26 Mart Pazar

Bu ara iş yoğunluğundan kafayı yemek üzereyken fırsat bulduğum her an, eskilere gidiyor aklım. Bir tür kaçış sanırım. Nasıl mı? 

Mesela, Jamal Aliyev-Ece Dağıstan'ın "Kardeşin duymaz, eloğlu duyar" yorumunu dinliyorum. Hop, üniversite 3'e ışınlanıyorum. Fakültenin koridorlarında E.hanım ve A.bey'le ayaküstü konuşup  (belli ki şımartılmak istemiş ama şımartılmamışım) sonrasında makina fakültesine giden, ama makinanın koyu karanlık kantinine de sığamayıp eve gelen ve balkonda oturup bir yandan şokellaya kaşık sallayıp bir yandan bu şarkı eşliğinde hüngür hüngür ağlayan, kendini çok yalnız hisseden Şule'nin yanına gidiveriyorum. Omzuna dokunup "abartma, büyütme lütfen, bak bahar geliyor" demek istiyorum. Diyemiyorum, ne yazık...

Ya da mesela, sevgili Mimoza'nın yazısını okuyorum, bir mektup var odağında. Ne oluyor? Hop, hemen her gün mektup yazıp aldığım İzmir zamanlarına ışınlanıyorum. Lisenin son iki yılında geldiğim BAL'da okurken KAL’daki arkadaşlarımla yazdığımız mektuplarla postaneyi zengin ettiğimiz o günlere...O zaman internet falan yoktu tabii, mektuplar vardı hayatımızda. Keyifli, rengarenk, platonik aşklar, tutkunu olduğumuz Mavi Ay dizisi yorumları, sınav bunalımları, filmler, kitaplar, konserler, üniversite sınavı sıkıntıları ile dolu ama hep çok sevgi ve çok özlem kokan mektuplardı bunlar. Hepsini hâlâ saklarım kutular içinde ama içlerinden bir tanesini unutmam mümkün değildir. Kocaman bir zarf. Zarf bile çok renkli. “Gönderen:5-H” yazıyor üstünde. Zarfı açıp, eriyorum. KAL’daki sınıfımdaki 45 kişi bir İngilizce dersinde öğretmenden izin alıp, A.ciğimin herkese dağıttığı küçük bloknotumsu kağıtlara mektubumsu-notumsu şeyler yazmışlar, hatta hocaya da yazdırmışlar ve bana yollamışlar... 45 tane mektupçuk. Çok ağladığımı, bir yandan da "çok şanslı bir insanım ben" diye tekrarladığımı hatırlıyorum. Şanslıyımdır evet, sulu gözlüyümdür, ona da evet :)

Sonra mesela M.A.Alabora'nın yönetip "yılın yardım filmi" ödülü kazandığı "Galler Bir Sığınak Ülkesidir" adlı kısa filmini ve hakkında yaptığı konuşmayı izliyorum, gözlerimde yaşlarla. Hemen O.beye hamile olduğum ve "oğlum bu genç adama benzesin lütfen Tanrım" diye dua ettiğim zamanlar geliyor gözümün önüne. Bu yüzden mi annesi gibi hissediyorum, her başarısı her onurlu duruşu beni bu kadar gururlandırıyor, gözlerimi dolduruyor acaba diye düşünmeden edemiyorum. 

Son olarak bu sabah facebook hatırlatıyor bana bugün dünya ölmeme günüymüş, "Geçen senelerde kutlamışsın, yine kutlamayacak mısın" diye. İçim istemiyor. Onca ölümün üzerinden 1 ay geçmişken, yaralar henüz çok tazeyken böyle bir şey paylaşmak ayıp geliyor. Susuyorum. 

Öyle işte...

Kendimi yorgun hissediyorum...Hani küçükken çocuklarımıza "yatıcaz kalkıcaz yatıcaz kalkıcaz arkadaşın bize gelecek" dememiz gibi, yatıp kalkalım, yatıp kalkalım ve daha güzel günler göreceğimiz o günler gelsin, bahar göstersin yüzünü istiyorum. 

Dün N.hocamcım almış bu güzel buketi bana, geçmiş yaş günüm için. 
Evime baharı getirdi sanki :)

22 Mart Çarşamba

Bu hafta garip bir yoğunlukla başladı, öyle de sürüyor...Ders hazırlıkları, makale revizyonları, öğrenci görüşmeleri falan derken kafamı kaldırmadan çalışıyorum vallahi. An itibariyle biraz rahatladım gerçi ama içim huzursuz yine de, yapılacak işleri düşündükçe... Yarın okula gitmek zorunda olmasam, evde bir miktar işi daha bitirebilirdim ama gereksiz iki toplantı için okulda olmak zorundayım. Git gel derken gün bitecek muhtemelen. Neyse ne yapayım, biraz dışarı çıkmak iyi gelebilir belki...

Bu arada balkonumu düzenledim pazartesi akşam. Ondan beri de ders aralarında, çalışma molalarında çıkıp orada keyif yapıyorum. Oldum olası severim balkonları. 20 sene oturduğum evin önce balkonlarına vurulmuştum. Oturduğum sürece de tadını çıkardım Allah biliyor ya...Bu evdeki balkonum o kadar büyük değil ama yine de idare eder boyutta. Miço kuzusunun eşyaları ortadan kalkınca, çiçeklere kaldı alan tabii...Ben de biraz daha oturulası hale getirdim. Yapılmakta olan evimin balkonu ise balkon demeye bin şahit ister kıvamında olacak ama yine de kendime ait bir alan yaratabilirim çiçekler ve bir sandalye ile diye umut ediyorum...Bakalım...


Bugünün güzelliği doktora öğrencim O.'dan geldi. Sabah saatlerinde 1995 yılına ait, asistanlık zamanlarımın ders notlarının fotoğrafını yolladı bana O.cuğum. Ben unutmuşum böyle notlar tuttuğumu ama Yöneylem dersinin uygulamasına girerken hazırladığım notları, o zamanki dersin hocası sevgili T.hocama vermişim sonrasında (tabii ki bunu da hatırlamıyorum); o da saklamış, hatta dosyaladığına göre sonra da kullanmış sanırım. Şimdi benim öğrencim olan ve başka bir üniversitede onun asistanlığını yapan sevgili öğrencim O.'a göstermiş. O da fotoğrafını çekip yollamış bana. "Vay be" dedim, "amma çok zamandır bu işin içindeyim demek ki". 1995'de biri gelip, o zamanlar muhtemelen oradan ayrılmayı ve özel sektöre geçmeyi kafasına koymuş olan 24 yaşındaki  bana, dönüp dolaşıp 2023 yılında yine aynı üniversitede hâlâ Yöneylem dersini vereceğimi söylese, ne derdim acaba...Hayat...Gel de Hüsnü Arkan'ı ve son zamanlarımın şarkısını anma: Gel buluta bakalım :)

19 Mart Pazar

Dolu dolu geçen bir haftaydı. Ankara dönüşü Ö.beyi eve bırakıp, annemlere uğradım önce. Sonra da eve gelip bir fasıl çamaşır yıkadım, bir şeyler atıştırdım. Haftaya hazırım.

Bu hafta dersler verdim, öğrencilerimle görüşmeler yaptım, araştırma ekibimle toplandım. 

Yemekler yaptık, büyük aile sofraları kurduk. E.hanımın erkek arkadaşı ile tanıştık, pek heyecanlandık :)

A.ciğim ve Ö.cığımla Behzat Ç.'nin yeni sezonunu izledik, çok beğendik. Küfürler iyice çoğalmıştı ama amirim yine çok iyiydi ne yalan söyleyeyim!

Cumartesi akşam A.ciğimin lise sınıf-üniversite ev arkadaşı geldi, eskilere daldık, Ahmed Arif'ten girdik, Nazım'dan çıktık.

Ülkenin gündemi her günümüze damgasını vurdu desem eksik kalır, her saatimize damgasını vurdu demek, daha doğru olur sanırım.

G.ablamın baba memleketimden milletvekili aday adayı olduğu günün gecesinde rüyamda babamı gördüm. Çok yakışıklı, çok şıktı. Hayra yordum haliyle :)

Şimdi bana müsade, dört gözle çıkmasını beklediğim kitabımın başına oturayım artık :) 

14 Mart / Salı

Yoğun geçen bir günün ardından yatmadan önce son günlerin hızlı özetini geçmek istedim:

Perşembe öğleden sonra yârim geldi Ankara'dan. Günüm şenlendi haliyle. Sabah pazara çıkıp balık almıştım, akşamüstü evimizin büyük oğlu Ö.bey de gelince,  önce A.beyciğim Ö.'a hamsi nasıl temizlenir onu öğretti, sonra da kendimize hamsi-rakı-Behzat Ç. gecesi yaptık, güzeldi. 

Cuma akşam bir küçük çantaya bir iki şey attık ve Kadıköy'den kalkan otobüse binip Selanik'e doğru yola çıktık. Otobüsle yolculuk etmeyi unuttuğumu fark ettim yolda, ki oysa bir ara ömrüm otobüslerde geçerdi. Hatta Varan Ataşehir terminalindeki adamcağızla kanka olmuştuk da biletlerde (benim avanaklığımdan dolayı) olan aksiliklere pratik çözümler üretivermişti. Neyse konuyu dağıtmayayım, yolculuk güzeldi. Hele ki internet olmayınca, telefon da işlevsizleştiği için, A.ciğimin eli elimde, yol boyu camdan dışarı bakıp hayaller kurmak şahaneydi. 

Cumartesi Selanik'te gezdik. Ben daha önce annem, ablam ve O.beyle ve kendi arabamla gittiğim için, üzerinden 7 yıl geçmiş olsa da baya bir hatırlıyordum. Turla gezmediğimiz yerlerde de ben rehberlik yaptım yârime :) Yedik, içtik, ayaklarımız ağrıyana dek gezdik. Selanik için İstanbul'un kardeşi, İzmir'in ablası derlermiş. Gerçekten öyle, Kordon'un benim lise zamanlarındaki haline tıpa tıp benzeyen sahilinde yürüdük uzun uzun. Hava da güzeldi şansımıza.

Pazar günü ise Kavala'ya doğru yola çıktık, yine hızlı bir şehir turu attık hep birlikte. Sonrasında da "serbest zaman"da kafamıza göre takıldık bir müddet. Eve dönüş yolunda ise geçen sefer gitmediğim ama bu sefer görüp hayran kaldığım Porto Lagos'a uğradık. Ayrılmak istemedim oradan, o kadar güzeldi ki. Bir masaldan fırlamış gibiydi sanki...

Gece geç vakit, yorgun ama "iyi ki gittik" modunda eve attık kendimizi. Doğrusu kendi arabamla gitmeyi tercih ederim tabii ki, ama yine de güzel bir 2 günlük kaçamaktı. Hem de 2019 haziranından sonra ilk yurtdışı çıkışımızı yapıp şeytanın bacağını kırmış olduk. Darısı diğer gezilerin başına!

Bugün ise oğlumun yaş günü, 23 yaşını doldurdu. İnanılmaz! Bugüne yaraşan dizeler Nazım'dan bu yüzden:

“Her günüm mis gibi dünya kokan bir kavun dilimi
Senin sayende.
Bütün yemişler elime güneştenmişim gibi uzanıyor
Senin sayende.
Senin sayende yalnız umutlardan alıyorum balımı.
Yüreğimin çalışı senin sayende.”
Nice yaşların olsun kuzum. Hep çok mutlu ol. Ayağına taş değmesin...

Bu da bayıldığım Porto Lagos'taki Meryem Ana Şapeli...



 

8 Mart Çarşamba

Sabahtan 3 saat dersim vardı. Yüzleri görünmeyen 60 kişiye, ders anlattım, çok zevksizdi. Kendim espri yaptım, kendim güldüm (belki gülmüşlerdir onlar da ama benden gül cemallerini esirgedikleri için bilmiyorum tabii! ). Okulun uzaktan olmasına tepki gösterip sonra da dersin daha etkin geçmesi için kameralarını açmalarını talep etmeme karşın açmamalarını anlamıyorum ve bozuluyorum. Ama öte yandan o kadar hırpalandılar ki son yıllarda, kıyamıyorum yine, elimden geleni yapmayı sürdüyorum. Sınıfta yüz yüze anlatsam daha az yorulacağımı ve anlatacaklarımı daha iyi anlatıp, öğrencilerimin de mesleklerinin temeli olan dersi daha iyi anlayacaklarını biliyorum. Ve bu bahar dönemini neden uzaktan yaptığımızı kesinlikle anlamıyorum!

Dersten sonra O.beyle kahvaltımızı yaptık ve Kadıköy'e gittik, bilgisayarının klavyesinde bir terslik vardı, harici klavye kullanmak zorunda kalıyordu, onu yaptırdık. Tamir sırasında da Baylan'a uğradık. Anne-oğul ne zamandır kup griye keyfi yapmamıştık. Böyle sakin sakin oturup konuşmayı, dertleşmeyi de özlemişiz. İyi oldu. Anneme karşıdaki Ali Muhiddin'den de çifte kavrulmuş lokum almayı ihmal etmedik tabii. Bir de, jean pantolon aldık oğluşa. Cüzdanım baya bir hafiflemişti gün sonunda eve dönerken, tahmin edebileceğiniz üzere :) 

Eve geldiğimde blue kızlarının Attila İlhan paylaşımını görüp sohbete hemen eklendim tabii ki. Sonrasında da bir süre youtube'dan Attila İLhan'ın sesinden şiirlerini dinledim. Yine güzel, hep güzel...O arada lise matematik öğretmenim Fazıl Say'ın Didem Madak şiirini bestelediğini bildiren, bugünkü paylaşımını göndermiş bana. Hadi, ordan Didem Madak şiirlerine ve hatta hakkında yazılan akademik makalelere daldım bir süre de. Pazar öğleden sonradan beri çok yoğun bir tempoda çalışmanın ödülü olarak bugün öğleden sonra izin vermiştim kendime, güzel değerlendirmiş oldum böylece :)

Bugünün dizeleri Didem Madak'tan olsun o halde. Hüzünlü evet, ama çok güzel...

Sevgili Pollyanna,
Radyo tiyatrosu dinlenirdi bir zaman içimde,
İçimde dünyanın en eski kedisi
Eski bir sobanın yanında uyuyordu.
Çocuklar bir köşede
Yenidünya çekirdekleriyle beştaş oynardı
Frenk elması da derler
Sarılı kahverengili bir meyve.
Annem işte öyle bir kadındı
Çocuklar gökyüzüne bakar sorardı:
Ay dede orada ne yapıyor anne?
Annem öldüğünde ay dede içimde
Yüzlük bir ampul gibi parçalandı.
Annem işte öyle bir kadındı
Aşure getiren çocuklara,
Teşekkür eder gibi yaşardı
Öldüğünde gül resimli bir takvim yaprağıydı.
Baylan güzellemesi :)

Fotoğrafa günün anlam ve önemine ait şarkıyı bağladım. Neden? Çünkü "kadınlar vardır"!


4 Mart Cumartesi

Dün okulda toplantılar vardı, trene binip gittim, giderken de yolda kitabımı dinledim (Sezgin Kaymaz yine, bu sefer "Sandık Odası". Ama Sezgin Kaymaz'lara ara vermeye karar verdim biraz, farklı bir tarz istiyorum artık, doz aşımı oldum sanki :P)). "Günlerden sonra ilk defa kendimi nispeten daha iyi hissettim" diye geçirerek içimden, çıktım okuldan, 30 yıllık dostlarımla buluşmak üzere Ataköy'e giderken "masa devrildi" haberi geldi. Allahım, olaysız bir gün geçmez mi bu ülkede! Kızıp küfretmekle, "oh be" deyip rahatlamak arasında gidip geldim sonrasında sürekli. Sonunda ülkecek delireceğiz sanırım, o olacak! Neyse ki 3 kadın buluşmak için şahane bir gün seçmişiz. Yedik, içtik, dertleştik de biraz daha iyiydim eve dönerken.

Bugünse sabahtan bitirme öğrencilerimle kısa bir toplantı sonrası mutfağa attım kendimi. Madem oğluş bey geliyor bahar tatiline ( ne ara bahar tatili oldu anlamadım ya, neyse), sevdiği bir iki yemeği yapayım diye. Ardından biraz ütü, biraz ortalık toparlama ve biraz da bilgisayar başında iş güç...

Akşamüstüne doğru gidip annemleri de aldım ve O.cığımı karşılamaya gittik. Sonra da hep birlikte istasyona yakın bir restorana girdik, ne zamandır aklımdaydı bizimkileri götürmek oraya, kısmet bugüneymiş. Annem ki, pek öyle beğenmez her yeri (yediklerinin tadını beğense fiyatı beğenmez, fiyatı beğense lezzeti beğenmez, bazen ikisini de beğenir ortamı beğenmez), çok beğendi, ki bu bile başlı başına bir olay bizim hayatımızda :P Baya oturduk orada, O. bey de aç gelmiş ("trenin kafeteryasında nasıl kredi kartı geçmez yaaa" diye söylenip duruyordu, nakit yokmuş yanında şaşkının!), iyi oldu. Yemekteki ana konu yine masaydı tabii. Cansever'in dediği gibi, "masa da masaymış ha!"

Az önce Barış Pirhasan'ın "Şiirin yüzünü güldürecek, okuru sevinçten ağlatacak şiirler yazdı" açıklamasıyla PEN şiir ödülünü kazandığını okudum. Sevindim :) Gidip biraz şiir okuyayım o zaman, iyi gelecektir, eminim. Buraya da Barış Pirhasan'ın ilk okuduğum şiiri koyayım:

Yaşayamadığım bir şeysin sen, elinden tutup sokağa çıkamadığım 
Kış günü bir avuç kar süremediğim yüzüne 
Otlar ve çiy damlalarıyla sevişemediğim 
Kımıldatmayan bir bakış, bir söz 
Tam söylenecekken açıp kapıyı 
Karanlık ağzımı ışıklandıran, yakan fotoğrafları 
Gümüş laledan masamda, birden laylak.. 
Dirhemleyen sevincimi ışıktan tartacında 
Can alıp veren, su verip gönül yağmalayan 

Kurnaz bakkal, hırkama göz diken 
Yaşayamadığım bir şeyşin sen, kokular dağıtıp 
Kendine yeni adlar yakıştıran 
Beynimde cıva damlacığı, şehvetin sinir telleriyle 
Dokuyan kaaklarımı, göz çukurlarımı aşkın 
Tılsımlı gövdesiyle ovan 
Yastıkta bir yumak saç 
Boynu kıvrılıp ölmüş güvercin, dokunamadığım 
Şeylersin sen, bitiremediğim...

 

Bu ara evdeki orkidelerin hepsi coştu, hepsi ayrı bir güzel...

2 Mart Perşembe

1 ay olmuş yazmayalı. Bir daha yazıp yazmayacağımdan ve hatta bu yazdığımı  yayınlayıp yayınlamayacağımdan emin değilim. Yazmak zor çünkü. Kendimi, hissettiklerimi ifade etmek zor...Deneyeyim yine de. 1 aydır ne hissediyorum ben? 

Müthiş bir üzüntü öncelikle. Yitip giden onca can için. Pat diye ölmek en iyisi. Günlerce enkaz altında ses verip kurtulamayanlar var bir de! Ölenlerin yakınlarını düşündükçe içim parçalanıyor. Ne zor yarabbim. Düşünmesi bile ne kadar can yakıcı.

Büyük bir kızgınlık eşlik ediyor bu üzüntüye. Nedenleri sayıp dökmeyeceğim, biliyorsunuz. Ama çok kızgınım. Öyle böyle değil. Helal falan da etmiyorum hakkımı bir vatandaş olarak.  Helal edenin yeri de yanım değil. Net!

Çaresizlik var sonra. Ne yapabilirim sorusu ile birlikte. Neyse ki bu noktada elimden gelen bir iki şey var. Onlara odaklanmaya çalışıyorum. Öğrencim, mezunumuz, komşumuz derken en azından bir iki aileye dokunmak kendimi biraz daha iyi hissettiriyor. Ama hep anlık bu iyi hissedişler.

Ve korku. Benim/sevdiklerimin başına geldiğinde ne olacak? Yatağın yanına powerbank, su; arabaya deprem çantası koydum da onlara erişebilecek miyim? Ya okuldayken yakalanırsam? Ulaşabilecek miyim annemlere? Oğlum Ankara'da olsun lütfen! Yatarken çorap giysem mi ayağıma? Of ki of...

Öyle işte...Hasta gibiyim. Bazen daha iyi, çoğunlukla kötü. İlk zamanlarda kitap falan da dinleyemedim hiç, okumak bir tarafta dursun... Sonra dinlemeye başladım. Çokça "e ben ne dinledim son 5 dakikadır" diye geri sararak. Olsun... 

Dün akşam da ilk defa oturup kitap okudum. Füruzan'ın yeni öykü kitabı: "Akim sevgilim". Benim kafam mı yerinde değildi, gönlüm mü bilmiyorum ama "ee ne okudum ben şimdi" dedim bitirince. Onun da mı kafası ve gönlü çok karışıktı acaba yazarken diye de düşündüm...

Tüm bunlar olup biterken bahar yüzünü göstermeye başladı usul usul... İyi ki...Neyse ki...

Burgazada, en sevdiğim, mimozalarla doluydu pazar günü. Depremde buralar ne olacak diye düşünmemeye, konuşmamaya çalışarak uzun uzun yürüdük yine A.ciğimle. İyi geldi ikimize de.