30 Mayıs / Pazartesi

Geçtiğimiz hafta Ankara dönüşü getirdiğimiz valizleri açıp çamaşır yıkama-ütüleme işleri ile iştigal ettim önce. Sonra ablamın 3. kemoterapisinin zamanı geldi. Bu sefer ağabeyim de eşlik etti bize. Ş.cuğum tedavisini alırken biz de ağabey-kardeş hastanenin kafesinde çay-kahve içip yine bin çeşit şeyden konuştuk, dertleştik, iyi oldu :) Bu sefer kemo, ablamı ikincisine göre daha az sarstı şükürler olsun. Yine baş ağrısı, yine mide bulantısı yine halsizlik var ama biraz daha az ki önemli bir ayrıntı!...

Pazar günü ise annemin yaş gününü kutladık birlikte. 80'i bitirdi sultanım :) A. ve benim hediyemiz bastondu. Beğendi ama kullanacak mı, zaman gösterecek. Gereksinim duyuyor aslında ama işte...Baston kullanmak da yaşlılıkta bir eşik atlama ve benim annem kolay atlayamaz o eşikleri :) Bakalım, göreceğiz :)

Bu sabah ise haftaya erkenden kalkıp yürüyerek anneme giderek başladım. Sözleştiğimiz gibi onu site kapısından aldım önce. Birlikte evimizin yakınındaki doktora gittik. Tahlil sonuçlarını gösterdik, çok kritik bir şey olmadığını öğrendik, keyfimiz yerine geldi. Çok büyük kolaylık yürüme mesafesinde gidilecek bir devlet hastanesi olması gerçekten de! Doktor sonrası annemi eve bırakıp küçük bir market alışverişi yapıp eve geldim. Oğlumla kahvaltı yaptık. Ne çok özlemişim O.cığımla birlikte aynı evi paylaşmayı, gündemi yorumlarken ya da sadece geyik yapıp gülüşürken kahvaltı etmeyi, çalışırken kahve molalarını onun yanında vermeyi, uğraşmayı, söyleşmeyi, didişmeyi...Keyfini çıkarıyorum o yüzden şu 10 günlük molanın :)

Akşamüstü pilatese gidene dek başımı kaldırmadan çalıştım kahvaltı sonrasında. Hem yoruldum hem de "yapılacaklar" listesinden 2-3 işi temizlemenin huzuru ile doldum :)

Annemlerin bahçesindeki yaseminler müthiş bu ara. Ayrılmak istemiyorum bahçeden bu güzelliği görünce :)
Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise Bülent Ortaçgil'in "elli buçuk" albümünden. Bir Ortaçgil külliyatı özeti sanki, çok hoş :)


24 Mayıs / Salı

Cuma akşamı bloga yazı yazdıktan sonra sakin bir hafta sonuna girdiğim varsayımı ile önce Ekmekçime yazdım "yarın sabah yürüyüşüne ne dersin" diye. Cumartesi saat 10:30 için sözleştik hemencecik, ne güzel :) E ablam da iyi ve çok da işim yok ya, pazar günü de B.cığımı arayayım, ne zamandır görüşmedik falan diye geçiriyorum aklımdan. O sırada oğluşla yazışırken birden fark ettim ki bu çocukcağımızın finalleri salı günü bitiyor ve mayıs sonuna dek yurdu boşaltması gerek! Yok, merak etmeyin, finallerinin bittiğini biliyorum, hatta tren biletini de aldım gelmesi için falan ama yurdu boşaltması gerektiğini gerçeği cuma akşamı saat 22:30'da kafama denk etti! Kendisi her ne kadar "ben hallederim" dese de, A.ciğim de "sen dertlenme, ben buradayım nasılsa" diye desteklese de içime sinmedi tabii ve hemen annemlere "ben yarın Ankara'ya gitmeye karar verdim, sabah uğrar sizi görürüm ama hafta sonu burada yokum" mesajı attım, tren biletini açığa alıp bir de Ekmekçimi haberdar ettim yürüyüş planımızın iptal olduğuna dair. Evet artık Ankara için hazırdım, yatıp uyudum, şaşkınlığıma gülerek bir yandan :)

Cumartesi sabah annemlere uğrayıp ablamın ve annemin iyi olduğuna emin olduktan sonra da yola çıktım. Özlemişim İstanbul-Ankara yolunu, yârime ve oğluma kavuşacak olmanın heyecanını yaşayarak araba kullanmayı :) Bolu'ya dek Nilay Örnek'in "Gündüz Vassaf'la yaptığı söyleşiyi dinledim önce, sonra da TRT Dinle'den bir radyo tiyatrosunu. Bolu'dan sonrası yokuş aşağı zaten :) Bir de yol yine bahar bahar, yine çok güzeldi, daha ne olsun :)

Ankara'ya lojmana varınca üstümü değiştirdim önce ve hemen bakım evi'ne gidip kayınpederi ziyaret ettik A. ve kayınannemle. Sonraki günler o yarım saatlik görüşmenin etkisinden kurtulamadım ama! Yaşlılık ne zor şey. Entelektüel bir cumhuriyet öğretmeninin her şeyden habersiz o hâli beni yine çok sarstı. Bizi hâlâ hatırlıyor gerçi. Hemşireye de tanıttı beni: "gelinim Şule" diye :) Çıkarken "baba seni çok seviyorum, ben yine geleceğim, tamam mı?" dediğimde de "tamam güzel kızım, ben de seni çok seviyorum" dedi. Ama geri kalan tüm zamanlarda o değildi sanki. Tanıyamadığım, takıntılı, davranış bozuklukları olan yaşlı bir adamdı...Ne yazık...

Geri kalan günler O.beyin getirdiği eşyaları yıkayıp ütüleyip kaldırmak, İstanbul'a gelecekleri ayırmak, gelmeyecekleri lojmanda uygun yerlere yerleştirmek ve okul işleri ile ilgilenip ders vermekle geçti. A.ciğimle yürüyüş yapmayı, ailecek uzun masa sohbetleri yapıp gülüşmeyi, dertleşmeyi ihmal etmedik tabii :)

Bu sabah O.cığımın son final sınavından sonra da yola koyulduk anne-oğul. Bolu'ya yaklaştıkça "ay ne güzel" diye diye araba kullanırken "Bolu tüneli İstanbul istikametinde kapalıdır" yazısını görünce Allah biliyor ya üzülmedim yol uzayacak diye. Ne zamandır Bolu dağı'na çıkmamışım, yanımda oğlum, mevsim bahar, yetişmem gereken bir toplantı yok, daha ne isterim :) Güzel bir dağ restoranında yemek molası verdik, açık havada keyifli bir yemek yedik oğluşla aheste bir şekilde. İkimize de iyi geldi. 

An itibari ile kürkçü dükkanındayız. Eve gelince karnımız aç olur diye düşünen ve bize börekle sarma alıp mutfak masasının üzerine bırakan Y. hemşirem hayatımızı kolaylaştırdı sağ olsun :) İnsanın lise arkadaşı ile birbirine yakın evlerde oturması şahane bir şey! 

*Aslında hafta sonuma oğlumun babasının yaptığı abukluk da damgasını vurdu ama "güzellikler dükkanında bu abukluğun yeri yok diyerek bu konuyu geçiyorum izninizle!

Bolu'da yemek yerken bize eşlik eden manzaramız buydu :)

20 Mayıs /Cuma

İstanbul'un havasına güven olmaz diye boşuna dememiş atalarımız! Nitekim bir gün sıcak ve bunaltıcı, diğer gün rüzgarlı ve soğuk sonra tekrar sıcak şeklinde geçiyor günler! ( Bir sunucu vardı değil mi, "havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız iyi olsun" diyen, o geldi şimdi aklıma :P)

Bugün ablamla Kadıköy'e indik. Amacımız Ş.cuğuma peruk almaktı aslında ama bir iki denemeden sonra vazgeçtik ve güzel 3-4 şapka, bandana falan aldık. Bence bu yaz sıcağında peruk çok daraltacaktı zaten ablamı, iyi oldu böylesi. Bunun dışında anneme yaklaşan doğum günü için hediye de almayı ihmal etmedik. Ş. güzel bir penye, bense baston aldım. (Dilerim kafamda kırmaz "sen bana yaşlı mı demek istiyorsun" diye :P) Bir de Yanyalı'da yemek yedik iki kardeş, Kadıköy'e inmişken, keyfimiz yerine geldi. Özlemişim hem Kadıköy'ü hem de birlikte gezmeyi!

Sabahtan itibaren tüm gün aklımda dün akşam seyrettiğim "Sen, Ben, Lenin" vardı. Çok sevdim ben bu filmi. Barış Bıçakçı'nın parmağı olan bir şeyi beğenmeme olasılığım yoktu zaten sanırım. Tek göz odada geçen bir film öylece akıp gitti. Seyyal Taner'in filmin sonunda söylediği şarkı da ayrıca güzeldi ("Güzel anılar gibi hüzünlü /Hüzünlü şarkılar gibi güzel" diyerek Cemal Süreya'ya bir selam göndermek gerek bu noktada!)

Sabaha da filmin yönetmeni Tufan Taştan'ın kısa filmleri ile başladım. "Söz Uçar"ı daha önce de seyredip etkilenmiştim gerçi ama bir kez daha izlemek hoşuma gitti vallahi :)

Günün dizeleri dünkü güzelim filmin etkisiyle Edip Cansever'den olsun o halde:

"...

Boynu bükük duruyorsam eğer  
İçimden öyle geldiği için değil  
Ama hiç değil  
Ah güzel Ahmet abim benim  
İnsan yaşadığı yere benzer  
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer  
Suyunda yüzen balığa  
Toprağını iten çiçeğe  
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine  
Konyanın beyaz  
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer  
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir  
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları  
...
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri"
Ne zarif bir çiçek şu leylak değil mi?


16 Mayıs / 2022

Bugünüm doktora dersimi yapma, kurum içi zorunlu eğitimi dinleme, bitirme öğrencilerimin bitireyazdıkları tez taslaklarını okuyup yorumlarımı onlara gönderme gibi okul işleri ile ütü yapma, çiçekleri sulama, Miço beyi veterinere götürme gibi evsel işlerle geçti. 

Tüm bu "fani" işlerle uğraşırken aslında içimde hep bir hafiflik / mutluluk hâli vardı her 16 Mayıs'ta olduğu gibi. Nedenini geçen sene bugün anlatmıştım, tekrarlamayacağım o yüzden. Şükürler olsun diyeyim sadece :)

Akşam yemeğini de bizim eve yakın etli ekmekçide yedik Y.cığım ve Avustralya seferinden dönmüş olan G.cuğumla birlikte. Çok lezizdi, hem yemekler hem sohbet :)  

Günün dizeleri, Cevat Çapan'dan: 

...Güzel yolculuklara çıktık birlikte,
Yakan ve ışıtan ateşten söz ettik,
Rüzgârlardan, demek ki havadan,
Sulardan, sularla
Yeşerip şaşırtan kara topraktan.
Ne güzel yolculuktu, aklımdan çıkmaz.

Beyazı, pembesi ile bu ara her yerdeler, şenlik gibiler :)

15 Mayıs / Pazar

Perşembe günü önce annemin pazar alışverişini yapıp aldıklarımın eve teslimatı gerçekleştirdim. Onları tam kahvaltı yaparlarken yakaladığım için de tabii ki eşlik de ettim :) Ablam çok daha iyi görünüyordu, öğrencilerinden gelen hediye çiçek ve üzerindeki sıcacık notla da morali daha yükselmiş halde bıraktım onları, içim rahat, kendi pazar alışverişimi yapıp eve geldim. Aldıklarımı yerleştirip kendime hızlıca bir kahve yaptım ve fakülte toplantısı için tam vaktinde bilgisayarın başına oturdum. 1 saat sürer  denilen toplantı 2.5 saatte bittiğinde ise bayılmak üzereydim! 

Neyse ki toplantının bitişi ile akşamki kına gecesi ve cumartesi günkü düğün için A. ve E.'nin Ankara'dan gelişi hemen hemen aynı saate denk geldi de havam değişiverdi :)   Bu kına-düğün organizasyonları ailemizin iki üniversitelisinin tam final sınavı haftasına denk geldiğinden , onlar akılları İstanbul'da kalarak Ankara'daydılar ama E.ciğim liseli olmasından yararlanarak gelebildi neyse ki. Yolculuk etmek en sevdiği şey zaten, bir de yeni evi pek merak ediyordu. Keyfi yerindeydi o yüzden. Özlemişim kuzuyu. Akşam biz kına gecesindeyken erkekler de kendi başlarına takılıp evde yiyip içtiler. İtiraf etmeliyim ki ben de akşam evde onlarla kalsaydım daha çok eğlenirdim :) Müthiş yüksek bir tonda çalınan bir müzik eşliğinde enteresan bir organizasyondu bu kına daveti. Hiç bana göre değil o net! Tüm gece "inşallah bizim çocuklar ileride böyle organizasyonlar istemezler" diye dua ettim itiraf etmeliyim ki :) "Bride to be" balonları ile "yüksek yüksek tepelere" türküsü eşliğinde yakılan kına, Fransızca şarkılar eşliğinde yapılan enteresan danslarla, halaylar aynı ortamda bir tür kültür karmasıydı ve doğallıktan uzak, bir organizasyon şirketinin "aman bunu da yapalım eksik kalmasın" mantığı ile düzenlenmişti gece sanki. Bu yüzden de bana göre değildi pek itiraf etmeliyim ki. Ama gelin kızımız pek mutlu görünüyordu ki asıl önemli olan bu diyerek  onun mutluluğuna ortak olmaya çalıştım elimden geldiğince :)

Cuma günü önce E.Bey'e düğünde giymesi için takım elbise aldık. Ne çok büyüdü yahu dedim durdum tüm gün. Hayatıma girdiğinde minnacık, zorlu bir ufaklıktı. Şimdiki haline bakınca inanamıyorum gerçekten geçirdiği değişime. Sonrasında bana her sabah uyandığımda "ben burada duruyorum, unutma, yoksa burnundan getiririm yine" diye hatırlatmalar yapan bel fıtığımın sözünü dinleyip pilatese gittim. Ardından da yine abilerin evine gidip düğün için gelen akrabalarla birlikte zaman geçirdik. Böyle nişan düğün organizasyonlarını en çok gurbetteki akrabaları bir araya getirdiği için severim zaten :)

Cumartesi günü ise, sabah kısa bir anne-abla ziyareti yapıp (ablam 2.kemoterapinin sıkıntılarını büyük ölçüde atlattı şükür) kız evinin telaşına ortak olmak için öğleden sonra erkenden giyinip kuşanıp çıktık evden. Sonrası bolca fotoğraf çekimi, mutluluğa eşlik eden "dedesi de görseydi keşke" hüznü, erkek tarafının gelişi, apartman kapısı önünde yapılan şenlikli bir gelin karşılama töreni ve akşam açık havadaki nikah-düğün organizasyonu ile geçti. Bana bu kadar faaliyet fazla ve gösterişli gelse de, aslolan evlenecek olanların isteği diyerek ve akşam üzerimdeki cekete ve şala rağmen üşüyerek tamamladım düğünü ! Gecenin en güzel kısmı damat beyin 3 aydır özel ders alarak yaptığı zeybek şovdu ve bence çok iyiydi :) Hep mutlu olsunlar dilerim. 

Bugün ise kahvaltı sonrası Ankara yolcularını uğurlayıp, evi toparladım ve bir iki fasıl çamaşır yıkadım. Ardından da önce ablamı merak edip gelen teyzemleri, sonra da ablamı-annemi ziyaret edip A.ve E.'nin gidişi ile boşalan / sessizleşen evime döndüm.

Günün hatta haftanın şiiri Turgut Uyar'dan olsun o halde, hep sonsuz aşkla güzelleşsin ömürler diye. 

üç kere üç dokuz eder
bilirsin
birin karesi birdir
kare kökü de
bilirsin
'mutlu aşk yoktur'
bilirsin

ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
nedendir bilinmez
garip bir biçimde
hep sonsuzdur
Ortadaki çiçek E.ve A.'in düğüne katılan misafirlere hediyesi. Mutfağımda yerini buldu hemen. Ben bundan sonra bu güzelliği E.ciğim diye selamlar, severim artık :)

11 Mayıs / Çarşamba

Sabah okuldayken baktım, tanımadığım bir genç adam Instagram'dan bir mesaj yollamış bana, şöyle diyor: "Merhaba ben Ş.hocanın öğrencisiyim. rahatsızlığı ile bir paylaşım gördük ve küçük bir hediye yollamak istiyoruz kendisine eski öğrencileri olarak biraz moral ve motivasyon için. Adresini paylaşmanız mümkün mü"...Burnumun direği sızladı, ablam adına pek çok sevindim. Öğretmenlik çok farklı bir meslek gerçekten. Gencecik insanların hayatlarına dokunuyorsun. Güzel izler bıraktıysan da bir ömür unutulmuyorsun. Ne kadar değerli...İyi ki böyle güzel insanlar var. Yoksa hayat çok zorlaşırdı...

Bu yazışma ve bir iki bitirme öğrencimle görüşme sonrası derse girdim. Okulda bahar şenlikleri, kariyer şenlikleri süre giderken dersime  kaç kişi girecek acaba diyordum ki baktım, benimkiler tam kadro sınıftalar. Yoklama almayan bir hoca olarak gurur duydum kendimle :) Neticede rakibim, dersimle aynı saatte, girişteki konferans salonunda konuşması olan İlber Ortaylı'ydı ve kuzucuklarım benim dersimi tercih etmişlerdi :) 

Ben kendime böyle komik ve küçük mutluluklar bulmaya çalışırken ders arasında bir öğrencimden gelen e-postayı okuyunca göz yaşlarımı tutamadım mutluluktan. Şöyle yazmış sevgili öğrencim :

Şule Hocam merhaba. Ben endüstri mühendisliği 4. sınıf öğrenciniz Ş. G. Öncelikle umarım iyisinizdir. Bayram tatili için memlekete ailemin yanına gelmiştim. Tatili biraz uzattım yarın dönüyorum, dönmeden önce de ihtiyaç duyacağım bir şey var mı diye defter kitaplarımı karıştırırken Engineering Economy ders notlarımı, soru çözüm kağıtlarımı ve bizimle paylaştığınız slayt çıktılarını buldum. Geçen sene İstanbul Üniversitesindeki ilk dersinizin bizimle olduğunu söylemiştiniz ve mühendislik ekonomisi sayesinde sizinle tanışmıştık. İyi ki geldiniz, iyi ki de tanıştık. Notlarımı görünce tekrar hatırladım o kadar keyif almıştım ki bu dersten. Şu an belki birçoğunu hatırlamıyorumdur, belki önüme bir soru gelse çözemem ama virüslerle, hastalıklarla, pandemiyle boğuştuğumuz bir dönemde hiç düşmeyen, evde pijamalarıyla bilgisayar karşısına oturmuş uykulu uyuşuk derse girmeyi bekleyen bizleri bile bi anda yükselten ve canlandıran harika enerjinizi, öğretme heyecanınızı, mükemmel ders anlatışınızı, bizimle tatlı tatlı iletişim kuruşunuzu, dersten aldığım keyfi ve verimi, yumuşacık ses tonunuzu, kuzucuklarım şekerlerim diyerek bizi çocuklarınız gibi sahiplenişinizi, sizi anladığım çözebildiğim her soruda hissettiğim mutluluğu dün gibi hatırlıyorum. Mezun olmanın eşiğine gelmiş bir mühendislik öğrencisi olarak -ve eminim yıllar geçse de daima- tüm kalbimle söyleyeceğim ki iyi ki üniversite hayatımdan bir Şule Hoca geçti. Sizi gerçekten çok seviyorum. İnanılmaz bir insan, inanılmaz bir hocasınız. Siz bir şeyler anlatırken karşınızda oturan her öğrencinin işinizi aşkla yaptığınızı ilk andan itibaren görüp hissettiğinden adım kadar eminim. Bu şanslı öğrencilerinizden biri olduğum, hala böyle insanlar, böyle hocalar olduğunu deneyimleyerek görebildiğim için çok mutluyum. Hakkınızı gerçekten ödeyemeyiz hiçbirimiz. Notlarıma bakarken ve tüm bunlar aklımdan geçerken size yazmadan edemedim açıkçası. Umarım çok vaktinizi almamışımdır. Bu mail vesilesiyle geçmiş bayramınızı ve kuzucuklarınızdan biri olarak anneler gününüzü kutluyorum.
Sevgiler, sağlıklı günler dilerim.

Evet, ben gerçekten şanslı bir insanım, hayat ne güzel insanlar çıkarıyor karşıma! Günün geri kalanını ağzım kulaklarımda geçirdim tahmin edersiniz ki :) 

Akşamüstü uğrayıp ablamı da düne göre daha iyi görünce "e tamam" dedim kendi kendime "bugünün güzellik kotası" doldu :) şükürler olsun...


Bizim evin yakınındaki parkı saran mor salkımlar...Bahar gerçekten şahane bir mevsim...


  

9 Mayıs / Pazartesi

Ne çok olmuş yazmayalı. Hızlıca bir özet geçeyim o halde :

  • Nisan sonunda A.ciğim Bergama'ya gitmişti babasının bakımını biraz olsun üstlenip annesine destek olmak için. Ama ne yazık ki babamızın demansı hızlıca ilerledi ve evde bakım çok zorlaşınca aile meclisinden uygun bir bakım evi arama kararı çıktı. Lise-üniversite arkadaşlarımı seferber ettim hemen. Herkes kendi çektiğini biliyor tabii. ama ne çok benzer durumda olan varmış... 3-4 yerle konuşup ziyaret ettikten sonra Ankara'da yaşayan sevgili ortaokul arkadaşım E.'nin "annemi yatırdığımız yerden çok memnunuz biz" referansını dikkate alıp babamızı oraya yatırdık. Zor ve ağır  bir karardı doğrusu. Ama onun iyi bakılacağını ve güvende olduğunu bilmek en önemlisi.
  • Bayramda oğluşum geldi. Ne çok özlüyorum kuzumu ve gelmesi ne iyi geldi bana ve hepimize...
  • Ablamın saçları hızla dökülmeye başlamıştı. Yaş gününden bir gün önce saçlarını 3 numaraya vurdurduk sonunda. Bu da ayrı bir zordu. İki kardeş sarıldık birbirimize eve gelince, biraz ağladık ama yapacak bir şey yok, toparladık kendimizi sonra. O.'ın varlığı özellikle o gün teyzesine çok iyi geldi, net!
  • 1 Mayısta bizimkileri Emirgan'daki Sarı Köşk'e götürdüm "yaş günü kutlaması kahvaltısı" için. Oradan çıkıp Baltalimanı'ndaki "Japon Bahçesi"ne gittik bir de. Laleler ayrı, sakuralar ayrı şenlikti. Ruhumuz tazelendi.
  • Yaşgünü akşamı A.ciğim de gelince tam olduk. Ertesi gün, bayram sabahında bizimkilerleydik. Kahvaltı sonrası babama da gittik tabii. Oradan çıkınca da Beykoz'a kadar arabayla turlayıp eve döndük. Babacığım da pek severdi İstanbul'u. Ruhu şad olsun...Akşamüstü ise kuzen Ş.ve eşi geldiler, gidenleri andık sevgiyle, güzel anılarla. Çokça güldük, biraz hüzünlendik...
  • Bayramın ikinci günü de A.'in abisine geçtik karşı yakaya. Kayınvalidem de oradaydı zaten. O ev de babamızın yokluğu nedeniyle hüzünlüydü ama birlikte olmak iyi geldi yine de. Bir de tabii pek yakında evlenecek olan en büyük torun E.hanımcığımızın düğün telaşı gündemin orta yerindeydi hep. 
  • Perşembe günü ise ablamın 2.kemo terapi günüydü. A., ben ve ablam birlikte gittik hastaneye. Ablam tedavisini alırken biz de A.'le sahile indik, yürüdük biraz. Hava da güzeldi şansımıza. O gün iyi olsa da sonraki günler çok sarsıldı ablam. Yoğun mide bulantısı, halsizlik ve baş ağrısı moralini de bozdu haliyle. Sevdiğin insanın yanı başında olmak ama bir şey yapamamak da yıpratıcı bir şey gerçekten!
  • Anneler gününde ise öğlene dek annemlerle, öğleden sonra da kayınvalidemlerleydik.  Bu ara ablamın hastalığı, kayınpederin demansı derken yoğun bir şekilde ailelerle geçiyor günlerimiz...
Şöyle bir okudum da yazdıklarımı..."Güzellikler defteri"ne çok uygun olmamış sanki ama "ayrılık da sevdaya dahil" dediği gibi şairin, "acılar ve hüzünler de yaşama dahil" neticede. Her gün güzelliklerle dolu olmayabiliyor. Ne yapalım...

Japon bahçesi'ndeki bu güzellikleri görünce, Bedri Rahmi'nin dizeleri geldi aklıma:
Yılda bir kere çıldırır ağaçlar sevincinden
Rabbim ne güzel çıldırır.
Yılda bir kere uzatır avuçlarını yaprak;
Sevincinden titreyerek.
Yılda bir kere kendini verir toprak
Yılda bir kere yarılır bahçeler hazdan
Rabbim ne güzel yarılır.
Biz de bir kere sevinebilseydik.
Çiçek açmış ağaçlar gibi çıldırasıya.
Kim bilir belki bir gün sulh olunca
Biz de deliler gibi seviniriz,
Ağaçları ve baharı taklit ederiz
Renkli bez parçalarıyla donatırız şehri
Renkli ampuller asarız pencerelerden
Kim bilir belki bir gün sulh olunca
Biz de çatır çatır çatlarız bin bir yerimizden
Ağaçlar gibi.