30 Ağustos 2024, Cuma

 Ablam gittikten sonra 1-2 gün annemle yalnız takıldık evde, sonrasında zarif eşim A.ciğim ile evimizin küçümeni E.ciğim teşrif ettiler ve bu öğlene dek beraber bizim yazlıkta kaldık. Bu bir ilk bizim tarihimizde, zira yaz günlerinde E.bey ya Bademli'de annesiyle beraber anneannesinin yazlığında olur, ya da babası (ve genelde benimle) Kabakum'da babannesinin evinde ama bu hafta, annesinin de izniyle, bizimle Salihleraltı'ndaydı. Böylece hem ben ablam tatildeyken ben annemi yalnız bırakmamış oldum hem de hep birlikte olabildik. Denize gittik, misafir ağırladık, mangal keyfi yaptık, ki daha ne olsun :)

Onlar baba-oğul, sabah kahvesi ertesi babaanne evine gittikten sonra ben evi temizlemeye adadım kendimi. Çamaşırlar yıkandı, kurudu ve ütülendi bile, alışveriş yapıldı, ev pırıl pırıl oldu. Ablamın gelişine hazırız :) O da Datça'dan dönüş yolunda ve muhtemelen baya yaklaştı.

Bu hafta, annem, A. gibi iyi bir dinleyici bulduğundan yine bolca eskilere daldı, evvelce anlattığı anıları tekrar anlattı (İyi bir damat olarak, ilk kez dinliyormuş gibi ilgiyle dinledi A., sağ olsun). İyice çocuk gibi oldu bu yaz sanki, tekrarlar arttı, algı düştü...Bir yanım endişeleniyor, diğer yanım, "doğal bir süreç bu, yine de yaşına göre iyi" diyor ama her zamanki anne-kız ilişkimiz başka bir şeye evrildi bu yaz, hissediyorum. 

Tam da bu hissin üzerine sevgili Funda Şenol hocanın "Annemin karnıyarık  tenceresi" adlı yazısını okudum. Ben kendi hikayemden yola çıkarak yazsam nasıl olurdu diye düşündüm. Farklı olurdu, orası net ama bıraktığı hüzün, benzer olurdu sanırım..

Çocukluğumdaki annem, dünyanın en eğlenceli annesiydi. Evde birlikte patates baskısından, hamur karmaya, mozaik pasta yapmaktan, kitap okumaya, yapmadığımız iş yoktu, ki bunu çalışan bir anne olarak yapmasını, yapabilmesini, hep taktirle ve şükranla anarım. İlkokul'da sadece annem değil öğretmenim de olduğunda, o çok zor dengeyi nasıl kurabildi bilmiyorum ama okul sınırları içindeki resmi öğretmen-öğrenci ilişkimiz evdeki anne-kız ilişkimize hiç zarar vermedi, onu biliyorum. Sonra büyüdüm, çocukluğumun eğlenceli annesi, ilkokul yaşlarımın disiplinli öğretmeni, gençliğimin en iyi arkadaşlarından birine evrildi. Her şeyi konuşabildiğim, evimizi arkadaşlarım için bir misafirhane gibi kullanmama ses çıkarmayan, hatta destekleyen ("yatılı arkadaşlarını çağır da ev yemeklerini özlemişlerdir, hafta sonu bizde kalsınlar" demeyi ihmal etmeyen), E.cığımla evde ders çalışırken bize pastalar yapan, sadece bana değil E.'ya da çorap, terlik alan (evin 3.kızının ayakları mı üşüsün yani?), arkadaşlarımın hangi yemekleri sevip sevmediğini aklında tutup akşam menüsünü ona göre hazırlayan (ilk sevgilimin kıymalı değil peynirli pide sevdiğini hâlâ unutmayan) bir anne...Minnettarım...20'li yaşlarımın sonlarına doğru evlenirken ben, kendi evliliğinin ilk zamanlarında neyin eksikliğini hissettiyse onu bana "çeyiz" olarak alan (ve bu konuda kesinlikle abartan!), evlendiğim adamı damat değil de "oğul" olarak benimseyen, sonrasında çocuğumuza gönüllü bakan bir anne çıktı içinden bu sefer. En çok O.'ı şiirlerle, şarkılarla , türlü etkinliklerle ve sevgisiyle büyüttüğü için şükran duydum, duyuyorum ona sanırım. 

Sonra...Sonra babam öldü, ben boşandım, benden kısa süre sonra ablam evlenip boşandı ve annemi tanıyamaz olduk biz. Çoğunlukla mutsuz, sürekli ilgi bekleyen, hayatının bir daha düzelemeyecek şekilde yara aldığına inan, mükemmelliyetçiliği nedeniyle yaşadıklarıyla baş edemeyen bir anne..."Neden mutsuzsun bu  kadar annem" dediğimde , "Sen beni anlayamazsın, sadece kocamı değil, oğlumu da kaybettim ben" diyecek kadar kendine odaklanan, kocasının benim babam, oğlu dediğinin ise kocam olduğunu unutan biri. Sonra ben bir de şehirler arası bir evliliğe adım atıp annemin "mükemmelliyetçiliğinin" bir yara almasına daha neden oldum! Beklentileri hiç bitmedi, beni zorlaması da...(Hayatımda iki defa psikologa gittim, ilkinde boşanıyordum, ikincisinde yeniden evleniyordum ve annemle hiç olmadığımız kadar gergindik)...Ama işte artık farklı. Hem A.ciğim sabırlı, ilgili ve sevgi dolu bir damat olarak onun gönlünü fethetmeyi başardı çoktan, hem de bu yaz, annem artık annem değil de benim çocuğummuş gibi...

Bunları yazmak benim için ne zor, bilseniz...Yazmaktan daha zoru yayınlamak belki..

Anne-kız ilişkileri hep zor. Hayatın farklı zamanlarında farklı boyutlara evrilen, ama her halinin kendine has dinamiği olan, bu dinamiğin insanı şekillendirdiği ve bazen de çok zorladığı bir ilişki...Bir tür deneme-yanılma çalışması aynı zamanda. Annemde beğendiklerimi yapıp, beni zorladığı noktaları oğluma yaşatmamaya çalışırken ben, nasıl bir anne oldum acaba? Ben onu ne zaman, nasıl, hangi konularda zorladım? O ileride beni ve yaşadıklarımızı düşünürken neler diyecek hakkımda acaba? Sorular, sorular...Bu da böyle bir yazı olsun o halde...

Ceviz kabuklarını boyayıp yazlığı şenlendirme projem, benim el becerilerimin sınırları içindeydi neyse ki :) 

24 Ağustos 2024, Cumartesi

Salı akşamüstü İstanbul Sultanahmet civarındaki turist modum, perşembe günü Bergama'da turist rehberliğine dönüştü :) 

Ablamla lise arkadaşı A.yi  Datça'ya bir haftalık tatile uğurlamadan önce, "hadi gelin Bergama'yı gezdireyim size" dedim. Ş.cuğum daha önce gezmişti ama hem, her yeri gezmemişiz hem de üzerinden baya bir yıl geçmiş olduğundan unutmuş. A. ise hiç gezmemiş olduğundan, teklifime balıklama atladılar.

Eski Bergama evlerinin içinden geçerek gittiğimiz Akropolle başladık gezimize. Tabii zarif eşim olsa II. Eumenes'e falan referans vererek gezdirirdi ama ben o derece hakim değilim. O yüzden genel hatlarıyla anlatıp, var olan bilgilendirme tabelalarına yönlendirdim ikiliyi :) Akropol her zamanki heybeti ve etkileyiciliği ile bana çok iş bırakmadı zaten. Hele dünyanın en dik amfi tiyatrosu...Her seferinde beni benden alıyor... 




Akropol sonrası Kızıl Avlu'ya geçtik. İnsanı heybetiyle hâlâ etkileyebilen bu yapıya, bizimkiler de vuruldu tabii :)




Turistik gezimizin son durağı ise eczacılığın babası diye bilinen Hekim Galenos'un heykeli önünden geçerek gittiğimiz Asklepion'du. Sanırım Bergama'da beni en çok etkileyen ören yeri burası. Psikoloji kongrelerinin düzenlendiği, geçenlerde bizim de Fahrenheit 451'i amfi tiyatrosunda izlediğimiz Asklepion, milattan önce zamana ait bir tedavi merkezi aslında. 

Asklepion'dan çıktığımızda, ayaklarımız ağrıyor, midemiz kazınıyordu. O yüzden de eve dönmeden önce Çiçeksever'de köfte-piyaz üzerine Çınaraltı'nda çay teklifim oy birliği ile kabul edildi :) Gün sonunda geziden çok memnun kalan minik ve ilk turist ekibim (!), rehberliğimden çok memnun kalmıştı neyse ki :) 

Hepinizi beklerim efendim, gezdirirken ben de daha iyi öğreniyorum neticede :)   

20.Ağutos 2024, Salı

Sabah işinde gücünde olan bir akademisyen olarak başladığım günü, turist olarak bitirdim, çok mesudum :)

Önce saat 7'de çıkıp Marmaray'la okula gittim. Mülakatlar, imzalar, evraklar, "ay hava çok sıcak, klimayı açalım", "aman yok üşüdüm, kapatalım" git-gellerinden ve canım E.ciğim safra kesesi ameliyatının başarıyla ve sağlıkla atlatıldığı haberini aldıktan sonra, akşamüstüne doğru okuldan çıktım ve metrobüs-tramvay aktarması ile Yerebatan Sarnıcının önünde, dün sözleştiğimiz üzere canım Ekmekçikız ve Küçük Joe ile buluştum. 

Biletlerimizi web sitesinden daha önceden aldığımızdan, beklemeden girdik içeri ve sonra da çıkmak istemedik :) Mekanın kendisi büyülü ve bir tür sanat eseri zaten ya, bir de "Yeraltının Kapıları" adlı bir sergi vardı, onu da görmüş olduk.


Sonrasında Sultanahmet'e kadar gidip hemen döneceğimizi düşünmüyorsunuz sanırım :) 

Çıkışta, tabii ki köfte yedik önce. Sonra da meydanda biraz dolanıp, Arasta çarşısından geçerek, Soğukçeşme sokağına, oradan da tramvayla Karaköy'e geçtik. Bu arada çok güzel bir mekanda meyve kokteyli içmeyi ihmal etmedik :)

Kadıköy'e vapur yolculuğumuz sırasında İstanbul hanım, tüm güzelliğini sergileyip biz fâni kullarını kendine yine hayran bıraktı. Dolunay da Selimiye Kışlasının tepesinden görünüp, manzarayı iyice güzelleştirip mest etti :). 

"İstanbul'da turist olmak güzel şey" diye sonlandırayım bugünün özetini o halde. Bir de tabii "dostlar iyidir, blog dostlukları da" diyerek:)


Manzaraya bakarken "İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar" diye mırıldanıyordum. Siz de isterseniz dinleyin diye, şarkıyı fotoğrafa giydirdim. Tabii ki Münir Nurettin yorumu ile...


18 Ağustos 2024, Pazar

Yazlığa kısa bir ara verip, İstanbul'a geldim 3-4 günlüğüne. Okulda işler var (lisansüstü sözlü sınavlarında jüri görevi ile bir de bir dizi kağıt-kürek işleri). Bu vesile ile, evimi ve oğlumu özlemiştim, hasret giderdim, iyi oldu. Şansıma da İstanbul'un yakıcı havaları yerini hafif esintili yaz günlerine bırakmış, mesudum :)

Geçtiğimiz hafta salı günü, yârimle henüz birlikteyken; anneler, ablam ve küçük oğluşla birlikte Ayvalık sahile gittik. Amfi tiyatronun önündeki belediye tesisinde hem manzaranın şahaneliğinin keyfini çıkardık, hem de uzun zamandır alışık olmadığımız uygunlukta fiyatlarla yedik içtik. Kalkmak istemedik hiç birimiz. Bu yaz, 80 TL'ye Ayvalık tostu yemek her kula nasip olmaz bu pahalılıkta vallahi :P Haftaya gittiğimde bir de kahvaltısını deneyelim diyorum, bakalım...

Perşembe akşamı da anne ve kızlar olarak bir Cunda seferi yaptık. Öncesinde de Ayvalık'ın yeni açılan alışveriş merkezinin içindeki "Anadolu Uygarlıkları Sergisi"ni gezdik. Sergi de, ortam da çok hoşumuza gitti. Hele annem, ağrıyan dizlerine rağmen 1 kat merdiven çıkıp, eserleri uzun uzun incelerken, "ah" dedim içimden "tarihe meraklı bir ilkokul öğretmeni olmak böyle bir şey işte" :) 

"Cunda seferiniz nasıldı" diyecek olursanız, Cunda hep güzel vallahi! İleride yaşamak istediğim yer orası. Yıllar evvel "Suyun Öte Yanı"nı okurken, görmeden aşık olduğum, gördükten sonra ise "boşuna aşık olmamışım" dediğim ada :)

Sergi fotoğrafına  geçenlerde Youtube'da dolaşırken denk geldiğim bir konser kaydı giydirdim. İbrahim Yazıcı-Olten Filarmoni sevgimi bilen Youtube algoritması iyi iş çıkarmış. Keyifle dinledim ben, siz de seversiniz belki :)
(İlk 40 dakika konuşmalar, sonra müzik başlıyor :) )

12 Ağustos 2024, Pazartesi

Bir haftadır yazlık mekanımda değişiklik oldu, annemin yazlığı yerine ona 6 km uzaklıktaki kayınvalidemin yazlığındayım. Sahil, aynı sahil. Deniz, aynı deniz. Güneşin batımı yine aynı güzellikte. Ev biraz daha büyük ve komşular biraz daha kafa dengi sadece. Bir de tabii zarif eşim yanı başımda, ki bu başlı başına mutluluk sebebi :)

"Bu hafta neler yaptın peki" derseniz, bir iki misafir ağırladık; hemen her gün denize gittik (E.beyciğimiz rutinlerden hoşlandığı için, o bizi sürüklüyor sağ olsun :) ); A.ciğime kavanoz domates yaptık; bir akşam Dikili'de batırdık güneşi (rakı-balık eşliğinde) bir akşamüstü de Küçükköy üzerinden Cunda'ya gidip benzer bir keyfi orada yaptık. Bunu dışında ben, bisiklete binmeyi unutmadığımı görüp pek sevindim ("bisiklete binmek unutulmaz" demeyin, benim gibi 49 yaşında öğrendiyseniz endişe edersiniz "acaba unutmuş muyumdur" diye :P) . Bir de evde/bahçede paslanmaya yüz tutmuş her şeyi yağlı boya ile boyadım, rahmetli kayınpederin kullandığı ve bahçenin bir köşesinde kaderine terk edilmiş el arabası ile merdiven de, verandadaki salıncak da artık pırıl pırıl :) 

Cunda akşamından...Hep büyülü ve hep güzel bir ada burası...

Ama bu haftanın en güzel aktivitesi bunlardan hiçbiri değil, 1 ay önceden biletlerini aldığımız Fahrenheit 451 adlı oyunu Bergama Asklepion'da izlemekti şüphesiz! A.ciğim o akşam lise grubuyla yıllık yemek organizasyonuna katıldığından gelemedi ama ben, ablam ve sevgili S.ciğimin (o da aynı yemekte olduğundan gelemedi) kızı canım Ö.cüğüm ile izledik. 2000 yıl önce de insanlar bu mekanda oyunlar sergilemişler, oyunlar izlemişler, bizim oturduğumuz taş basamaklara oturmuşlar...Mikrofon ve aydınlatma yoktu muhtemelen ama aynı göğün altında "yaşasın sanat" hissiyle aynı sahneye bakmışız atalarımızla işte, bundan özel az şey vardır bence...Oyun güzeldi ama gördüğünüz gibi ben daha çok mekana, takıntı derecesinde hayranım :) 

Erdal B., namı diğer Behzat Amirim pek çok alkış aldı, tahmin edebileceğiniz üzere :) 

Beni tanıyorsunuz artık, o yüzden tatil de olsa, ara ara bilgisayarı açıp öğrencilerimle çalıştığımı tahmin etmişsinizdir :) İnsanın işini severek yapması her kulun başına gelen bir şey değil, kendimi bu yüzden de şanslı hissediyorum doğrusu :)

Şimdilik bu kadar olsun, bana müsade. Daha boyanacak yerler var, iş beklemez :P



3 Ağustos 2024, Cumartesi

Yaz(lık) günleri birbirine benzer şekilde geçiyor. Ev işleri, kitap okuma seansları, öğle uykuları, arada deniz sefaları, kayınvalide ziyaretleri, bahçeyle ilgilenme, ayaküstü komşu sohbetleri... Kendine özgü bir dinamiği var :)

Bu dinamik dışına çıkıp çarşamba günü annem ve ablamla Foça'ya gittik, canım hemşirem Y.hanımla annesini ziyarete. Biraz evde oturduk, biraz sahilde gezdik ve tabii gün batarken rakı balık keyfi yaptık. Özleşmişiz arkadaşımla, iyi oldu.  

Perşembe günü de ablamla pazardan domat (Domatesin Egecesi :P) alıp kavanoz domates yaptık. Domateslerin kokusu bile beni benden alıyor, yorulmuyorum hiç bu işi yaparken :)

Bunun dışında üniversite tanıtım görevimi eş dosttan gelen telefonlarla icra etmeye devam ediyorum tabii, hepsi istedikleri ve mutlu olacakları bölümleri kazansınlar inşallah diye dileyerek :)

Yarın da zarif eşim yazlığa intikal edecek E.bey ile. Onlar gelince ben de bohçamı alıp kayınvalide yazlığına geçeceğim. 10 gün kadar oradayız, iki ev arası evcilik oyunumuz devam eder tabii :) 

Genco'yu ilk canlı izlediğim oyunun afişi :) 92 Mayıs...Ne müthiş bir oyuncu, ne bilge bir Cumhuriyet aydınıydı, nurlarda yatsın...
(Afiş fotoğrafına da Ercan Kesal-Genco Erkal söyleşisini giydirdim)