Cuma akşamı bloga yazı yazdıktan sonra sakin bir hafta sonuna girdiğim varsayımı ile önce Ekmekçime yazdım "yarın sabah yürüyüşüne ne dersin" diye. Cumartesi saat 10:30 için sözleştik hemencecik, ne güzel :) E ablam da iyi ve çok da işim yok ya, pazar günü de B.cığımı arayayım, ne zamandır görüşmedik falan diye geçiriyorum aklımdan. O sırada oğluşla yazışırken birden fark ettim ki bu çocukcağımızın finalleri salı günü bitiyor ve mayıs sonuna dek yurdu boşaltması gerek! Yok, merak etmeyin, finallerinin bittiğini biliyorum, hatta tren biletini de aldım gelmesi için falan ama yurdu boşaltması gerektiğini gerçeği cuma akşamı saat 22:30'da kafama denk etti! Kendisi her ne kadar "ben hallederim" dese de, A.ciğim de "sen dertlenme, ben buradayım nasılsa" diye desteklese de içime sinmedi tabii ve hemen annemlere "ben yarın Ankara'ya gitmeye karar verdim, sabah uğrar sizi görürüm ama hafta sonu burada yokum" mesajı attım, tren biletini açığa alıp bir de Ekmekçimi haberdar ettim yürüyüş planımızın iptal olduğuna dair. Evet artık Ankara için hazırdım, yatıp uyudum, şaşkınlığıma gülerek bir yandan :)
Cumartesi sabah annemlere uğrayıp ablamın ve annemin iyi olduğuna emin olduktan sonra da yola çıktım. Özlemişim İstanbul-Ankara yolunu, yârime ve oğluma kavuşacak olmanın heyecanını yaşayarak araba kullanmayı :) Bolu'ya dek Nilay Örnek'in "Gündüz Vassaf'la yaptığı söyleşiyi dinledim önce, sonra da TRT Dinle'den bir radyo tiyatrosunu. Bolu'dan sonrası yokuş aşağı zaten :) Bir de yol yine bahar bahar, yine çok güzeldi, daha ne olsun :)
Ankara'ya lojmana varınca üstümü değiştirdim önce ve hemen bakım evi'ne gidip kayınpederi ziyaret ettik A. ve kayınannemle. Sonraki günler o yarım saatlik görüşmenin etkisinden kurtulamadım ama! Yaşlılık ne zor şey. Entelektüel bir cumhuriyet öğretmeninin her şeyden habersiz o hâli beni yine çok sarstı. Bizi hâlâ hatırlıyor gerçi. Hemşireye de tanıttı beni: "gelinim Şule" diye :) Çıkarken "baba seni çok seviyorum, ben yine geleceğim, tamam mı?" dediğimde de "tamam güzel kızım, ben de seni çok seviyorum" dedi. Ama geri kalan tüm zamanlarda o değildi sanki. Tanıyamadığım, takıntılı, davranış bozuklukları olan yaşlı bir adamdı...Ne yazık...
Geri kalan günler O.beyin getirdiği eşyaları yıkayıp ütüleyip kaldırmak, İstanbul'a gelecekleri ayırmak, gelmeyecekleri lojmanda uygun yerlere yerleştirmek ve okul işleri ile ilgilenip ders vermekle geçti. A.ciğimle yürüyüş yapmayı, ailecek uzun masa sohbetleri yapıp gülüşmeyi, dertleşmeyi ihmal etmedik tabii :)
Bu sabah O.cığımın son final sınavından sonra da yola koyulduk anne-oğul. Bolu'ya yaklaştıkça "ay ne güzel" diye diye araba kullanırken "Bolu tüneli İstanbul istikametinde kapalıdır" yazısını görünce Allah biliyor ya üzülmedim yol uzayacak diye. Ne zamandır Bolu dağı'na çıkmamışım, yanımda oğlum, mevsim bahar, yetişmem gereken bir toplantı yok, daha ne isterim :) Güzel bir dağ restoranında yemek molası verdik, açık havada keyifli bir yemek yedik oğluşla aheste bir şekilde. İkimize de iyi geldi.
An itibari ile kürkçü dükkanındayız. Eve gelince karnımız aç olur diye düşünen ve bize börekle sarma alıp mutfak masasının üzerine bırakan Y. hemşirem hayatımızı kolaylaştırdı sağ olsun :) İnsanın lise arkadaşı ile birbirine yakın evlerde oturması şahane bir şey!
*Aslında hafta sonuma oğlumun babasının yaptığı abukluk da damgasını vurdu ama "güzellikler dükkanında bu abukluğun yeri yok diyerek bu konuyu geçiyorum izninizle!
Bolu'da yemek yerken bize eşlik eden manzaramız buydu :)