27 Mart 2025, Perşembe

Son 1 haftadır iki duygu arasında salınıyorum: 

Oğlum ve öğrencilerim için endişeleniyorum. 

Oğlumla ve öğrencilerimle gurur duyuyorum.  

Yazmıyorum çünkü kendimi ifade etmekte zorlanıyorum. Ama şiirler var neyse ki! Hissettiklerimizi birileri çıkıp, tam da hissettiğimiz gibi anlatmışsa bundan güzel bir şey var mı? O zaman bugün de yine şiire sığınıyorum izninizle... 

İlki Nazım'dan. Zamanın başbakanı Adnan Menderes için yazmış. 
"Bitten, açlıktan, sıtmadan betersiniz. 
Yüz Türkiye olsa
elinizden de gelse
 yüzünü de zincire vurur 
Yüz kere satarsınız. 
Milletimin en talihsiz gecesi
ana rahmine düştüğünüz gecedir..." 

Yine Nazım'dan...Bazı şeyler, bazı kişiler, hiç değişmiyor çünkü...
"Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim, 
akar suyun 
meyve çağında ağacın, 
serpilip gelişen hayatın düşmanı. 
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman, 
vatan ki bu insanların evidir, 
sevgilim, onlar vatana düşman...''

Sanmayın ki hep umutsuzum yine de. Uykusuz geçen gecelere, endişelere rağmen umut da var tabii. O hep var. Öyle öğrenmişim bir şekilde çünkü. Bu yüzden Ahmed Arif'le bitireyim. En sevdiğim şiirinin, Anadolu'nun son dizeleri ile...

Öyle yıkma kendini, 
Öyle mahzun, öyle garip... 
Nerede olursan ol, 
İçerde, dışarda, derste, sırada, 
Yürü üstüne üstüne, 
Tükür yüzüne celladın, 
Fırsatçının, fesatçının, hayının... 
Dayan kitap ile 
Dayan iş ile. 
Tırnak ile, diş ile, 
Umut ile, sevda ile, düş ile 
Dayan rüsva etme beni. 
 
Gör, nasıl yeniden yaratılırım, 
Namuslu, genç ellerinle. 
Kızlarım, 
Oğullarım var gelecekte, 
Her biri vazgeçilmez cihan parçası. 
Kaç bin yıllık hasretimin koncası, 
Gözlerinden, 
Gözlerinden öperim, 
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?

 

Bu fotoğrafı bir öğrencim yollamış bana, "Bunu size göndermesem olmazdı" notu ile. Çok sevdim. Yöneylem Araştırmasını her zaman şirket kârını en büyüklemek için değil, hak, hukuk, adaleti sağlamak için de kullanmak gerek çünkü :)


Bir de bu var. Sosyal medyada paylaşmadım, eski eşimle de arkadaşız, ne için, kim için paylaştığımı bilse de,  görüp, durduk yerde alınganlık  yapmasın diye, ama burada paylaşayım en azından. Biz bizeyiz nasılsa :)  Geçmez, vallahi geçmez...

20 Mart 2025, Perşembe

Saraylar saltanatlar çöker
kan susar bir gün 
zulüm biter. 
menekşeler de açılır üstümüzde 
leylaklar da güler. 
bugünlerden geriye, 
bir yarına gidenler kalır 
bir de yarınlar için direnenler...
                            Adnan Yücel

17 Mart 2025, Pazartesi

"Her gün bu kadar güzel mi bu deniz? Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?" diye yazmış Orhan Veli. Yârimin geldiği zamanlar, benim hissiyatım da genelde böyle oluyor :) Evde de otursak, yürüyüş de yapsak, "dostların sofrasında" da olsak her şey olduğundan daha güzel, daha mutluluk verici geliyor bana. Uzak mesafe ilişkisinin tüm zorluklarına karşın, en güzel tarafı bu "bitmeyen aşk" kısmı sanırım :) 

Cumartesi akşamı zarif eşimin çocukluk arkadaşı ve adaşı A.ciğimiz ile eşi M., bizde yemekteydiler. Geç vakte kadar yiyip içince, akşam da bizde kaldılar (evimiz küçücük olabilir ama açılınca dev gibi bir yatağa dönüşen köşe koltuğumuz var neyse ki :P). Sabah kalkınca da hep birlikte Burgazada'ya gittik, kahvaltı ve yürüyüş için, şahane oldu. Hava da malumunuz, yaz günü gibiydi şansımıza, daha ne olsun :) 

Adadaki tüm evler çok çekici gelir bana hep. Ama yıllardır, "en güzel giriş" ödülünü hep aynı eve veriyorum. Bu evde oturanlar, eve her girişlerinde şükrediyorlar mıdır acaba diye de düşünürüm. Ben olsam sağlı sollu çiçekle donatırdım ama, o kısım eksik :P

Ada demek, kedi demek malum, orada, burada ve şurada yayılmış yatıyorlardı güzellikler :)

Mimozalar hem kokuları hem de görüntüleri ile adaları güzelleştirmeyi sürdürüyorlar...


Bahar gelince bir Şule klasiği olarak dayanamam, evdeki çiçekler azmış gibi, gider karanfildir, erengüldür, gözümü ve gönlümü ne çelerse alırım eve. Yine öyle yaptım. Pek güzel oldu vallahi, baktıkça içim açılıyor, sebepsiz mutlu oluyorum :) 


Mutfak penceremin önü "bu sabah mutluluğa aç pencereni" dizesinin hakkını vermiyor mu sizce de :)

14 Mart 2025, Cuma

Tam 25 yıl oldu oğlum doğduğundan beri. Bazen çok eğlenceli, bazen ömrümden ömür götürecek kadar zorlayıcı, bazen gözümden yaşlar gelecek kadar komik, bazen endişeden geceler boyu uyutmayacak kadar kaygı verici ama her zaman çok öğretici ve çok güzel onunla yaşam...

Birlikte oyunlar oynadığımız, legolardan ve ayakkabı kutularından türlü evler, aynalardan kaleydoskop, alçıdan Roma sarayına yollar yaptığımız, anne oğul film geceleri düzenlediğimiz, İstanbul'un altını üstüne getirdiğimiz, müze gezdiğimiz, piknik yaptığımız, okula birlikte gidip geldiğimiz, yolda yaptığı taklitler nedeniyle gülmekten arabayı kenara çekip dörtlüleri yakmak zorunda kaldığım günler geçeli çok oldu. Ki itiraf ediyorum, çok özlüyorum o günleri...

Bu özlemi dengeleyen en önemli şey, tüm o güzel günlerin kahramanı olan çocuğun, kalbine, aklına, vicdanına çok güvendiğim bir yetişkine dönüşmesi sanırım.  

Gözümün nuru, ömrümün sebebi oğlum...Hayat sana hep güzellikler sunsun. Hep güzel insanlar girsin yaşamına...Bu hayattaki en büyük dileğim mutlu olman...Mutlu ol. Sağlıklı ol. Canımsın benim.

O.Bey'in ilk yaş günü pastası İ. dayısı ile S.'dan geldi dün akşam. Kutlamalar da böylece başladı :) 

7 Mart 2025, Cuma

İstanbul sevdam, babamdan geçmiş bana diye düşünürüm. Çocukluğum, gençliğim ve ilk yetişkinliğim babamın peşinde ("Koştururken ardından o uçmaktaki devin" diyen Can Yücel'e bir selam göndermek şart burada :P) İstanbul'u gezerek, ona hep ve daha çok, aşık olarak geçti.

Kuleli Askeri'nin önünde balık tutarken de, Tuzla'da köfte yerken de, Beylerbeyi ya da Bebek sahilinde otururken de, oğlumun elinden tutup Haydarpaşa garına gidip onu trenlerle tanıştırırken de babam vardı yanımda. Ama işte, doğaldır ki "Hadi trenle Avcılar'a gidelim" dememiş bana rahmetli :) O yüzden de ben, son 4 yıldır çalıştığım üniversiteye gitmek için trenden Küçükçekmece durağında inip gördüğüm manzaraya baktığım her seferinde babamı anıyorum, "keşke o da burada, yanımda olsaydı" diye. Eminim "ne şanslısın ki bu manzara ile başlıyorsun okula gittiğin günlere " derdi. 

Gördüğünüz gibi asıl konu Küçükçekmece manzarası aslında ama, İstanbul deyince her yol babama çıkıyor benim için :) Neyse efendim, siz "yine mi" demeden ben yanıt vereyim, "yine" :) Ve bunun sorumlusu ben değilim! Sevgili blog dostum, Sadece C. , ona bugün yolladığım fotoğrafın ardından "Aynı fotoğrafın 4 mevsimini ardarda yazman lazım bloğa" deyip dürttü beni sağ olsun :)

Hemen başlıyorum o zaman (görev insanıyım, gördüğünüz üzere :P):

İlk, bahar mevsimiydi kendisiyle tanışıp, ona ve Mimar Sinan'ın eseri olan köprüye hayran kaldığımda. O yüzden Mart hâli ile başlamak isterim. "Bu sabah mutluluğa aç pencereni / Bir güzel arın dünkü kederinden / Bahar geldi, bahar geldi, güneşin doğduğu yerden, / Çocuğum uzat ellerini" diyen Ataol Behramoğlu'na kulak vererek tabii ki...



Önümüz yaz, malum...Yazlığa gidemedim diye üzülmez insan böyle, sayfiye yerini andıran manzarayla güne başladığında bence; olsa olsa "Sevgilim, canım mendilim / Mendilim kiraz dolu / Anlatamıyorum galiba / Hüzün değil yaz mutluluğu" der, Edip Cansever'i anarak :)


Güz deyince aklıma hep Şükrü Erbaş'ın "Ömür Hanımla Güz Konuşmaları" gelir ilk. "...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır" diyen Erbaş'ı çok sevsem de, İstanbul'a çok yakıştığını düşünürüm bu mevsimin. Ve bu yüzden de güz, bana hüzün değil, mutluluk verir çoğunlukla.  Şu "bulutlarla yüklü" gökyüzü ile eylül ayı hâli çok hoş değil mi sizce de? 

Ve tabii kış...(İlkokuldaki sınıfımızda yer alan -mevsimler- köşesine döndü bu yazı :P) Karanlık, yağmurlu falan olabilir hava ve sabah da sabaha benzemiyor, evet, ama yine de güzel...Bir de işte, biliyorsunuz, ben bazı kelimeleri diğerlerinden daha çok seviyorum, tıpkı "kara kış" yerine "zemheri" kelimesi gibi. E zemheri deyince de Ahmed Arif'i anmamak olmaz ki: "Ard- arda kaç zemheri, /  Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu. / Dışarda gürül- gürül akan bir dünya.../ Bir ben uyumadım, / Kaç leylim bahar, / Hasretinden prangalar eskittim. /Saçlarına kan gülleri takayım, / Bir o yana /Bir bu yana..."

Buraya kadar okuduğunuza göre, ödül olarak güzel bir İstanbul şiirini /şarkısını hak ettiniz bence :) Üniversite 1 yazında, Grup Baran'ın Yediveren albümünde dinleyip, vurulduğum, her söyleyişimde/dinleyişimde İstanbul'a bir kez daha aşık olmama neden olan Vedat Türkali'yi de anmadan olmaz diyerek....




3 Mart 2025, Pazartesi

Yârimle en sevdiğimiz mekanların başında Adalar gelir. Bu pazar günü de aheste bir kahvaltı sonrası keyif kahvelerimizi içerken, "ne yapsak" sorusunun yanıtını "Burgaz'a gitsek ya" şeklinde verince ben, ikiletmedi sağ olsun :) 

Adaların hepsi güzel olsa da "bizim" adamız Burgaz'dır, pek severiz. O da bizi hiç yanıltmaz, yine çok güzeldi. Her tarafta mimozalar açmıştı mesela, ki hem kokuları hem görüntüleri mest etti bizi.


Konuşa konuşa yürürken bir baktık, adımlarımız bizi Kalpazankaya'ya getirivermiş ama restoran kapalıydı tabii. Olsun, mutlaka orada oturmak gerekmiyor ki, yolu güzel her şeyden önce :) 

Adalar, malum, kediler için bir tür cennettir. Dönüş yolu üzerindeki Öğretmen Evi durağındaki şu güzellikler de bunun kanıtıydı. Siz de görün diye hemen fotoğrafladım tabii ki :)


Soğuğa rağmen sahilde oturup bir şeyler yiyip içmeyi ihmal etmedik. Şu vapurlar ne kadar yaraşıyor İstanbul'a... 

Adanın her yerinde pıtır pıtır açmış bahar dallarını görmek de içimizi şenlendirdi. Orada geçirdiğimiz 3-4 saat boyunca, bol bol "ne iyi yaptık da geldik" dedik. Bir ada rutini olarak emlakçıdaki kiralık ve satılık ilanlarına bakmadan geçmedik tabii ki! Malum, "insan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar" :)

***Omelascığım sağ olsun, her gün bizi bir şarkıyla şenlendiriyor. Ben de ondan aldığım ilhamla, her fotoğrafa bir şarkı giydirdim.