İstanbul sevdam, babamdan geçmiş bana diye düşünürüm. Çocukluğum, gençliğim ve ilk yetişkinliğim babamın peşinde ("Koştururken ardından o uçmaktaki devin" diyen Can Yücel'e bir selam göndermek şart burada :P) İstanbul'u gezerek, ona hep ve daha çok, aşık olarak geçti.
Kuleli Askeri'nin önünde balık tutarken de, Tuzla'da köfte yerken de, Beylerbeyi ya da Bebek sahilinde otururken de, oğlumun elinden tutup Haydarpaşa garına gidip onu trenlerle tanıştırırken de babam vardı yanımda. Ama işte, doğaldır ki "Hadi trenle Avcılar'a gidelim" dememiş bana rahmetli :) O yüzden de ben, son 4 yıldır çalıştığım üniversiteye gitmek için trenden Küçükçekmece durağında inip gördüğüm manzaraya baktığım her seferinde babamı anıyorum, "keşke o da burada, yanımda olsaydı" diye. Eminim "ne şanslısın ki bu manzara ile başlıyorsun okula gittiğin günlere " derdi.
Gördüğünüz gibi asıl konu Küçükçekmece manzarası aslında ama, İstanbul deyince her yol babama çıkıyor benim için :) Neyse efendim, siz "yine mi" demeden ben yanıt vereyim, "yine" :) Ve bunun sorumlusu ben değilim! Sevgili blog dostum, Sadece C. , ona bugün yolladığım fotoğrafın ardından "Aynı fotoğrafın 4 mevsimini ardarda yazman lazım bloğa" deyip dürttü beni sağ olsun :)
Hemen başlıyorum o zaman (görev insanıyım, gördüğünüz üzere :P):
İlk, bahar mevsimiydi kendisiyle tanışıp, ona ve Mimar Sinan'ın eseri olan köprüye hayran kaldığımda. O yüzden Mart hâli ile başlamak isterim. "Bu sabah mutluluğa aç pencereni / Bir güzel arın dünkü kederinden / Bahar geldi, bahar geldi, güneşin doğduğu yerden, / Çocuğum uzat ellerini" diyen Ataol Behramoğlu'na kulak vererek tabii ki...
Önümüz yaz, malum...Yazlığa gidemedim diye üzülmez insan böyle, sayfiye yerini andıran manzarayla güne başladığında bence; olsa olsa "Sevgilim, canım mendilim / Mendilim kiraz dolu / Anlatamıyorum galiba / Hüzün değil yaz mutluluğu" der, Edip Cansever'i anarak :)
Güz deyince aklıma hep Şükrü Erbaş'ın "Ömür Hanımla Güz Konuşmaları" gelir ilk. "...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır" diyen Erbaş'ı çok sevsem de, İstanbul'a çok yakıştığını düşünürüm bu mevsimin. Ve bu yüzden de güz, bana hüzün değil, mutluluk verir çoğunlukla. Şu "bulutlarla yüklü" gökyüzü ile eylül ayı hâli çok hoş değil mi sizce de?

Ve tabii kış...(İlkokuldaki sınıfımızda yer alan -mevsimler- köşesine döndü bu yazı :P) Karanlık, yağmurlu falan olabilir hava ve sabah da sabaha benzemiyor, evet, ama yine de güzel...Bir de işte, biliyorsunuz, ben bazı kelimeleri diğerlerinden daha çok seviyorum, tıpkı "kara kış" yerine "zemheri" kelimesi gibi. E zemheri deyince de Ahmed Arif'i anmamak olmaz ki: "Ard- arda kaç zemheri, / Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu. / Dışarda gürül- gürül akan bir dünya.../ Bir ben uyumadım, / Kaç leylim bahar, / Hasretinden prangalar eskittim. /Saçlarına kan gülleri takayım, / Bir o yana /Bir bu yana..."
Buraya kadar okuduğunuza göre, ödül olarak güzel bir İstanbul şiirini /şarkısını hak ettiniz bence :) Üniversite 1 yazında, Grup Baran'ın Yediveren albümünde dinleyip, vurulduğum, her söyleyişimde/dinleyişimde İstanbul'a bir kez daha aşık olmama neden olan Vedat Türkali'yi de anmadan olmaz diyerek....