28 Ağustos 2025, Perşembe

Kendimi bildim bileli el becerilerim çok zayıftır. Örgü öremem, dikiş dikemem, doğru düzgün bir resim çizemem. Çalışkan ve notları genel olarak iyi olan bir öğrenci olarak, hayatımın nadir kırık notlarından birini ortaokulda bir elma çizmemizin istendiği resim dersinden almışlığım vardır. Ama bana o kırık notu veren resim öğretmenimiz, değişik bir iki teknikle de tanıştırmıştı bizi ve ben o gün bugündür, kafamı toparlamak, düşüncelerimi bir konuya odaklamak istediğimde çok da anlamı olmayan ama o günkü ruh halimi yansıtan bir şeyler çizerim.

Mesela 91 yazında şu aşağıdaki çizimi yaptığım zamanı dün gibi hatırlıyorum. Ve inanır mısınız, aklımdan geçenleri de! Eski evimizin balkonunda ilk gençlik yıllarımın kendince sıkıntılı bir yaz gecesinde çizdiğim bir şeydi. Bir de çok beğenip isim vermişim bu eserime!


Şunu da Uğur Mumcu'nun öldürülmesinden sonra çizmiştim. Karanfil, bana hep devrimci bir çiçek gibi gelir. O yüzden sanırım. Yoğun bir hüzün ve umutsuzluk içindeydim. Şimdi olsa kesin anti depresan önerirdi doktor. O zamanlar, bu ve benzeri süreçlerden öyle psikolog/psikiyatr desteği alarak geçmek gibi bir şey yoktu, kendi içimizde debelenirdik :(


Sonraları daha çok şöyle şeyler çizmeye başladım. Bu mesela, boş ve uzun uzun konuşulan bir üniversite yönetim kurulu toplantısında yanımda götürdüğüm ajandanın arka kapağına yaptığım bir çizim: 

Bu çizimi gören ve "son İstanbul beyefendisi" diye takıldığım V.hocam, sonrasında bana siyah yapraklı bir defter ve o deftere çizim yapabileceğim kalemler almıştı, sağ olsun. Ben de bunun üzerine memnuniyetle o deftere yaptım çizimlerimi :) 

İyi güzel de nereden aklına esti de bunları paylaştın diyecek olursanız, sevgili C.ciğimin "sevdiğim rutinler" başlıklı paylaşımından aklıma geldi deyip, topu ona atarım :) 

27 Ağustos 2025, Salı

Dün oğluşla yaptığımız sabah kahvaltısı sonrası yola çıktım ve yazlığa varıp annemle ablamı şenlendirdim :) Evin küçük çocuklarının, yaşı benimki gibi 54 de olsa, aile içinde böyle bir misyonları var sanırım :P

Yol boyu, bazen şarkı söyledim, bazen kendi kendime konuşup yolda aldığım haberlere şükrettim, bir de Nilay Örnek'in Şengül Hablemitoğlu ile "yas" üzerine yaptığı söyleşiyi dinledim. Yol zaten kısa, hepi topu 400 km, bizimkiler çay koymuş beni bekliyorlardı vardığımda.

Böylece herkes "yaz bitti" paylaşımları yaparken sosyal medyada, benimki daha yeni başlıyor, ama olsun, içim rahat, hava da daha serin, mis gibi :)

Şu şaşkın da bizim bahçenin önündeki elektrik trafosunun üzerini kendine mesken eylemiş, Akasya ağacının gölgesinde geçiriyor gününü :)
 
Fotoğrafa giydirdiğim şarkı Ezginin Günlüğü'nün ilk solisti Hakan Yılmaz'ın son albümünden.


22 Ağustos 2025, Cuma

Bir daha deniz otobüsü ile Mudanya'ya gider miyim, arabamla ferah feza gitmek varken? Tabii ki hayır!

Peki bir daha Mudanya'ya gider miyim, blog kızlarıyla buluşmaya? Tabii ki evet :)

Önce C.ciğim ve A.ciğimle şöyle şahane manzaralı bir yerde dertleştik, söyleştik. 

Aralarda A.ile buluşsak da sevgili C.'i bir senedir görmüyordum, çok özlemiştim, hasret giderdik. 

Sonra canımın içi A.cüğümle ve kardeşcağızı G.ciğimle bira-patatese daldık. Biraz ağlaştık (daha çok ben), biraz gülüştük (hepimiz), ve çan çan çene yaptık. Ülke gündeminden girip kişisel gündemlerimizden çıktık (ya da tam tersi :P). Daha çok zamanımız olsaydı daha çok konuşacaktık, ama bu kadara da şükür demeyi bildik :)

İlk hamiş: Canım C., çok yakışacak bence sana o saç, arkandayım şekerim :)

İkinci hamiş: A.cüğüm, Necati abiye en derin hürmetlerimi ilet lütfen. Damağım çatladı lezzetten :P

Üçüncü ve son hamiş: S.im, tam hastalanacak zamanı buldun yahu. İyileş çabucak :) Bir dahaki sefere şoför Nebahat hizmetinizde olacak, söz :)


20 Ağustos 2025, Çarşamba

Ve yârim annesini de alıp yazlığa döndü. Kayahan'ın da dediği gibi: "Bana yine hüsran, bana yine hasret var"...Ama bizim ilişkinin fıtratında bu hasret olduğundan "çok da şeetmemek lazım" diyerek işlere güçlere döndüm, ev boşaldıktan yarım saat sonra :)

Bu üç günde ne oldu peki derseniz, saçma hastalıklar konusunda bir dünya markası olduğumdan, 2 gün boyunca sağ göğsümün altında çıkan iltihaplı apsenin acısını çektim. Dün, "dişini biraz sıkarsan, uyuşturmadan, şurada halledeyim bunu" diyen genel cerraha güvenip, dişlerimi sıktım ("acı eşiğim yüksek diye böbürlenerek geziyordum ortalıkta 4-5 gündür, Allah dede, "çok konuştun sen, ben senin sesini kısayım" dedi muhtemelen)  ve iki yerden kesi atılarak irinin boşaltılması suretiyle huzura kavuştum :)

Bunun dışında pazartesi tüm gün yüksek lisans ve doktora mülakatlarında jüri üyeliği görevimi yerine getirdim. Gün boyu hüplettiğim jelibonlar için "kırık parmağım iyileşsin diye yiyorum" diye yarattığım mazeretle diğer jüri üyesi arkadaşlarımı da baya eğlendirdim :) 

Oğluşla bu yazımızın özeti masanın şu haliydi. Çalışma odam olmadığından, ben hep salon masasındayım zaten de, O.ciğim de "klimalı ortam salona has" diye yanıma gelince, durumumuz budur :)

17 Ağustos 2025, Pazar

Bugün püfür püfür esen çok hoş bir mekanda, Beykoz nikah dairesinde, çok zarif, çok sade, çok hoş bir nikaha gittik A.ciğimle. Damat bey yakışıklı ve cool, gelin hanım su gibi duru, güzel ve çok zarifti. Nikahın kıyılmasını beklerken, "vay be" dedim kendi kendime, "ben az sonra evlenecek bu adamın küçümen halini biliyorum, nereden , nereye"... "Nereden?" derseniz, annesinin yazdığı blogtan elbet :)


Az önce baktım, N.cığımla (namı diğer: "zamansızlık yazıları") birbirimizin bloglarına ilk ne zaman yorum yazmaya başlamışız diye. 2007 Ekim ayında önce sizli bizli, çok kısa süre sonra da canımlı cicimli yorumlaşmaya başlamışız. Sonra ilk ne zaman yüz yüze görüştük hatırlamıyorum ama Kadıköy'de Baylan'a gidip, ikimizin de pek çok sevdiği "Kumral Ada-Mavi Tuna"nın yaptıkları gibi kup griye yemiştik o ilk buluşmada, onu hatırlıyorum :) O gün bugündür, N., benim uzaklarda yaşayan arkadaşım, dostum, dert ortağım, zaman zaman (özellikle de evimizin küçümeni E.bey'in zor geçen çocukluk zamanlarında) bizi yönlendiren, sakinleştiren hocam. Bazen aylarca konuşmaz, yazışmayız, bazen hayatımızdaki bir güzelliği ya da zorluğu paylaştığımız bir sürü mesaj atarız birbirimize. 

İşte bugün, N.cığımın biricik oğlu A.'in evlenmesine tanıklık ettik biz de yârimle. Güzel, aydınlık, ve ne mutlu ki serin bir günde adım attılar yeni hayatlarına. Çok mutlu olsunlar dilerim. 

Ve, evet, blog kardeşliği - blogger dostluğu denen bir şey kesinlikle var ve iyi ki var :)

13 Ağustos 2025, Çarşamba

Biraz okul işleri biraz aylaklıkla geçen sabah saatlerinden sonra, komşu hastanedeki ortopedist randevuma gittim, zira ayak küçük parmağımın ağrısı geçmedi 10 gündür ve bu sefer acil doktoru değil de bir ortopedist görsün istedim. İyi ki de öyle yapmışım. Benim küçük parmak kırıkmış meğer, hemen bir yanındaki parmakla sabitlendi. Özetle kırık 4-5 haftada geçermiş, öyle dedi doktor bey ve bunu da gayet senli benli bir dil kullanıp tüylerimi diken diken ederek söyledi bir de! Ne yapalım kader :) Neyse ki yaz mevsimindeyiz ve kapalı ayakkabı giymek zorunda değilim. 

Sonra hazır bir ortopedist bulmuşken, dizlerimin ağrısından bahsettim. Bunun üzerine röntgen çekildi ve esas problemin dizlerimde olduğu, kireçlenmenin gözle görülür hale geldiği ortaya çıktı! Dizlere de birer iğne yapıldıktan sonra evime geldim. İğneler korktuğum kadar canımı yakmadı doğrusu. Ya benim acı eşiğim yüksek ya da yıllardır bu iğneleri yaptıran ve "canım çok acıdı" diyerek anlatan annem nazlı. Bilemiyorum :)

Ülke gündeminde sözde efelerin yaptıkları abukluklara sinir olup bir yandan da dizlerime soğuk jel uygulamaktayım an itibariyle. Allah bizi sınıyor sanırım ya da ne zaman toplu olarak delireceğimizi öğrenmek isteyen dıj (!) güçler üzerimizde deney yapıyorlar! Yaşadığımız bu abuklukların başka bir açıklamasını bulamıyorum çünkü.

Bu arada bugün bir film izledim. Yandaki Oda (The Room Next Door) beni çok etkiledi. Belki iki kadının dayanışması, belki de ötenazi konusunu bu kadar karamsarlıktan uzak bir şekilde işleyen bir film olması bunun nedeni. İki cümle beni özellikle çarptı. İlki: "Bir trajedinin içinde yaşamanın bir sürü yolu var" cümlesi. Hem kişisel hem toplumsal boyutta beni bir sürü yere götürdü bu ifade. İkincisi de "Başkalarına vicdan azabı çektirmeden acı çekmeyi bilen nadir insanlardan birisin" cümlesi. Ne kadar güçlü bir tanımlama, bayıldım...

12 Ağustos 2025, Salı

1 ay kadar önce Ö.cığım arayıp "ablam, C., Candan Erçetin konserine bilet almış, 'bir arkadaşınla gidersin' deyip hediye etti bana, gidelim mi beraber" deyince, bu teklifi reddetmedim tabii ki :) Bu teklifteki iki şeye ise çok sevindim. İlkinin nedeni, eşine yapışık yaşayan genç kadınlardan biri olmadığı ve böyle bir organizasyonu yaptığı için yeni gelinimiz C.'ydi, çok taktir ettim kendisini. İkincisinin nedeni de ,Ö.cığımın konsere gidecek "arkadaş" olarak beni, yani ablasını seçmiş olmasıydı:) Hani şöyle dans eden bir emoji var ya, whatsapp'ta, buraya ekleyebilsem onu eklerdim bu seçim için :)

Velhasıl ben, dün kan bağım olmayan kardeşcağızımla, konserdeydim. Yorgun ruhuma iyi geldi :) Candan da coştu, coşturdu Açıkhava'daki herkesi.


Fotoğrafa en sevdiğim şarkılarından birini giydirdim tabii ki :)

Bu arada 2-3 gündür okul işlerinden fırsat bulduğumda Grey's Anatomy'nin son sezonunu izliyorum peşi sıra. Bu dizinin 21 sezondur bir bölümünü bile kaçırmadan izleyen kaç kişi kaldık bilmiyorum ama yine güzel, yine güzel vallahi. "Bir tür Arka Sokaklar gibi" diyor oğlum, "onun da senin gibi müptelaları var" :P Öyle gerçekten. 

Gülünce gözleri çizgileşengillerden olmamızı yapay zeka da fark edip bizi anime karakterler olarak resmederken bu detayı atlamamış :)

8 Ağustos 2025, Cuma

Bir haftalık yazlık molasını bitirip bu sabah kürkçü dükkanına döndüm. Döner dönmez oğluşa kahvaltı hazırlayıp, çamaşır yıkadım, çiçekleri suladım, duş aldım ve pilim bitti, yattım uyudum :) An itibariyle ayılmak için bir yandan kahve içmekte, bir yandan da yazmaktayım. 

Teyzemi ziyaret ettikten sonra neler yaptığıma gelince:

  • Ege denizi beni yine sakin ve efendi bir şekilde karşıladı :) Denize girince, çocukluğumdaki gibi çıkmak gelmiyor içimden. Hani çıkmak gelmiyor içimden deyince ben, sanmayın ki öyle stilli ve cool bir şekilde yüzerek geçiriyorum o vakti! Benimki daha çok, biraz açılıp orada sırtüstü yatarak denizin ve güneşin tadını çıkarmak ya da denizin içinde ablamla karşılıklı sohbet etmek şeklinde gerçekleşiyor :) 
  • Salı günü Ankara'dan yârim geldi :) O da kendi annesinin yazlığına geçti tabii ama olsun, aynı mekanda olmanın güzelliği başka. Salı akşamüstü bizim evde kısır-börek-kek üçlüsüyle hasret giderdik hep birlikte, çarşamba akşamı da o bize mangal partisi verdi kendi yazlıklarında. Yaz demek, iki anne evi arasında bir tür evcilik oynamak demek oluyor bizim için zaten genelde.
  • Dün A.ciğim annesini Ege Üniversitesi Hastanesi'ne rutin kontroller için götürdü. Biz de ben İstanbul'a dönüş için otobüse binmeden önce annem ve ablamla bize çok yakın olan "Küçükköy-Yeniçarohori"ye gittik. 2-3 senedir, gitmeyi atlamadığımız benim çok hoşuma giden bir "sanat köyü" burası. Vakti zamanında Fatih Sultan Mehmet yeniçerileri bölgeye yerleştirmiş. Rivayete göre, Yeniçarohori ismi de buradan geliyor: "yeniçerilerin yeri". Daha sonra 1900’lü yılların başlarında buraya göç eden Boşnaklar, 1980'lerde köyü terk etse de 2015 yılında bir grup sanatçı köydeki Rum evlerini restore edip sanatla içiçe bir yaşam ortamı yaratınca geri gelmişler. O yüzden de her yerde ribitsa (Boşnak mantısı), soka(benim gibi biber yiyemeyen birine biber yedirebilen yoğurtlu-kaymaklı-biber turşusu), ajvar (kırmızı biber ve patlıcanlı sos), suho-meso (kuru et) yiyebilir, koruk ya da karadut suyu içebilirsiniz. Bu arada sergi gezebilir, sadece midenizi bayram ettirmekle kalmaz, ruhunuzu da sağaltabilirsiniz. Benim en sevdiğim mekanlardan biri Suna Tüfekçibaşı'nın atölyesi mesela. Suna hanımın hem kendi eserlerini çok beğeniyorum (aşağıdaki fotoğrafta bir örneğini görebilirsiniz) hem de başka sanatçılara ev sahipliği yapan atölyesinde farklı sanatçılar tanımak hoşuma gidiyor. Bu sene de öyle oldu. Yine çıkmak gelmedi içimden atölyeden içeri girince.
     
  • Tüm bu 1 hafta boyunca annem bazen daha iyi, bazen daha kötüydü unutkanlık konusunda.  Bugün okuduğunu yarın unuttuğu için devamlılık sağlayamadığından, geçen seneye dek kitapları yutarcasına okuyan kadın gitti, saatlerce boş boş telefona bakan biri geldi. Ne hüzünlü...Ben de belki ilgisini çeker diye ona Başar Başarır'ın "Fukara'nın Ahı" adlı kitabını aldım bu hafta. Her sayfada bir atasözü, yanında da bir sayfalık eğlenceli açıklaması var. Annem de atasözlerine bayılır, kitap okuyamıyorum diye üzülmeden okuyabilir diye düşündüm ama okudukça ve üzerinde konuştukça, öylece, pek de anlamadan okuduğunu fark ettim. Ne yapalım, bu da böyle bir süreç olacak herhalde.
Şimdi artık iş-güç zamanı. Dilerim İstanbul, beni karşıladığı serin havayı devam ettirir!

4 Ağustos 2025, Pazartesi

Bugün ablam, annem ve ben İzmir'e teyzemi görmeye gittik. Sabah erken çıkınca kahvaltıya yetiştik, kuzenim M.ablam, sofrayı hazırlamış, çayı demlemişti gittiğimizde. Neyse ki teyzem üçümüzü de hatırladı bu sefer. Ara ara kafası bulansa da, genel olarak sohbet edebildik, eskilerden konuşup gülüşerek,  M.ablamın yarınki yaş gününü de bugünden, aldığımız pasta ile kutlayarak geçirdik günümüzü. Her şey  iyi güzeldi de, teyzemin bizi geçirirken anneme "beni unutma, ben seni hiç unutmayacağım" deyişi hepimizin içine oturdu...

Annem-ben ve teyzemin anime karakterlere dönüştürülmüş pozumuza bugün dinlediğim ve çok sevdiğim bir şarkıyı iliştirdim. Güvenç Dağüstün'den: Foça Tangosu

İzmir'e gidip gelirken, ablam kullandı arabayı. Ben de yanında anılara daldım. 

Lise 2'ye geçtiğim yaz, annemler İstanbul'dan İzmir'e taşınma kararı almışlardı. Arkadaşlarımdan, okulumdan ayrılacağım için çok üzüldüm ama ağzımı açıp tek laf etmedim, edemedim bizimkilere. Üzülmesinler, benim yüzümden şehir değiştirme kararının onlarda yarattığı sevinç, heyecan yarım kalmasın istemiştim. Geceleri yatağımda çok ağladığımı hatırlıyorum ama...(Ne gereksiz şekilde duygularımı bastırmaya çalıştığımı çok sonraları idrak ettim). Sonra da, hayatımda karşılaştığım her zorlukta olduğu gibi, bu taşınma kararının iyi taraflarını bulmaya çalıştım kendimce. Kendimi avutmak için bulduğum şey ise şuydu (16 yaşındaki bir ergenken aklıma gelen şeye gülmeyiniz reca edeyim :P):  "Buradaki arkadaşlarımla 11 yaşından beri birlikteyiz, kardeş gibi büyüdük, o yüzden de hiç birini potansiyel sevgili olarak göremiyorum. Belki BAL'da hayatımın aşkı ile karşılaşırım. Hem belki buradakilerden bile daha iyi arkadaşlarım olur" ! 

"E umduğunu bulabildin mi bari" derseniz, evet, 1 yıl geçmeden bir sevgilim oldu BAL'da (hayatımın aşkı olmadığını 3.5 yıl sonunda anladım gerçi :P) ve çok daha önemlisi gerçekten de "iyi dost" tanımının çok ötesinde, "kardeş"lerimi buldum ben orada. Ne şanslıymışım ! Ve evet, o sıralarda evrene yolladığım dilekler henüz uzaylılar tarafından yenmiyormuş demek :P     

2 Ağustos 2025, Cumartesi

 Dolu dolu bir haftaydı, en iyisi olanları şöyle madde madde sıralayayım:

  • Pazartesi saçımı boyatıp, kestirdim, iyi oldu, ferahladım :) 40 yıldır kuaförüm olan sevgili A.ağabeyimle 2 saat boyunca dertleşmek de saç kestirmenin/boyatmanın bonusu olarak yanıma kâr kaldı her zamanki gibi.
  • Salı akşamı canım ağabeyimle, F.cığıma (yengeden çok, bir arkadaştır benim için) oturmaya gittim. Annem, teyzem ve onları, özellikle son günlerde teyzeciğimi çok yoğun bir şekilde etkisine alan hastalıkla ilgili konular geceye damgasını vursa da, üçümüze de iyi geldi birlikte olmak, konuşmak, dertleşmek, ağlaşmak.  
  • Çarşamba günü mezuniyet törenimiz vardı. O sentetik cübbelerin içinde ruhumu teslim edecektim biraz daha uzun sürseydi tören, o kadar sıcaktı konferans salonu! Ama gençlerin coşkusu, sevinci, mutluluğu, bu işkenceye katlanmamı kolaylaştırdı neyse ki :)
  • Akşamüstü de İ.ve S.cığımla birlikte F.hocamlara gittik. Hem geçmiş yaşgünü kutlaması yaptık hem de annesi ve babası ile Amerika'dan kısa süreliğine gelmiş olan L.hanımı sevdik 1-2 saatliğine. Sanırım bu kadar güleç ve cana yakın bir kız çocuğu görmemiştim uzun süredir. Nazar değmesin.
  • Perşembe sabaha karşı sıcaktan bunalıp salondaki diğer pencereleri de açmaya giderken, karanlıkta sağ ayağımın küçük parmağını sandalyeye çarptım. Canım çok yandı ama üzerinde durmadım. Ancak, sabaha kadar ağrısı geçmeyince, üstelik bir de şişince hemen acile attım kendimi. Neyse ki çekilen röntgen sonucunda kırık ya da çatlak olmadığı anlaşıldı da içim rahatladı ama hâlâ mosmor ve şiş bir küçük parmakla ve ağrı kesicilerle hayata devam ediyorum :)
  • Cuma günü oğluşu okula bırakıp 1 haftalığına yazlığa kaçmak üzere otobüse bindim (hayat pahalı, geçim zor dostlar! Tek başıma, yolun keyfini çıkararak arabamla gelip gittiğim günler geride kaldı). Neredeyse 3 katına denk gelen bir maliyete katlanmak yerine, otobüse binip, ayağımı uzatarak,  kah kitap dinleyip, kâh dizi izleyip, kâh uyuklayarak yazlığa gelip anneme ve ablama kavuştum.
  • Dün okul çıkışı babasına giden O.bey, yeni aldıkları minik ve şirinler şirini kedi yavrusu Latte'nin fotoğrafları ile günümü şenlendirmeye devam ediyor :) Biz de anne ve kızları olarak, kahve içelim, yemek yiyelim, çay içelim, karpuz yiyelim döngüsü içinde verandada oturuyoruz :) Henüz denize gitmedim, yarın şeytanın bacağını kıracağım, umutluyum :P
Son olarak bugünün şiiri ile bitireyim bu yazıyı. A.Kadir'den. 
başımıza gelen bütün bu şeyler
dünyada olmamaktan daha iyi
hem bizim için hasret falan da neymiş ki?

sen orda yıldızlara bakar dalarsın,
ben burda cigaramı yakar dalarım.
işte olur biter..


Yazlığa geldiğimi, denize girdiğimde değil, hayır için lokma dökülmesini yakalayıp Bergama tulumu eşliğinde yediğimde anlarım ben :)