırlayamayıp "neydi çocuğun adı ya, Bahadır mıydı" soruma ablamın "Neydi gerçekten Vedat mıydı" demesiyle birlikte (yanlış anlamayın yeni bir damat değil, 30 yıldır ailemizin bir üyesi bu enişte bey) zavallı annemin yaşadığı şaşkınlık karşısında gülme krizine girdik :)  Zira adamcağızın adı bu uydurduğumuz iki isimle de uzaktan yakından ilgisi olmayan, ne baş harfi ne harf sayısı tutan bambaşka bir isim gerçekte (sonradan hatırladık tabii :P) Annem benim ortaokul arkadaşlarımı bile ad-soyad hatırlar, biz ablamla babama çekmişiz, kuzen eşi gibi hiç de uzak olmayan akrabalarımızın isimlerini bile unutabiliyoruz! (rahmetli babam da yeğenlerinin isimlerini bile hatırlayamaz, kardeşleriyle konuşurken "ufaklık ne yapıyor", "delikanlı ne alemde" gibi genel tanımlamalarla toparlardı konuyu ya da daha bir gün önce pikniğe gittiğimiz, gayet samimi olduğumuz komşumuzun adını hatırlayamadığı için "nasılsınız hanımefendi" gibi hitaplarda bulunurdu. )

E bugün babalar günü! Onu, bu hayattaki kahramanımı, anmadan yapabilir miyim hiç? 

Baba, zekadır, merhamettir, adalet duygusudur, sözünü esirgememek, koruyup kollamak, çocuklarına ve tüm sevdiklerine kanat olmaktır. Benim babam böyle bir babaydı...Işıklar yağsın üzerine...

En sevdiğim pozumuza en sevdiğim şarkılardan biri eşlik etsin. Evet biliyorum, bir gün sesim titremeden de söyleyebileceğim bu şarkıyı :)


19.Haziran / Cumartesi

Sabah erkenden uyandım, çayımı demleyip mutfak balkonuna çıktım ve yağan yağmur eşliğinde "Kayıp Tanrılar Ülkesi"ni bitirdim. Çok güzeldi. Katil de tahmin ettiğim kişi çıktı, evet, ama tahmin etmediğim bağlantılarla! Neyse, bu da bir şey benim için :p 

Oğluşla kahvaltı yaptıktan sonra ablamla birlikte babacığıma gittik. Malum, yarın babalar günü ama sokağa çıkma yasağı var. O yüzden bugün gidelim dedik. Hava da izin verdi, biz mezarın başındayken yağmadı hiç. Biraz konuştuk, dualarımızı okuduk, arabaya bindik. Bindik ama 2 adım gittik ve durduk. O kadar güzeldi ki önümüzdeki manzara. Yağmurla yıkanmış, pırıl pırıl yapraklarıyla onlarca ağaç, müthiş bir yeşillik... Hani eğer görüyorsa yattığı  yerden, çok mutludur eminim Maçka'daki köyüne benzeyen bir yerde yatıyor olmaktan. Fotoğraf çektik, köyümüze ne çok benziyor diye konuştuk, babamın böyle yerleri ne çok sevdiğinden bahsettik, tekrar bindik arabaya. 2 dakika daha gittik. Muhteşem bir çınar ağacı...E biz 18 yıldır gidiyoruz o yoldan, dikkat etmemişiz hiç. Yine durduk ablamla. Fotoğraf çekmek için indi Ş'm. Ben arabada ağlamaya başladım ağaca baka baka. Sanki babam çıkmış karşımıza aniden ve Nazım'ın dizeleriyle sesleniyor bize gibi geldi. Hani der ya şair "Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var. / Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a." diye. O an gerçekten öyle hissettim, ulu bir ağaca dönüşmüş de babam, bize elleriyle uzanıyor gibi. Kucaklayıverecekmiş gibi...Bir süre ayrılamadık ağacın dibinden iki kardeş... O kadar özlüyorum ki onu. Bazen böyle patlıyor içimdeki hasreti taşıyor sanki. 

Eve dönünce çiçeklerime adadım kendimi baya bir süre. Suladım, kurumuş yapraklarını temizledim, saksı değişimi yaptım bir ikisine. Çamaşır yıkadım, ütü yaptım sonra, tüm bunları yaparken "Ben de özledim"e devam ettim tabii :)

Akşam da oturup Ece'nin kitabını okudum biraz daha, yarına da bunu bitiririm herhalde. Kitapta bir sürü yer oldu altını çizdiğim. Ama bütününden bağımsız olarak sadece o cümleleri buraya yazmak anlamını kaybetmelerine neden olacak sanki. O yüzden alıntı yapmayacağım. Ama "choose dignity over pride" bölümünde şöyle bir cümlesi var: "The lump in the throat can be replaced with the cheer of having swallowed a cloud"...Bayıldım! Ben de size,  hepimize, bu cümleden aldığım ilhamla, bu ülkenin boğazımıza oturttuğu yumrunun yerine, bir bulut yutmuş gibi neşeleneceğimiz zamanların geleceği günler diliyorum :)

Bugün beni mutluluktan ağlatan manzaralar bunlar...
Fotoğrafın şarkısı da bugünün temasına uygun olarak "Kalbimin Kuzey Kapısı"ndan elbet :)


18.Haziran / Cuma

Sabahın 6'sında uyandım yine. Biraz yatakta keyif yaptım, ardından çay demleyip elime kitabımı aldım, O.beyciğim uyanıncaya dek okudum yine. Sonra aheste bir kahvaltı yapıp dışarı çıktık birlikte. Önce kargo teslimi yaptık (dersimde en yüksek performansı gösteren öğrencime hediye kitap yollayacaktım ya onun için (Deli Tarla'yı seçtim hediye olarak bu sefer)), sonra fotokopiciye gidip O.cığımın okuması gereken makalelerin çıktılarını aldık ve oradan da kitapçıya geçtik (O.bey babalar günü için babasına kitap aldı).  O.'ı eve bırakıp balıkçıdan M.cuğumun pek sevdiği somonlardan aldım ve ona gittim. Biraz pencere önü sohbeti yapıp hasret giderdikten ve maaşını çekip bıraktıktan sonra eve döndüm ki Parıldayan Çiçek'in gönderdiği hediye kitapla karşılaştım. Heyyoo :)

Öğleden sonra kısa bir yürüyüş yaptım (bu yürüyüşleri rutine bindiremedim bir türlü, kızıyorum kendime!) Bunun dışında kitap okumaya adadım kendimi. (Yine bir doz Ece, ardından Ahmet Ümit). Yarın biter herhalde "Kayıp Tanrılar Ülkesi". Genel olarak hiç başarılı bir insan değilimdir katil kim diye tahmin etme konusunda. Ama bu sefer bir tahminim var, doğru çıkarsa kendimi iyi/zeki hissedeceğim :)

Yemek yapma/yeme sırasında da "Ben de Özledim"e devam ettim(k). İlerledikçe daha güzelleşti sanki. Bugün yine baya güldüm izlerken kendi kendime :) Beni sanırım en çok, bunu Ekmekçimle yazışırken ona da dedim, en ciddi zamanlarda bile goygoya bağlayabilme potansiyelleri güldürüyor. Kafamdaki dostluk tanımına uyuyor bu halleri zira. Yanında sonsuz zırvalayabildiğin, şımarabildiğin, birlikte en saçma şeylere saatlerce gülebildiğin insanlarla birlikte olmak kadar iyi gelen bir şey var mıdır ki insana? Çok özledim şöyle yanaklarım ağrıyıncaya dek güldüğüm, eğlendiğim, "oh be" dediğim dost sofralarını...(Bunu yazdım ve ardından aşağıdaki dizeler geliverdi dilimin ucuna. Şiir Bülent Aydın' ait (Ne yazık ki sosyal medyada Nazım'ınmış gibi etiketleniyor ama alâkası yok. (Bir defasında "bu Nazım'ın şiiri değil" dedim diye bana tavır aldı bir facebook arkadaşım (ay bunu da yazınca "benim böyle bir şiirim yok" diyen Ataol Behramoğlu'na, "hayır var, araştırmanızı öneririm" yazan aklı evvel kişilik geldi, göbeciğimi hoplatarak güldüm :P (evet, göbeğim var :P (yine anlamsızca parantez açmaya başladım, merak buyurmayınız, hepsini bir bir kapatacağım))))))

Ah siz !
İlk demleri vurgun yemiş
bir nasılsın diyemediğim dostlarım
Apansız çöken duygulu akşamlarım
Dokuyan el, uyuyan toprak
Bir bardak çay sunmak isterim size
Bir bardak çay içmek elinizden
- demli olsa, tadı da buruk-
Dostlarım
çay olsun, demli olmasa da olur
siz olun, çay olmasa da olur !

Lojman balkonunu kendine mesken edinen "benek" hanım geçen hafta bizi İstanbul'a geçirirken :)
(Bu ara eskilere dadandım, fotoğrafa giydirdiğim şarkı Hüsnü Arkan'ın ilk albümünden)



17.Haziran / Perşembe

Bugün sabah güz döneminde kim ne ders verecek ana temalı ilk bölüm toplantısına katıldım. 50 yaşımda kendimi hâlâ yeni ders verme aşamasında bulmak iyi mi (yeni ders vermek tazelenmektir aslında bu iyi  yanı) kötü mü (yine ders notu hazırla, sınav soru havuzu oluştur derken bir sürü iş demek tabii) bilemesem de bunu kendim arandım, o bir gerçek!  Neyse, toplantının bitmesi 11:30'u buldu. Ardından hızlıca bir pazar turu yaptım. 

O.bey haftaya ben 10 günlüğüne yazlığa gittiğimde babasında kalacak aslında ama babası da bir sonraki hafta sonu yazlık tadilatı için evde olmayacağını bildirmiş, öyle olunca O.cığım evde yalnız olacak. Onun keyfine diyecek yok gerçi (arayıp da bulamadığı bir şey evde bensiz kalmak)  ama bu benim için buzdolabında ısıtıp yemelik bir stok olmalı demektir ! Bu yüzden de saat 14:00'deki bir başka toplantıya dek mutfakta bir yandan Leyla ile Mecnun'un sonrasında çekilen "Ben de özledim"i izledim (ekibin hatırına izliyorum yoksa öyle akıp gitmiyor aslında) bir yandan da oğluşun favori yemekleri ne olur diye düşünüp börek, zeytinyağlı barbunya ve köfte yaptım.

Bu salgın dönemi böyle enteresan bir dönem oldu. İki ders arasında yemek yapmak, ortalığı temizlemek ya da toplantı sırasında ara ara mutfağa gidip yemek pişmiş mi diye bakmak genel geçer şeyler oldu. Hiç sevmedim bu her şeyin birbirinin içine girmesini ama aşılanmalar arttıkça bu kabusun sonuna geliyoruz herhalde, yavaş yavaş ve inşallah :)

Mesai bitince de çayımı demleyip kitabımı aldım elime. Ahmet Ümit her zaman olduğu gibi bu sefer de çekti beni cinayet örgüsünün içine. Bir de Bergama bağlantısı olunca tabii, tam yeme de yanında yat bir roman oldu benim için :) 

Romanda da sürekli sözü edilen Berlin'deki Bergama Müzesini ve Asisi'nin muhteşem panoramasını gördüğüm için kendimi şanslı hissediyorum. İyi ki gitmişiz, iyi ki gözlerimiz dolu dolu gezmişiz hem sergiyi hem panoramayı. Şu salgın bitince tekrar gitmek istediğim yerlerden biri Berlin. (Diğeri Lizbon :) İkisine de ikişer kez gittim ama daha kezlerce gidebilirim doğrusu). 


Bu kadar Bergama dedikten sonra Akropol'den bir fotoğraf koymadan olmaz :) İliştirdiğim şarkı ise Sema Moritz'den, en sevdiklerimden...

16.Haziran / Çarşamba

Bugün İstanbullular kıştan kalma bir gün daha yaşadılar! Benim bildiğim yaz yağmuru yağar geçer, güneş açar. Yok bu öyle değil! Demek ki neymiş, yazın yağan her yağmur yaz yağmuru olmayabiliyormuş! :) 

Sabahtan ütü ve yemek işlerini hallederken Leyla ile Mecnun'un da son bölümünü izleyip hüzünlendim bir yandan. Tam zamanında seyretmişim yalnız, yazın yeni sezon başlayacak, ben çok bir ara vermemiş olacağım yani, ziyadesiyle mutluyum bu durumdan:)

Öğlen çıkıp Avcılar'a gittim, önce PTT'ye uğrayıp yeni üniversite kimlik kartım çıkmış, onu teslim aldım. Sonra okula gittim, bir iki imza işim vardı. Sekreterlikten" hocam bunlar anahtarlarınız" deyip bir demet anahtar verdiler elime (Oda, tuvalet, mutfak falan). Meğer odamı ayarlamışlar, temizletmişler falan. Nasıl mutlu oldum anlatamam :) Odamda oturup nereye ne asarım falan diye bakınırken, asistanlardan biri kahve yapıp getirdi, bir diğeri not teslimime yardım etti, hocalardan biri gelip lafladı derken kendimi aslında bahar dönemi boyunca üyesi olduğum ama salgın nedeniyle aynı ortamda olamadığım bölüm arkadaşlarıma biraz daha yakın hissettim :) "Oh be" dedim kendi kendime "doğru kararı verdim ben, evet" :) Ve yine içimden mırıldandım "hayat sana teşekkür ederim" diye :)

Eve gelmem akşamüstü oldu tabii, açlıktan bayılacaktım az kalsın (kendime not: İTÜ günleri alışkanlıklarına geri dön ve arabada atıştıracak bir şeyler bulundur!). Hemen bir şeyler hazırladım, yedik oğluşla. Akşam da annemlere gittik moral desteğe. Ablamın evine yağmur suyu girmiş camdan, tam da yazlığa gidiş öncesi morali bozulmuş tabii. ("yeni mimar-mühendis-ustalarda iş yok mirim" diye söylenmemek için zor tutuyorum kendimi. Yeni yapılan bir apartmanda bu kadar çok ve sürekli aksilik çıkar mı yahu?!) Havadan sudan, kitaplardan sohbet ettik, moral bozukluğu dağıldı biraz, iyi oldu. Eve gelince biraz bisiklet çevirip Ahmet Ümit okudum ama gözlerimden uyku akıyor resmen. Bugünlük bu kadar olsun. Hepimize iyi geceler, yedi cüceler :)   

Yeni ofis manzaram budur :)


15.Haziran / Salı

Yağmurlu bir İstanbul sabahına uyandık yine. Obur oğlum dün geceden "anne yarın krep yapar mısın" ricasında bulunduğundan sabah kahvaltıda ne yapsam diye düşünmeden hazırlıklara giriştim (Küçüklüğünden beri böyledir, akşamdan ertesi sabah kahvaltı siparişini verir genelde :P). 

Aheste bir kahvaltı sonrasında 5.soruyu da okudum ve öğrencilere notlarına itiraz edebilecekleri 1 günün başladığını duyurarak bildirdim (sırtımdan yük kalktı resmen).  Bu saate dek sadece 1 kişi "kağıdıma tekrar bakar mısınız" ricasında bulundu, (onda da bir değişiklik olmadı). Yarın da harf notlarını girer bu işi böylece kapatırım. Darısı bütünlemeye artık ki çok kişi kalmayacak neyse ki :) 

Eski zamanlarda (yani yüzyüze olduğumuz zamanlarda) sınıfın en iyisine kitap hediye ederdim içine bir not yazarak. Bu alışkanlığı yeni üniversitemde de sürdürmeye karar verdim (gerçi henüz hangi kitap olacağı konusunda kararsızım). Bu dönemin 1.si kamerasını açarak beni dinleyen 4 kişiden biri olan sevgili M. (vizeden 95, finalden 100 aldı, daha ne olsun, değil mi?) o kadar mutlu oldu ki ona kendisini tebrik ettiğimi ve kitap hediye edeceğimi bildiren e-posta attığımda, ben de onun mutluluğu ile mutlu oldum :)

Akşamüstü Ekmekçim'e uğradım. Balkonda şahane bir ev yapımı vişne likörü yanında kahve keyfi yaptık. Eve dönerken benim için büyüttüğü avokadomu ve de süper lezzetli ekmeğimi almak ise keyifli sohbetin bonusu oldu :) 

Ekmekçimin eşlik ettiği eve dönüş yolunda Ahmet Ümit'in Bergama'nın odak noktasında olduğu yeni kitabı "Kayıp Tanrılar Ülkesi"ni de alınca güne puanım 5 üzerinden 5 oldu :) (kitaba tabii ki hemen başladım ve tabii ki hemencecik sardı bile)

Ekmekçimin balkonundaki kahve keyfinin bir fotoğrafı olmasa mıydı yani :)

Bugünkü fotoğraf şarkısı Daniska'dan  :)

14.Haziran / Pazartesi

Baş ağrısıyla uyanarak başladım güne! Kahvaltı sonrası bir ağrı kesici içip hiç mızırdanmadan bilgisayar başına oturdum ve kağıtları (yani pdf'leri) okumaya başladım. Dünün devamı olarak üçüncü soruyu bitirince kendime ödül olarak bir kahve yaptım, sonra da bankaya gidip O.beyin ehliyet harcını yatırdım (1090TL olmuş. Yuhunuz!). Döndüğümde bir soru daha okudum ki bugünümün hedefi zaten buydu (yarına sadece son soruyu bırakmak), hiiiiç daha çok okuyayım da bitireyim diye kasmadım kendimi. Eskisi gibi sınavı yaptığım gün okuduğumda da kimse madalya takmıyordu zaten, telaş etmeye gerek yok :) 

Yalnız şunu fark ettim ki, sınavı kağıttan okurken kağıdın üzerine çeşitli yorumlar yazıp gülücükler (iyi verilmiş yanıtlara), ağlayan suratlar (saçmalamış olanlara) çizen ben, yanıtları bilgisayar ekranından okurken de kendi kendime konuşup, "aferin çocuğum", "e oldu mu şimdi", "höh bunu da nerden buldun", "e buraya kadar gelmişsin karar versene artık yahu" diye diye okuyorum. Çocuklar görse şu halimi "vah yazık, yedi kafayı" derler, oğlum sadece gülerek geçiyor kapımın önünden :P

Öğleden sonra O.cığımın ehliyetini almak için nüfus dairesinde randevusu vardı (Ah Ekmekçim, yine geçişmişiz!), oraya gittik birlikte. Ben dışarda bekledim, o heyecanla içerde. Ama ne oldu tahmin edin! Oğluma 2 kişi kala emniyet müdürlüğünün sistemi kitlendi ve tüm ehliyet randevuları iptal edildi. Bizimkinde surat beş karış, geri döndük kös kös!

Dönüşte acele tarafından bir çay koydum, annemle ablam geldiler, balkonda oturduk biraz. Yazlığa gidiş günümüzü netleştirdik, iyi oldu. Annem yine evimin her tarafındaki çiçeklere bakıp "yerlerini sevmişler" dedi :P (yerleri güzel olduğundan böyleler yani, ben güzel baktığımdan değil :P) 

Akşamsa Lupin'i bitirdim. Çok güzeldi vallahi. En son Sherlock Holmes'u böyle zevkten dört köşe ve merakla izlemiştim. Zekice kurgulanmış hikayeleri çok seviyorum :)


Eve dönüşte bizi arka bahçede bekleyen ekip  :)
Kedi deyince, fotoğrafa giydirdiğim şarkı da eşlik etmeyi en sevdiklerimden :)


13.Haziran / Pazar

Sabah uyanıp biraz yatak keyfi yaptım. "Kalk da yürü biraz" "ay hiç yürüyecek halim yok" şeklindeki iç ses diyaloglarımı tembellik lehine sonlandırdıktan ve "yürüyüşe yarın başlarım" diye kendimi ikna ettikten sonra simit almak için dışarı çıktım. Fırına uğrayıp döneceğim sözde. Kapıyı çekmemle birlikte anahtarı evde unuttuğumu fark ettim! O.bey evde ama uyuyor ve dün akşam bana "beni yarın sabah elleme de uyuyayım" diye tembihte bulunmuş durumda! Ne yapayım? Ben de kendimi yürüyüşe vurdum :) "Akılsız aklın cezasını ayaklar çeker" ile "tembellik etmedim bak yürümüş oldum" arasında gezinerek yarım saat kadar yürüdüm. E o sırada marketler de açılmıştı, bir de meyve-sebze alışverişi yaptım, saat hemen hemen 10:30 olmuştu, eve döndüğümde. O.beyciğimi aradım korka korka "kapıda kaldım" diye. Kapıyı açtı ki ne göreyim, uyanmış zaten ve de kahvaltı masasını hazırlamaya başlamış :) Oh be :)

Aheste kahvaltı sonrası gazete okudum, çamaşır yıkadım, çevrimiçi bir kongreye bildiri özeti gönderdim, kısacık bir zoom toplantısı bile yaptım. Asıl yapmam gereken sınav sorularını okumaya başlamayı geciktirmek için elimden geleni yaptım yani! Ama başlayınca da hızlı ilerledim. 5 soru sormuştum. İlk iki soruyu okudum bile ki bugünümün hedefi de buydu :)

Günün kalanında Yekta Kopan'ın kitabını bitirdim ve Ece'nin kitabındaki 2.bölümü okudum (Siz de yapar mısınız bilmem, yemek yerken en sevdiğim yemeği bitmesin diye azar azar yeme ritüelini sevdiğim kitaplara da uygularım ben. Bitmesin diye az az okurum! (Küçükken yazları Kasaba'da anneannemlerle, teyzemlerle, dayımlarla ve kuzenlerle birlikte olmayı çok sevsem de İstanbul'da kalan babamı çok özlerdim. Onun hafta sonları geldiğinde çarşıya çıkıp aldığımız kitapları da böyle günlere bölüp katık ede ede okurdum, bittiğinde babam gelecek diye düşünerek, araya başka kitaplar sokarak :) )) Ece'nin kitabına da aynısını yapıyorum. Daha iyi bir dünya için ne yapabiliriz'in yanıtını 10 maddede verdiği için her gün bir maddesini okumaya karar verdim. Daha fazlasını değil. Dün ilk bölümü okumuştum. Bugün de 2.sini :)

Akşamsa 2.sezonu başlayan Lupin'in ilk iki bölümünü izledim. Omar Sy çok başarılı bence Lupin karakterinde. Bayıla bayıla izliyorum, öneririm :)

Bugünün dizeleri Nazım'dan zira balkonumdaki sardunyalarıma her baktığımda aklıma ilk gelen bu dizeler oluyor :)

"Ne güzel şey hatırlamak seni : 
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin 
ve saçlarında 
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının... 
İçimde ikinci bir insan gibidir
                                  seni sevmek saadeti... 
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının, 
güneşli bir rahatlık 
ve etin daveti : 
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş 
sıcak 
koyu bir karanlık..."
Bu fotoğrafa giydirdiğim şarkı tabii ki "sardunya" :) 


12.Haziran / Cumartesi

Sabah güzel bir kahvaltı sonrası yola koyulduk O.beyciğimle. Bir ara şakır şakır yağan yağmur dışında çok sıcak ve basık bir hava vardı. Uzun zamandan beri ilk defa bunaldım İstanbul-Ankara arasındaki yolda.  İstanbul'a girişteki trafik de üzerine binince yol uzadıkça uzadı sanki. Aslında yine 4.5 saat sürdü ama bana gelenler geldi demek :) Gerçi yine de gördüğümüz her tabeladaki yazıdan şarkılar türetme, bet bir sesle sözler uydurup O.'ı bayma gibi küçük eğlenceler yarattım kendime :) 

Eve geldiğimizde kapıda bizi bekleyen kitap paketinin içinden Ece Temelkuran'ın Together'ı çıkınca anne-oğul pek sevindik. Bugünün ilk güzelliği buydu! 

O.cığım kendisini duşa attı hemen, ben getirdiklerimizi yerleştirip miço'nun maması suyu ile ilgilendim, çiçeklerime su verdim ve ardından ben de hızlı bir duş alıp "kek yaptık, çay koyduk" diyen annemlere gittik :) Kek taze, çay demlenmiş, sohbet eğlenceliydi. Bu da günün ikinci güzelliğiydi! 

Çay-kek sefasından sonra eve gelip bir yarım saat kestirmeden dinlenemeyeceğimi anladım ve kendimi uykunun kollarına bıraktım. Kalktığımda blogları okurken bir de ne göreyim, sevgili Parıldayan Çiçek'in blogundaki çekilişteki üç talihliden biri benmişim! E bundan kıymetli güzellik mi olur? 

Demem o ki, yârimden yine ayrı düştüğüm ve dolayısıyla az biraz huysuz olduğum bugün, bana 3 güzellik sunan hayata teşekkür ederim :)

6 günlük hasrete dip dibe oturarak/yatarak son vermeye çalışan Miço bey :)
Fotoğrafa eşlik eden şarkı, benim en sevdiklerimden...Bugünün ruh haline uyuyor :)


Sabahımı A.beyciğim toplantı yaparken, sessiz sedasız oturup bir kaç e-posta yanıtlama, gazeteleri okuma ve geç uyanan ergenuslara aheste bir kahvaltı hazırlamakla geçirdim. Sonrasında O.beyciğim partiden bir ağabeyiyle Tunalı Hilmi'de buluşmak istediğini söyledi. Toplu taşıma kullanmasını istemediğimden servis şoförlüğü vazifesini hemen üstlendim. Giderken de E.hanımcığımızı annesine bıraktık, bir sonraki buluşmaya dek görüşmek üzere vedalaştık. O.cığımı buluşma yerine bırakıp şöyle bir tur attım Kuğulu Park'ta, sonra da kendime Yekta Kopan'ın yeni öykü kitabı "Bana kuşlar söyledi"yi alıp okumaya başladım. Ne zamandır ilk kez bir cafeye oturup kahve de içtim hem de! Özellikle ikinci öykü (Dancing Queen) çarptı beni. Gözlerimde yaşlarla bitirdim öyküyü...

Kitabı yarılamıştım ki O.bey mesaj attı, "dönebiliriz" diye, ben de oğluşu almak üzere kitabın kapağını kapattım ama aklım öykülerde kaldı. Eve gelir gelmez çayımı demleyip oturdum yine okumaya. A.beyciğim de o sırada E.beyimizi yeni spor hocasıyla tanıştırıp bir kısa antrenman yapmaları için Ulus'a götürmüştü. Bu arada benim dersin asistanı arayıp dünkü sınavın yanıt kağıtlarını gönderdiğini bildirdi, onları okumam gerekiyor tabii ama bir iki gün bekleseler bir şey olmaz sanırım. Hem dün Kelebekçim, şarj olmak şart demiş. Evet ya, şarj ettim kendimi, zinhar tembellik değil! :P

Bugün Özdemir Asaf'ın doğum günüymüş. Hayatıma damgasını vuranlardan biridir kendisi. "Tüm dünyayı kucaklamak istedim; kollarım yetişmedi” demesi bile onu bir ömür sevmem için yeterlidir aslında ama ne çok ve ne güzel dizesi, şiiri, özdeyişi vardır...Sadece birini seçmek zor ama yine de bugünün şiiri "kıvılcım" olsun...

"ama ben en çok şeyi

en kısa zamanda sana söyledim

yalnız sana."

Fotoğraf Kuğulu Park'tan. Eşlik eden şarkı ise bugünümün öyküsüne adını veren ABBA şarkısı: Dancing Queen (Mamma Mia'dan görüntülerle hem de :P)




10.Haziran / Perşembe

Bugün A.beyciğim de aşısını oldu, mutluyuz :) Çocuklar da aşılandıkları gün içimiz daha rahat edecek...

Bir doktora yeterlilik sözlüsüne katılmam bir de yıl sonu sınavımı yapmam dışında, allah affetsin, akademiyle ilgili bir şey yapmadım bugün. Aylaklıkla geçirdim zamanımı. Akşamüstü ne zamandır özleştiğimiz arkadaşlarımız Z.ciğim ve S.beyciğimle buluştuk. Sanal ortamda bir iki konuşsak da yüzyüze olmanın güzelliği başka tabii, hepimize iyi geldi doğrusu! Gerçi yağmur yağmasa daha iyi olacaktı, onların yeni aldıkları bahçeli evlerine gidip bahçeyi teftiş edecektik (!) ama olsun böyle de güzel oldu, bizim evde bol mesafeli ve balkonda oturma ağırlıklı bir buluşma gerçekleştirdik. Hem de E.ciğimize bir yaşgünü pastası daha üflettik :)

Bugün İstanbul'da olsam Yoğurtçu Parkına gitmek isterdim. Neden diyecek olursanız, Cep Sahne'den çok sesli koro hocam ((Salgın öncesi haftada bir Cep Sahne'ye gitmeye başlamıştım. Haftada bir ve sadece 1 saat de olsa çok iyi geliyordu bana bu çok sesli koro çalışmaları ama sonra salgın geldi ve ben bir daha cesaret edemedim ne yazık ki) Haluk Polat bir süredir Ruhi Su dostlar korosunu yönetiyor, bugün de "sahnelerimizi geri istiyoruz" etkinliği kapsamında Yoğurtçu Parkı'nda konserleri vardı, sosyal medyadan takip ettim ben de ama aklım da kaldı, orada olmak isterdim... 

Bu ara lojmanda güller coşmuş durumda. Bu da bizim balkonun önündeki güzellik :)

9.Haziran / Çarşamba

Bugün hava sabahtan güneşliydi, bir ara bahçeye bile yürüdük, dolandık ortalıkta ama sonra müthiş bir yağmur bastırdı. Aman aman, gök gürültülü falan bir şeydi. Akşamüstü ise yine günlük güneşlikti. Havalar da dengesiz seyrediyor bizim ruh halimiz gibi! :P

Toplantılar, sınavlar arasında kısır ve börek yaptım bugün. Bir de yufkadan zeytinli cips :) Pastamızı da aldık ve E.ciğimin 19 yaşını kutladık akşamüstü. Aslında yaş günü 3 gün sonra ama o gün annesinde olacağından bu hafta hepimize en uygun gün olarak bugünü seçmiştik kutlama için. Güzel de oldu, hazırlığı atlama sınavında da başarılı olduğunu öğrendik bugün. Çifte kutlama oldu :)

19 yaş ne şahane bir yaş...E.ciğimin de her şey gönlünce olsun inşallah. Ufacık bir kız çocuğuydu hayatıma girdiğinde. Şimdiyse kocaman, ayakları yere basan, duyarlı, eğlenceli bir genç kız...Hayat hep sevgi dolu, güzel insanlar çıkarsın karşısına...Upuzun ve dilediği her şeye kavuşacağı bir ömrü olsun :)





8.Haziran / Salı

Ne zaman "oh rahatladım biraz" desem işler başıma üşüşür, bugün de öyle oldu. Tüm gün bilgisayar başında soru hazırla, sınav telaşına girmiş öğrencilerin son dakika sorularına yanıt ver, doktora yeterlilik yanıtlarını puanla ve işi inada bindirip artık illallah dediğim verilerden  düzgün bir model çıkarmaya çalış, yine hiç bir işe yaramadığını görüp sinir ol şeklinde bir gün geçirdim! Yenilmeyi de bilmek gerek bazen diyerek akşamüstü "bu verilerden bir şey olmaz" sonucuna vardım en nihayet!

Neyse akşamüstü her şey bir şekilde hallolmuştu, mutfakta bir yandan yemek yapıp diğer yandan söyleşerek akşam yemeğini hazırladık yârimle, 3 ergenin "yemek ne zaman hazır olacak" sorularına maruz kala kala :)

Yemek sonrası ergenuslar yürüyüşe çıktı, biz de çayımızı alıp, üzerimizde kara kışta giydiğimiz hırkalarla ve ıhlamur kokuları eşliğinde balkonda çay içtik. 

Bugünün dizelerini facebook'a borçluyum. 6 yıl önce bugün çok umut dolu bir paylaşımda bulunup Nazım'ın şu dizelerini paylaşmışım:

"İçimde mis kokulu
kızıl bir gül gibi duruyor zaman.
Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş,
çoğum gitmiş de azım kalmış, umurumda değil..."


Tüm gün bu görüntüye eşlik eden çılgın kuş cıvıltılarını ve hafif baygın ıhlamur kokusunu da ekledik mi tamamdır :)



7.Haziran / Pazartesi

Sabah erkenden arabayı muayeneye götürdüm. Çocuğunu LGS sınavı kapısında bekleyen anneler gibi heyecanla bekledim, neyse, bu sefer de geçti bizimki :) Oradan çıkışta canım hemşirem Y.hanımcığıma uğrayıp ev anahtarımızı bıraktım ki biz Ankara'dayken Miço ile ilgilenebilsin. E gitmişken bir kahve içmeden olmazdı tabi, 15 dakikada akademiyi kurtardık kahve eşliğinde :) İnsanın can dostuyla yakın oturması bulunmaz nimet vallahi!

Ardından eve gelip toparlandım, O.cığımın da dersi bitince saat 1 gibi çıktık yola. İlkokul ve ortaokul boyunca yani tam 8 yıl O.beye servis şoförü olarak da hizmet verdiğimden, okula gidip gelirken çan çan sohbet ederdik, politikadan girer, müzikten çıkar, arkadaş-öğretmen taklitleri, dedikoduları ile günümüzü şenlendirirdik. O günleri özlüyorum. Bugün çok iyi geldi tam da bu yüzden. Bolu'ya dek yine siyasetten girdik, gelecek planlarından çıktık, yolun nasıl geçtiğini anlamadım. Bolu'dan sonra dayanamayıp sızdı yanımda ama olsun bu 2.5 saat yol sohbeti ikimizin de özlediği şeymiş, pek keyifliydik anne-oğul :)

Akşamüstü 5 civarı lojmana varmıştık ki, çayımız demlenmiş, balkon yıkanmış bizi bekliyordu muhteşem üçlü! Böylece uzun zamandan sonra 5 kişilik aile yine bir araya gelmiş olduk :) (Bu yılı 5'in 2li 3lü farklı kombinasyonları halinde geçirmiştik hep zira)

Yol boyunca yeşil-mavi-beyaz birlikteliği aklıma Ecevit'in Uyum şiirini getirdi. Bugünün şiiri, 80 sonrasını düşündüğümde keşke sonrasında sadece şiir yazsaydı dediğim Ecevit'ten olsun o halde...

boşluğa bulut buluta yağmur 
yağmura toprak ne güzel uymuş 

gündüze güneş güneşe tarla 
tarlaya başak ne güzel uymuş 

başağa buğday buğdaya insan 
insana emek ne güzel uymuş 

emeğe eylem eyleme yürek 
yüreğe sevgi ne güzel uymuş

Madem bu fotoğrafın hatırlattığı şiir Ecevit'ten, fotoğrafa giydirilmiş şarkı da onun bir başka şiirinden olsun dedim :)

*Bu kadar Ecevit dedikten sonra buraya not düşmek isterim ki kendisinin 70'li yıllarındaki halini küçüklüğümden beri sevmişimdir. Hatta 3-4 yaşlarımda balkon demirlerine tutunarak "pat küt Ecebit" diye slogan atmışlığım olduğu aile içinde hâlâ anlatılır ("pat küt Ecebit" nedir diyecek olursanız 'halk-çı Ecevit" sloganının Şulecesi diyebilirim :P) 


6.Haziran / Pazar

 Sabah uyanıp bir süre yatak keyfi yaptıktan sonra kalkıp çiçeklerimle ilgilendim, duş aldım, bel hareketlerimi yaptım, kahvaltıyı hazırladım. O.beyin uyanıp mutfağa teşrifleri saat 11'i buldu :) Leyla ile Mecnun seyrederek kahvaltımızı yaptık, ardından ben biraz internet üzerinden gazetelere daldım. Bizim ülkede gündemi takip etmek gerçekten çok zor, kim kimdir anlamadığım zamanlarda oğulcuğuma sordum, la havle çekerek gazete okuma işini kapattım :)

Günün geri kalanında annemler pazar oturmasına geldiler. Hazır mantı almıştım, onu yapıp yedik. Üzerine de birer kahve...İyi geldi hepimize. Onlar eve gittikten sonra ben biraz bu hafta yapacağım iki sınavın sorularını hazırlamaya başladım. Bitirmedim ama kolayladım :)

Ütü yaptım bir de, yine Leyla ile Mecnun izleyerek. En sevdiğim ev işidir ütü, bir tür terapi benim için :)  

Akşam da Piraye'nin "Seyir"ine başladım. Sakin bir hafta sonu geçmiş bitmiş oldu böylece. Yaşasın, yarın yollardayım yine, hem de bu sefer oğlumla :)



Bu güzelliğe cuma günkü Kadıköy turumda rastlayıp pek beğenmiştim. 
Üzerine giydirdiğim şarkı ise bir Cem Karaca şarkısına Fırat Tanış yorumu. Kendi kendime söylemeyi pek çok sevdiğim şarkılardan. 


5.Haziran / Cumartesi

Sabah kalkıp anneme gittim kahvaltıya, O.bey de babasındaydı, kız kıza bol muhabbetli-dedikodulu bir balkon kahvaltısı yaptık. Üzerimizde hırkalarla oturduk. Haziran ayında bu ne soğuk, anlamasak da benim çok bir şikayetim yok doğrusu. Sıcaklarla aram hiç bir zaman iyi olmamıştır zaten :)

Ardından eve gelip ne zamandır üşendiğim bir işe giriştim: Hem O.cığım hem de kendim için yazlık-kışlık dönüşümünü yaptım. Keşke yazlıkları hiç kaldırmasaymışım diye de düşünmedim değil, zira evin içinde zaten sürekli aynı şeyleri giyip durduk!

Akşamüstü ise çayımı alıp elime Şermin Yaşar'ın kitabını bitirdim. Gerçekten güzel yazmış. Bazı yerlerinde kahkaha attım, bazılarında hüzünlendim ama genel olarak hafiflikle okudum. İyi geldi.

Akşama doğru O.bey eve intikal etti (Bugün öğlen gibi babasından çıkıp Kalamış'a gitmişti ("Fenerbahçe-Kalamış sahili halkındır"  eylemine)). Oğlumla da biraz sohbet muhabbet ettikten sonra o odasına çekildi ben de salonda film izledim. Geçenlerde Ümit Kıvanç önermişti, gerçekten etkileyici, bir o kadar hüzünlü bir gerçek yaşam öyküsüydü: A Hidden Life...


 

4.Haziran / Cuma

Bugün arabamın yıllık bakım günüydü. Arabanın garantisi bitince eski okulumun orada süper bir usta bulmuştuk son yıllarda, oraya götürüyordum. Yine öyle yaptım. Jazz'ımı ustaya teslim edip kendimi Kadıköy sokaklarına vurdum. Aman Tanrım, ne çok özlemişim Kadıköy'ü...İlk defa görüyormuş gibi büyük bir mutlulukla baktım sokaklarına, evlerine, denize, kedilere...Ara sokaklarda gezerken bugüne dek görmediğim evlerle, köşklerle karşılaştım. Şaşırdım yine. Nasıl oluyor da bu şehir hâlâ bana sürprizler yapabiliyor, hayret ediyorum. Hani 50 yıldır aynı yastığa baş koyup yine de birbirinin gözlerine içine aşkla bakan sevgililer vardır ya, öyle hissettim kendimi bugün. Ben bu şehre aşığım, her türlü cefasına rağmen. O da bana karşı boş değil, hissediyorum :)

Baya bir yürüdüm, taze simit kokusuna dayanamayıp aldım ve deniz kenarındaki banklardan birine oturup yedim vapurlara bakarken. Hani diyor ya Nazım, "toprak, güneş ve ben...bahtiyarım" diye. Tam da öyleydi. Deniz, güneş, İstanbul ve ben, bahtiyardım bugün :) 

Öğle saatlerinde arabamı teslim alıp, eve geldikten sonra biraz O.beyle çene yaptık biraz da çalıştım. Akşamüstü O.ciğim babasına gitti, ben de kendime çay demleyip balkona konuşlanıp Şermin Yaşar'ın Deli Tarla'sını okumaya başladım. Bugünün hafifliğine yakışan güzel bir kitap, yarıladım bile. Öneri için sağol Ekmekçim tatlım kıymetlim :)

Fotoğraf Kadıköy sahilden. Dilimdeki şarkıyı fotoğrafa giydirdim yine. Grup Baran'dan ilk 90 yazında dinlemiştim. Vedat Türkali'nin muhteşem şiirine en yakışan bestelerden biri olduğuna inanırım, hâlâ... 



3.Haziran /Perşembe

Bugün "3 haziran 63"ün, sadece müthiş bir şair değil, çok iyi bir insan da olan Nazım Hikmet'in ölüm yıldönümü...Şiirlerine zaten vurgunumdur da Nazım'ın hayatı da hep çok etkilemiştir beni. 

Bu noktada bir anımı anlatmadan olmaz :) İTÜ'de asistan olduğum zamanlar. Doktora yapıyorum. Okula erken gitmeyi sevdiğimden sabahları o zamanki eşim S., beni okula bırakıp işe öyle gidiyor. 7 gibi okulda oluyorum, çayımı demleyip biraz kitap-gazete okuyup çalışmaya başlıyorum. O gün elimde Vera Tulyakova'nın "Nazım'la Son Söyleşimiz" adlı kitabı var.  Bir yerinde şöyle anlatıyor Vera: (kelimesi kelimesine olmasa da yaklaşık böyle bir şey) "Nazım'la Memet' ten (Memet Fuat'tan) konuşurken 'Memet mükemmel bir insan oldu çünkü annesi (Piraye) mükemmel bir insandır' dedi"...Sıradan bir anekdot, değil mi? Bir şey yok bunda. Ama benim nasıl hoşuma gitti, anlatmam mümkün değil (sanırım nedeni şu: bir romanı okurken ya da bir film izlerken kendinizi bir karakter yerine koyarsınız ya benim de Nazım'ın hayatında kendimi özdeştirdiğim kişi Piraye'dir, her zaman öyle olmuştur yani, o yüzden de Nazım beni taktir etmiş gibi mutlu olmuştum bu anıyı okurken ("kadın o zamanlardan kafayı yemiş" dediğiniz duyar gibiyim, şişşt çok ayıp :P)). Neyse tabii ki her beğendiğim şeyi sevdiğim adamla paylaşmam gerektiği için S.beyi aradım. Heyecanlı bir şekilde anlatıyorum kitabı ve "ne demiş Nazım dinle" deyip bu kısmı okumaya başlıyorum ama o kadar duygulanmış durumdayım ki hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Zavallı S. şaşıp kalıyor (yoo hamile de değilim, hormonlar tavan yaptı desek :P), kısık sesle (işyerinde tabii) bir şeyler geveliyor ama ne yapsın, ne desin ki...Bu arada, okulun güvenlik görevlisi sabahın köründe binayı çınlatan ağlama sesi nereden geliyor diye odama gelip bakma ihtiyacı hissediyor, derken ben susuyorum güç bela :) O günden sonra güvenlik görevlisi bir süre acıyan gözlerle bakmıştı bana, adamcağız kim bilir ne derdim var diye düşündü :)

Bu olaydan uzun bir zaman sonra ise bir gün O.beyciğim kendisine yazılmış "oğlum" diye başlayan mektubu okuyup bitirdiğinde gözleri dolu doluydu. O halini gördüğümde ve mektubu (O.cığımın izniyle elbet) okuduğumda aklıma ilk gelen cümle "Nazım'la Memet Fuat'ın ilişkisine hep hayran oldum ya, benzerini Piraye'nin gözlerinden izleme şansı tanıdı bu hayat bana" oldu. Hayata dair en büyük teşekkürlerimden biri o güne aittir...

Uzun lafın kısası, Nazım benim için sadece Türk dilini çok iyi kullanan ve hayran olduğum bir şair değildir. Kelimelerle anlatamayacağım kadar çok şeydir. Yattığı yer incitmesin...

Bugünün şiiri de onun pek sevdiğim şiirlerinden biri (Münevver hanım'a yazmış olsa da :P)

Sosyalizm,
Yani şu demek ki dayı kızı
Sosyalizm
Senin anlayacağın yani
El kapısının yokluğu değil de
İmkansızlığı.
Ekmeğimizde tuz
Kitabımızda söz
Ocağımızda ateş oluşu hürriyetin
Yahut, başkası yel de
Sen yaprakmışsın gibi titrememek
Bunun tersi yahut…

Sosyalizm
Devirmek dağları elbirliğiyle
Ama elimizin öz biçimi
Öz sıcaklığını yitirmeden.
Yahut, mesela
Sevgilimizin bizden ne şan, ne para
Vefadan başka bişey beklemeyişi…

Sosyalizm
Yani yurttaş ödevi sayılması bahtiyarlığın
Yahut, mesela
-bu seni ilgilendirmez henüz-
Esefsiz
Güvenle
Emniyetle
Gölgeli bir bahçeye girer gibi
Girebilmek usulcacık ihtiyarlığa
ve hepsinden önemlisi
Çocukların ama bütün çocukların
Kırmızı elmalar gibi gülüşü…

2.Haziran / Çarşamba

Bacağımın ağrısı tuttu, erkenden uyandım bu sabah. Gerçi iyi oldu erkenden uyanmak, yarım saat kadar bisiklet çevirdim Grey's Anatomy'nin son bölümünü izlerken, sonra da Mungan'ın şiir seçkisini okudum biraz daha,  işin gücün başına oturmadan önce.

Bugünün en önemli olayı aşı olmamdı tabii :) Ablamla gittik hastaneye, aşı odasına girip çıkmamız sanırım 1-2 dakika sürmüştür, biraz da dışarda bekledik ve eve döndük. Baş ağrısı, halsizlik falan da neymiş, kendimi 10 kaplan gücünde hissediyorum an itibariyle! Aşı olmadan önce hemşire seri bir şekilde kanser tedavisi gördünüz mü, alerjiniz var mı, nörolojik bir rahatsızlığınız var mı diye bir dizi soru sordu, benim "penisilin alerjim var" dememe hiç yorum yapmadan (duydu mu emin değilim) da aşımı yaptı :) (Penisiline alerjim 32 yıl önce tam da bu zamanlar ortaya çıkmıştı. Yaz başında ağır bir grip geçirmiştim, fena öksürüyorum diye babacığım beni bugün aşı olduğum hastanenin aciline götürmüştü. Doktor penisilinli bir iğne yazmış ama öncesinde de test yapılsın demişti. Test yapıldı, sonrasını hatırlamıyorum! Gözlerimi açtığımda üstüm başım kan içindeydi,  (Damar yolunu bulamamışlar bir iki deneme yapmışlar anladığım) test için verilen ufacık doz sonrası kendimi kaybetmişim, neyse ki hemen müdahale etmişler ama uyandığımda babacığımın gözleri kan çanağı gibiydi ağlamaktan ! Doktorun "babanızı bu halde görünce çocuk yapmaktan vazgeçtim. Ömür törpüsü vallahi çocuk. Adamcağız gözümün önünde yıkıldı resmen" dediğini bugün gibi hatırlarım...Canım babam...) 

Eve geldikten sonra biraz çalıştım, sonra da kendime aşı hediyesi aldığım Livaneli'nin "Balıkçı ve Oğlu" adlı kitabına daldım gittim. Az önce de bitirdim :) Kolaycacık okunan ama insanın içine işleyen bir göç/mülteci hikayesi var odağında. Bir de bu odağı besleyen doğanın talan edilişi... Ben iflah olmaz bir Livaneli hayranı olarak (Gençlik yıllarımda en büyük hayalimdi Livaneli'nin vokalistliğini yapmak! Şimdi değil mi derseniz...Düşündüm de hâlâ "vazgeçtim" diyemiyorum :P Bu arada sadece müzisyenliğine değil ama yönetmenliğini, romancılığını, bir aydın olarak duruşunu çok beğendiğim insanların başında gelir Livaneli) tabii ki beğendim kitabı. Aksini düşünmemiştim zaten :)

Fotoğrafa Ahmed Arif'in muhteşem şiirine Fikret Kızılok'un çok yakışan bestesini giydirdim. Bugünün anısına...30 yıl geçmiş ustanın ölümünün üzerinden. Yattığı yer incitmesin.


1.Haziran / Pazartesi

Bugün güzel bir gün! Kırmızı bir bisiklet hediye edilmiş gibi hissediyorum sabahtan beri, nasıl bir hafiflik, nasıl bir keyif içindeyim...Nedeni basit: Aşı çıktı. Sonunda! Yarın ablamla hastaneye gideceğiz ve ilk doz Biontech aşımı olacağım. Evet açılıp saçılmayacağım yine ama olsun biraz daha rahatlamış hissedeceğim kendimi. Allaha şükür!

Bugün dönemin son doktora dersini yaptım. Çok şeker 3 (yazıyla üç :P) öğrencim vardı 14 haftadır. Zorlu ama gayet keyifli bir dersti. Gün sonunda onlar bana teşekkür ettiler, ben de onlara! Yeni üniversitemdeki ilk dersimdi ve dolayısıyla ilk öğrencilerimdi bu üçlü, unutmayacağım onları :)

Öğleden sonra O.bey Kadıköy'e inmişti, partiden arkadaşlarıyla buluşmak için. Ben de ders sonrası çaya anneme gittim. Oradan buradan sohbet ederken oğluş da geldi. O sırada whatsapp grubundan dönüşüm sonrası evin kesinleşmiş planı ulaştı elimize. Annemlerin evi üzerinden ölçümler yapıp yaklaşık mutfağı, banyoyu, odaları gözümüzde canlandırmaya çalıştık. Bir oda ve iki kocaman balkon ortadan kalkıyor zaten de kalan güzel olacak inşallah :) 

Akşam eve geldiğimizde O.cığımla mutfakta oturup bir şeyler yer, söyleşirken de şu arkadaş ziyarete geldi! Bizdeki mutluluğu görmeliydiniz..."Güzel günler bizi bekler" müjdesi olarak yorumluyorum bu ziyareti izninizle :) 

Şarkıya çok sevdiğim bir Fado ekledim. Mariza'dan "Maria Lisboa"