Kendi kendime verdiğim sözü tuttuğum bir hafta sonu oldu: Hiç çalışmadım :)
Onun yerine film(ler) izledim (Sağ olsunlar Leylak Dalı öğretmenim ve Ekmekçim yollamışlar: Karnaval. Bir de ne zamandır izlemek istediğim: Körkütük), bir diziyi bitirdim (Zeytin Ağacı), dergimi okudum (Milliyet Sanat), yürüyüş yaparken Storytel'den Murakami'yi dinlemeye devam ettim ve yeni bir kitaba başladım (Sana Kim Sarılacak). Bunun dışında yemek yaptım (Enginarlı pilavı ilk kez yaptım ve bence gayet başarılı oldu), saçımı boyadım (salgın zamanının bana kazandırdığı becerilerden biri), annem ve ablama uğramayı tabii ki ihmal etmedim, çiçeklerimle ilgilendim, güzel müzikler dinledim ve ablamın yaptığı resimler için açtığım instagram hesabına yeni bir çalışmasını daha ekledim. E daha ne olsun :)
Günlük yürüyüşlerim sırasında daha önce yolumun düşmediği ara sokaklara dalmayı ve artık alışageldiğimiz yüksek apartmanların dışında, bahçelerinde meyve ağaçları ya da kocaman çınarlar, çamlar olan evleri, köşkleri, eski apartmanları (seramik süsler var kimisinin girişlerinde) keşfetmeyi seviyorum.
Bu evlerden biri, tren istasyonuna giderken rastladığım 3 katlı bir ev. Adı "Güllü Köşk". Eski 3 katlı bir "köşk", bahçesi bakımsız, alt katın camları kırılmış, sıvası/boyası dökülmüş...Ama bir şey var beni çeken bu harap evde. Şöyle durup bir bakmadan geçemiyorum her seferinde. Bir zamanlar muhtemelen cıvıl cıvılken bahçe, kamelyasında akşam sofraları kurulur, balkonunda kahve keyfi yapılırken, şimdiki hali çok acıklı geliyor. Kimler yaşadı, neden şimdi bu halde çok merak ediyorum. Öte yandan böyle bir evde sevdiklerimle beraber yaşama hayali kurmadan da edemiyorum. Sonra da gülümseyerek, hayallere dalarak yürüyorum bir süre...


.jpeg)
