31 Temmuz / Pazar

Kendi kendime verdiğim sözü tuttuğum bir hafta sonu oldu: Hiç çalışmadım :) 

Onun yerine film(ler) izledim (Sağ olsunlar Leylak Dalı öğretmenim ve Ekmekçim yollamışlar: Karnaval. Bir de ne zamandır izlemek istediğim: Körkütük), bir diziyi bitirdim (Zeytin Ağacı), dergimi okudum (Milliyet Sanat), yürüyüş yaparken Storytel'den  Murakami'yi dinlemeye devam ettim ve yeni bir kitaba başladım (Sana Kim Sarılacak). Bunun dışında yemek yaptım (Enginarlı pilavı ilk kez yaptım ve bence gayet başarılı oldu), saçımı boyadım (salgın zamanının bana kazandırdığı becerilerden biri), annem ve ablama uğramayı tabii ki ihmal etmedim, çiçeklerimle ilgilendim, güzel müzikler dinledim ve ablamın yaptığı resimler için açtığım instagram hesabına yeni bir çalışmasını daha ekledim. E daha ne olsun :)

Günlük yürüyüşlerim sırasında daha önce yolumun düşmediği ara sokaklara dalmayı ve artık alışageldiğimiz yüksek apartmanların dışında, bahçelerinde meyve ağaçları ya da kocaman çınarlar, çamlar olan evleri, köşkleri, eski apartmanları (seramik süsler var kimisinin girişlerinde) keşfetmeyi seviyorum.

Bu evlerden biri, tren istasyonuna giderken rastladığım 3 katlı bir ev. Adı "Güllü Köşk". Eski 3 katlı bir "köşk", bahçesi bakımsız, alt katın camları kırılmış, sıvası/boyası dökülmüş...Ama bir şey var beni çeken bu harap evde. Şöyle durup bir bakmadan geçemiyorum her seferinde. Bir zamanlar muhtemelen cıvıl cıvılken bahçe, kamelyasında akşam sofraları kurulur, balkonunda kahve keyfi yapılırken, şimdiki hali çok acıklı geliyor. Kimler yaşadı, neden şimdi bu halde çok merak ediyorum. Öte yandan böyle bir evde sevdiklerimle beraber yaşama hayali kurmadan da edemiyorum. Sonra da gülümseyerek, hayallere dalarak yürüyorum bir süre...

"Güllü Köşk" fotoğrafına yüklediğim şarkı Ayşenur Kolivar ve Sibil'den: Lusi Hadig


30 Temmuz / Cumartesi

Dün bölüm tanıtım podcast çekimi için yollardaydım yine ama hem yaz hem de mesai saati olmayınca sakin sakin oturarak ve kitabımı dinleyerek gidip geldim. Bölümdeki herkes, ama özellikle genç arkadaşlar, çok şekerler, çok seviyorum hepsini. Arada onlarla yazıştık, konuştuk. Beni çok mutlu ettiler, söyledikleri, paylaştıkları ile. Yeni üniversiteme geçerken "Hayat bana ilk gençliğimden beri her yeni başlangıçta çok cömert davrandı. Dilerim bu şansım bundan sonra da devam eder..." diye yazmıştım instagrama. Dileğim gerçek oldu. Ay nazar değmesin lütfen :)

Trenle eve dönerken yazıştığım annem ve ablam, tren istasyonunda beni arabayla karşıladılar. Birlikte önce annemin aile doktoruna gidip ilaçlarını yazdırdık sonra da Kriton Curi parkında çay ve kedi (!) keyfi yaptık :) Oradan buradan sohbet, biraz gıybet, hafif esintili bir hava...Daha ne olsun! Kedilerden biri benim kucağımı mesken eyledi bir de, pek şekerdi kendisi :)

Akşamsa canım hemşirem Y.cığımla Özgürlük Parkı'ndaki "Tiyatro Özgürlük Parkı'nda" etkinlikleri kapsamında "Misket" adlı oyuna gittik. Önce kendi kendime "uzun zamandır tiyatrodur/sinemadır, bir kültürel etkinlikte bulunmuyorum ya, ondan böyle çok hoşuma gidiyor herhalde" dedim. Ama yok vallahi, çok güzeldi oyun. İki genç adam (Orkuncan İzan ve Turgay Korkmaz) çok başarılıydılar ve gecemizi şenlendirdiler performanslarıyla! Yaşasın sanat!

Tiyatro sonrası Özgürlük Parkı'nda yürürken karşılaştığım Abidin Dino heykeli...

29 Temmuz / Perşembe *

Çalışan bir annenin kızıyım ben. Anaokullarının, kreşlerin bugünkü kadar yaygın olmadığı bir dönemde İstanbul'da geçti çocukluğum. O yüzden de annem okuldayken, bana çoğunlukla anneannem baktı. Hem de Turgutlu'dan İstanbul'a gelerek, kocasını, canım dedemi arkasında bırakarak...

Çok özeldir benim için anneannem. Öğle uykusuna birlikte  yatmayı, bana heceleye heceleye kitap okumasını, dua ezberletmesini, birlikte resim yapmayı, benim için ayıkladığı ay çekirdeklerini bir avuçta ağzıma atmayı, dizine yattığımda sırtımı kaşırken bir kediden farksız mırışmayı, canımı yakmadan usul usul saçımı taramasını ne zaman hatırlasam gözlerim dolar, sonsuz bir özlem duyarım o günlere, anneanneme...

Son zamanlarında halüsinasyon görmeye başladığında, nedense beni (ki orta ikinci sınıfa gidiyordum o sıra) isteyen bir rençber ailesi olduğu fikrine takılmıştı. Annemle babam, ikna edemiyorlardı böyle bir şey olmadığına. Ziyarete gelen dayıma "Şule'yi verecekler bu aileye, onlar da bakmazlar ki yaşının küçüklüğüne, narinliğine, pamuk tarlasında çalıştıracaklar kızı, elleri kolları yara bere içinde kalacak. Ne yap et, engelle bu evliliği" demiş, ancak dayımdan "tamam sen merak etme, ben izin vermem" sözünü alınca rahatlamıştı.

Oysa ne üniversiteye gittiğimi gördü ne de evlendiğimi, çocuğumun olduğunu...

Yıllar geçti vefatının üzerinden. O gün bugündür, ne zaman hasta olsam tarhana çorbası içersem iyileşebileceğime dair güçlü inancımın altında yatan neden de, oğluma hamileyken aş erdiğim tek şeyin domates salçası olmasının sebebi de ne tarhana çorbası ne de salçadır aslında...Anneannemli günlere olan özlemdir...

Ve tabii bir de anneannemin artık yünlerden ördüğü battaniye konusu var!  Üniversiteye giderken ben, annem apartman görevlimizin eşine vermiş o battaniyeyi, evi -kendince- fazlalıklardan arındırmaya çalışırken. Ben bunu öğrendiğimde o kadar çok ağladım ki, annem dayanamadı, gidip yeni bir battaniye satın aldı, kadıncağıza götürüp "benim kızım anılarına biraz fazlaca bağlıdır, çok etkilendi anneannesinin ördüğü battaniyeyi sana vermemden, ben düşünemedim böyle olacağını, ne olur bana geri ver onu, ben sana yenisini aldım" deyip alıp geldi eve battaniyemi. Bir daha kimseye kaptırmadım, evlendiğim zaman yanımda götürdüm onu da. Allah biliyor ya, şu kadarcık üzülmemiştim annemi zor durumda bıraktığım için. Sanırım yaptığım tek "şımarıkça tutturma" bu oldu hayatım boyunca. Bunca yıl sonra pişman mısın deseniz, değilim vallahi! Yine olsa yine "nasıl verirsin o battaniyeyi, geri istiyorum onu" diye ağlarım.  Çünkü kendimi ne zaman kötü / yorgun / hasta hissetsem anneannemin ördüğü o battaniyenin altına girer, güzel bir uyku çeker ve iyileşmiş kalkarım ben!  

* Bu yazı sevgili Buraneros'un "Likörlü Fısıltılar" yazısına Leylak Dalı öğretmenimin "haydi bir dizi başlatalım: 'Hikayeli objeler'" diye yorum yapması üzerine yazılmıştır :)

27 Temmuz / Çarşamba

Dün öğleden sonra eski üniversitemde bir jürilik görevim vardı, ona gittim ve iyi ki de gittim. Çalışma arkadaşlarımı, hocalarımı ne çok özlemişim ve daha da güzeli onlar da beni ne çok özlemiş! 1.5 yıl evvel ayrıldığım bir yerde bu kadar şenlikli bir şekilde karşılanmak, doğrusu ya, kendimi çok özel hissettirdi. Koridorda beni görüp sevinç çığlıklarıyla yanıma koşanlar, beni tanımadığı halde "hocam çok dinliyorum sizi herkesten, tanışmak istedim ben de" deyip gelenler, kahve-çay-yemek tekliflerinde bulunanlar, işini gücünü bırakıp arabaya kadar geçirenler derken şımartıldım çokça :) Sağ olsunlar, ağzım kulaklarımda tamamladım günü sayelerinde. Eve gelirken fark ettim ki şöyle hafiften, zıplayarak yürüyorum. Güldüm kendi kendime, sevmek, sevildiğini hissetmek ne kadar iyi geliyor insana :)

Akşamüstü de Kıbrıs'tan gelen Z.'imle buluşup kısa bir kahve zamanına bolca havadis sığdırdık ve her zamanki gibi "seviyorum kızım seni" repliğiyle ayrıldık sonrasında.

Bugünse gün içinde bir iki öğrencimle toplantım vardı. Kalan zamanda da akşamüstündeki çalıştayın hazırlıkları...Çalıştay da sunumum da gayet iyi geçti neyse ki. Zoom üzerinden yapılan kongrelerden hiç haz etmiyorum aslında. Kongre dediğin okuldaki/şehirdeki/ülkedeki her şeyi geride bırakıp 4-5 gün kendine ayırabildiğin, yaptığın işin bilimsel tarafına odaklanabildiğin, diğer akademisyenlerle tanıştığın ve tabii ki gezip yeni yerler gördüğün  organizasyonlardır aslında! Yani öyle olmalıdır. Ama bir yandan salgın, diğer yandan ekonomik kriz derken evimin odasında sunum yapmak zorunda kaldım yine :(

Akşam da canım J.'ın 6.yaş günü nedeniyle BAL teyzeleri olarak bir zoom tertip ettik ve uzaktan da olsa doğum günü şenliği yaptık, okyanus ötesindeki yeğenimize sevgilerimizi, iyi dileklerimizi yolladık. Kuzum çok uykuluydu ama sevindi yine de. Çok uzun, çok sağlıklı, çok mutlu ve şans dolu bir ömrü olsun inşallah :)

Bugün babamın da yaş günü! Yaşasa 85 olacaktı...Fotoğrafa giydirdiğim şarkı onun için...

26 Temmuz / Salı

Bergama'dan geldiğimden beri bir koşturmacadır gidiyor vallahi. Ablamın kemo ve aşı işleri, üniversite sıralamaları belli olduğu için tanıtım görevleri, bu çarşamba günü olacak olan çalıştay için sunum hazırlama gerekliliği derken gün nasıl başlıyor, nasıl bitiyor, anlamıyorum bile!

Bu koşturmacanın içinde cuma akşamı Y.cığıma gidip çay keyfi yapmayı, pazar akşam da G.'umda tatlı komasına girecek kadar kendimi kalbura bastıya adamayı ihmal etmedim tabii :) Bunun dışında bir de pazar günü babamın yedisiydi, irmik helvası yapıp dağıttım.

Başka, başka...Akşam yürüyüşlerime eşlik etsin diye Storytel'e üye oldum tekrar. Önce Tezer Özlü'nün "Çocukluğumun soğuk geceleri"ni dinledim. Nedense okumamışım bugüne dek, çok etkilendim. Şimdi de Murakami'nin 1Q84'üne başladım. Hoşuma gitti dinleyerek yürümek. Uzuuuuuun bir roman zaten malumunuz, baya bir süre bununla yürürüm ben artık.

Bir ara ütü yaparken de Armağan Çağlayan-Emin Çapa söyleşisini dinledim. Çapa'yı çok severim, söyleşi de hoşuma gitti, keyif aldım dinlerken.

Dün akşam ise canım F.hocamın yaş günüydü. Onun için çıkardığımız kitap da elimize geçti bu hafta, nihayet! Yaş günü hediyesi olarak kitabını vermek ve kutlamak için aile yemeğine sürpriz eşlikçi olarak gittik İ.ciğimle. Klasik bir Koço akşamıydı: Leziz, muhteşem manzaralı ve bol sohbetli :) Ben, taktir edersiniz ki, Ayazmasında dilek dilemeyi ihmal etmedim :)

Koço'nun manzarasına son zamanlarda sıklıkla dinlediğim Fazıl Say'ın son bestelerinden biri eşlik etsin :)

21 Temmuz /Perşembe

Tüm planlar bozulabilir ve tüm öncelikler arka plana atılabilir, sabah gelen bir telefonla...

Tam da böyle oldu. Pazar günümü çalışmaya ayırmıştım, kafamda halletmem gereken, kendimce "acil" işleri sıralamıştım, ama ben daha yatakta keyif yaparken, A.ciğim aradı ve babamızın kaldığı bakımevinde aniden kötüleştiği ve 10 dakika içinde de vefat ettiği haberini verdi. Kalakaldım öylece bir 5 dakika kadar...Sonra kalktım, gözlerimde yaşlar, titreyen ellerimle uçak biletimi ayarladım önce, sonra ne bulduysam sırt çantama attım ve oğluşa bir iki tembihte bulunup havalimanına doğru yola çıktım. Ben Ankara'ya vardığımda, babamız Bergama'ya doğru yola çıkmıştı bile, ayarlanan arabayla. Sonrası 7 saat süren, anılarla dolu, bazen gülüp bazen ağladığımız, gelen telefonlara yanıt verdiğimiz ve dönüşümlü araba kullandığımız bir yolculuktu...

Her ölüm erken, her kayıp acı... Ama bu günlüğün adı "güzellikler defteri". Yine de burayı bugün kayınpederime ayırmak istiyorum. Çünkü o tanıdığım ve "iyi ki hayatımda" dediğim güzel adamlardan biriydi ve ben kendimi hep şanslı hissettim onun bana her "güzel kızım" diye seslenişinde. Bundan daha güzel ve bu deftere not düşülesi az şey var bence...

A.ciğimle çıkmaya başladığımızda "bir davul zurna tutup tüm Bergama'ya duyurmak istiyorum bu haberi" demişti, çok gülmüştüm. Sonra da "su akar, yolunu bulur güzel kızım, sizin su dolandı biraz ama yolunu buldu" diye eklemişti. 

Parmağımda yüzükle evlerine gidip "oğlunuz bana evlenme teklif etti, ben de kabul ettim" dediğimde, gözleri dolu dolu "bana bir torun daha verdiğin için teşekkür ederim güzel kızım" demişti. Oğlumu doğrudan "torun"u olarak benimsemesi kadar etkilendiğim, mutlu olduğum, minnet duyduğum bir şey daha olur mu bilemiyorum...

Sonrasında hep özel olduğumu hissettirdi bana.  Çok seviyorum diye sık sık mangal yakardı yazları. Karşılıklı keyifle kadeh tokuşturalım diye bana özel, kimselere çıkarmadığı "çarşı rakısı" alırdı :) Mutfakta iş yaparken ben, şarkı mırıldandığımı duyarsa "biraz daha yüksek sesle söylesen de ben de duysam keşke" diye verandadan seslenirdi. 

Hep tez canlı, hep yardımseverdi. Gidişi de tez canlılığına yakışır şekilde oldu. Dilerim gittiği yerde huzurla uyusun. Okuttuğu tüm öğrencilerin, yardım ettiği herkesin, hayatına dokunduğu her insanın hayır duası onu bulsun...

Hayatımda olduğun için, "böyle bir kayınpeder de olabiliyormuş" şaşkınlığını bana yaşattığın için kendimi  hep çok şanslı hissettim baba! Nurlarda yat...

Çok sevdiği bahçesinin çiçekleriyle uğurlayayım onu...

16 Temmuz / Cumartesi

Son yazının üzerinden tam 1 hafta geçmiş. Neler oldu bu bir haftada, bir özet geçeyim o halde:

Bayramın ilk günü oğlumla birlikte annemlerleydik her zamanki gibi. Kahvaltı sonrası babamı ziyaret ettik, onun dışında evde telefon görüşmeleri ve yiyip içme ile geçti. Bir yandan salgın, diğer yandan Ş.cuğumun tedavisi derken sakin bir bayram günü, iyi geldi hepimize.

Bayramın ikinci günü akşama doğru zarif eşim Ankara'dan evimize intikal etti, e tabii asıl o zaman "evde bir bayram havası" durumu oldu benim için :) 

Sonraki günler birbirine benzer geçti. Gün içinde annemi ve ablamı yalnız bırakmadık. Bir gün evde, bir gün Fenerbahçe'de kahvaltıda, bir gün akşamüstü dondurmacı ziyaretinde, bir gün apartmanın bahçesindeki kamelyada çay keyfinde birlikteydik. Akşamlarda ise elele uzuuuun yürüyüşler yaptık sahilde. Konuşacak konumuz bitmez bizim, çan çan çene yaparak yürürken de, mesafeleri abarttık sonra da eve yorgunluktan sürünerek döndük genel olarak :P Bir de dolunay vardı ki çarşamba, seyretmeye doyamadık. Cuma akşamı ise Bostancı'ya kadar yürüyüp, kalkan motorda bulduk kendimizi ve adamıza geçtik. Kalpazankaya'ya kadar yürüdük, bira-cips keyfi yapıp yine yürüye yürüye, şarkılar mırıldana mırıldana eve döndük. Gecenin sürprizi, kenarından biraz yenmiş olsa da yine çok güzel bir dolunayın bize eşlik etmesiydi.

"Sayılı gün çabuk geçer" demişler, nitekim geçti bitti ve A.ciğim bu sabah Ankara'ya döndü. Onu yolculadıktan sonra kendimi çamaşır yıkama ve ev temizliğine adadım. Öğlen de annem, oğluş, ben ve ablam hastaneye gidip aşılarımızı olduk. (Ablam henüz olmadı gerçi, doktor "mutlaka olacaksınız" dedi ama kemoların arasında daha makul bir gün bulacaklar ona. O yüzden biz üçlü olarak aşılandık) Şifa olsun aşılar, hastalık hepimizden, tüm sevdiklerimizden uzak dursun dilerim... 

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı, her ada gezimizin olmazsa olmazı, "gün olur" tabii ki :)


8 Temmuz / Cuma

Ablam ikinci 3 aylık tedavi sürecine başladı dün. Kardeş kardeş gittik sabah hastaneye, önce kardiyolog muayenesinden geçti Ş.cuğum. (Ben de onunla giriyorum doktorların yanına çünkü sanırım heyecandan, bazen denilenleri unutuyor ablam muayene sonrasında. Zaten heyecandan ellerinden ter damlıyor, o derece stresli oluyor, o yüzden de yanında olmak hem ona hem bana iyi geliyor.) Allahım ne tatlı bir doktordu, sarılıp öpesim geldi kendisini. O kadar yumuşak yumuşak, o kadar içtenlikle konuştu ablamla ve muayene etti ki müteşekkirim kendisine. Çıkarken "yan dalınız psikoloji miydi" demeden edemedim :)  

Kardiyolog sonrası kemo ünitesine girdik,  doktor görüşmesinde yine yanındaydım, sonra çıktım ve 4 saatlik bekleyiş başladı...Bir süre hastane civarında yürüdüm, genelde de kafeteryada oturup kahve eşliğinde "Rağmen"i okudum. (Bazı öyküler ağlattı beni. Neyse ki hastanelerde ağlayan insanlar pek yadırganmıyor!) Allaha şükür ki doktorun "alerjik reaksiyona neden olabilir" dediği yeni ilaçlar bir sorun çıkarmadı Ş.'ya.  

Biz ablamla hastanedeyken de O.bey anneannesiyle pazar alışverişine çıktı, arada bize pazarcılarla annemin arasında geçen anekdotları yazıp güldürdü :)

Bugünse sabahtan biraz çalışıp, öğlene doğru annemlere gittim. Ablam bugün de iyiydi şükürler olsun ve nazar değmesin. Bu yeni süreçte iç bulantısı beklenmiyor. Dilerim beklenen alerjik reaksiyonlar da hiç olmaz da böyle böyle geçer 3 ay :) Öğleden sonra da hem ikinci 3.ayın güzel başlayışını kutlamak hem de bayram öncesi zamlı yatan maaşımı ıslatmak için evin yakınlarındaki Akçaabat köftecisine gidip kendimizi memleketimizin lezzetlerine (muhlama ve mısır ekmeği dahil) vurduk, lezizdi vallahi :) (Bu arada zam dediğime bakmayın, 6-7 yıl öncesindeki alım gücümün yanına bile yaklaşamıyorum an itibariyle!) Ablam iyi olunca annem de pek neşeliydi. Eski, çok eski, babamlı zamanlardaki gibi bize sürekli bir şeyler anlatıp, taklitler yaptı ve güldürdü baya. 

Akşam da O.beyle biraz sohbet, biraz siyaset derken 1 saate yakın yürümüşüz anne-oğul. Güzel oldu.

Yarın bayram. Benim için bayram sabahları Barış Manço ile başlar. Yine öyle olacak :) 

Hepimize sağlık ve mutluluk getirsin bu bayram ve dilerim ülkemdeki herkesin daha vicdanlı, daha merhametli, daha adaletli, birbirine karşı daha saygılı olacağı umut dolu güzel günlere yaklaştırsın bizi...

Güne yakışan şiir ise Can Baba'dan gelsin, ruhumuz hafiflesin :)

Bir fasulye çimleniyordu 
Çiseledikçe yağmur. 
Koştum vardım ki yanına 
Anlasın ne nimet olduğunu 
Sen git yerine! dedi Ayşa Kadın 
Böyle kibar erkeyin ayağ’na 
Ben kendi ayağ’mnan gelirim 

Bu muhabbeti görünce uzaktan 
Kıpkırmızı oldu biberiye 

Bayram nedir ki dedim kendi kendime
Bayram bir ömürdür ben gibi bir deliye
Bu sene sukulentlerim şenlik gibiler. Ben de kendilerinden yeni ve şirin yavrular çoğaltıyorum :)

5 Temmuz / Salı

Yılın en sevdiğim günlerinden biridir "mezuniyet töreni günü". Sanki ben ya da çocuğum mezun oluyormuş gibi heyecanlanır, mutlu olurum. (Biz mezun olurken öyle cübbe giymek, kep takmak falan yoktu (şimdi anaokulundan bile kep-cübbe ile mezun oluyor (!) minnaklar), törenler de çok sıradan olurdu. Benim kendimi gerçekten "mezun" hissettiğim tek tören, bu yüzden belki de, doktora töreniydi ). Bugün de salgın sonrası ilk defa bir mezuniyet törenindeydim. Hem de bölüm başkanım ve yardımcımız farklı hastalıklardan yatağa düşüp törene katılamadıklarından, bu üniversitede ilk ders verdiğim sınıf mezun olurken, bölüm adına konuşma yapmak bana kaldı! 

Tören öncesi ve sonrasında kuzucuklarımla fotoğraf çektirmek, onların ve ailelerinin heyecanına ortak olmak bana iyi geliyor doğrusu. Yine öyle oldu. Yolları açık olsun hepsinin...

Eve gelince kendimi yatağa atıp uyudum bir süre, yorulmuşum topuklu ayakkabılarla gezinmekten (kendimce topuklu tabii, bizim kız öğrencilerinin ayaklarındakiler gibi değil zinhar, onların üzerinde bile duramam ben :P). Kalkınca da çayımı demledim, oh mis :)

Bu ara elimde "Rağmen" var, yazarlarının tümünün kadın olduğu bu kitabımsı derginin ilk sayısını almış sonra da unutmuştum ki bu haftasonu Gazete Duvar'da Grand Korçi'nin "Erkeklere rağmen rakı yazan kadınlar" başlıklı yazısı ile hatırladım ve gidip aldım hemen. Her gün iki-üç öykü okuyorum oradan, iyi geliyor. Aslında ben de babamın rakı ile olan ilişkisi ve bendeki izdüşümü hakkında yazmak isterimi bir gün... Zamanı gelince belki... 



2 Temmuz / Cumartesi

Minicik tatilimiz bitti. Annem ve ablamla ilk tatile çıkışımız değil tabii ki ama zorlu bir 3 aydan sonra hepimize çok iyi geldi bu mola, orası net :) 

Cuma günkü Cumalıkızık ve Mudanya turumuzdan sonra (Mütareke evi restorasyondaydı ne yazık ki, ziyaret edemedik ama Tahir Paşa Konağı'nı es geçmedik tabii ki) bugün kahvaltı sonrası otelden ayrıldık. Dönüş yolunda önce annemin İstanbul'dan komşusu G.teyzenin İznik'teki köy evine gidip onu ziyaret ettik. İyi de oldu, sosyal kelebek annem, komşusunu gördüğü için pek mutlu oldu; ablamla ben de yeşillikler içindeki evin göl manzaralı balkonuna bayıldık :)

Oraya kadar gitmişken  İznik merkeze uğramamak olmazdı tabii :) En son 9 yıl önce gitmiş ve kendimizi çinilere adamıştık. Bu sefer daha kısa ama yine çinicilerle dolu, kısa bir uğrak noktası oldu İznik. Yine o güzelim çinilere bayıldık, bir iki küçük hediye de almadan duramadık!

An itibari ile artık evimdeyim. Çamaşır makinasına kirlileri attım. Duş aldım. Kahvemi içtim. Yorulmuşum vallahi. Günün (yani gecenin) kalanında ayaklarımı uzatıp oturacağım ve sanırım kahveye rağmen kısa bir süre sonra tumba yatak yapacağım :)

Ama yatışa geçmeden önce size, eğer henüz tanışmadıysanız tabii, son zamanlarda benim ve sanırım daha pek çok insanın hayatını güzelleştiren Sinan Dirlik'in #DirenOrtak etiketiyle bizi tanıştırdığı minnak bir kediden bahsetmek isterim! Hepimiz bu küçük güzelliğin hayata tutunma çabasını mutlulukla izledik günlerdir. Reportare'de de kendisine bir köşe açıldı, okumadıysanız okuyun, takip etmiyorsanız edin derim, çünkü Ozan Diler'in yazdığı gibi "Umudu, yaşamın kutsallığını, iyiliğin çok zor ama her şeyden daha tatminkâr olduğunu, insanın yüreği kadar var olduğunu, hayatımız boyunca yaptıklarımızla anılacak olduğumuzu ve bir canı yaşatabilmenin verdiği eşsiz gururu bize hatırlattı" bize Sinan Bey ve Ortak :)

Cumalıkızık evlerinden erken Osmanlı dönemini en iyi yansıtan evler olarak bahsediliyor...Benim ikinci gidişim, yine çok sevdim. Annem de yürümek de zorlansa da biraz biraz dolaşabildi. 

Macun ise çocuk-ergen-genç-orta yaşlı; velhasıl her dönem benim favorimdir, görünce dayanamadım tabii ki...

Son olarak sol köşedeki manzara,  G.teyzelerin balkonundan bir görüntü. Ağaçların arasında İznik gölü görünüyor. Bir de kuş cıvıltılarını ekleyin bu manzaraya, tam olsun :)