Bu ara iş yoğunluğundan kafayı yemek üzereyken fırsat bulduğum her an, eskilere gidiyor aklım. Bir tür kaçış sanırım. Nasıl mı?
Mesela, Jamal Aliyev-Ece Dağıstan'ın "Kardeşin duymaz, eloğlu duyar" yorumunu dinliyorum. Hop, üniversite 3'e ışınlanıyorum. Fakültenin koridorlarında E.hanım ve A.bey'le ayaküstü konuşup (belli ki şımartılmak istemiş ama şımartılmamışım) sonrasında makina fakültesine giden, ama makinanın koyu karanlık kantinine de sığamayıp eve gelen ve balkonda oturup bir yandan şokellaya kaşık sallayıp bir yandan bu şarkı eşliğinde hüngür hüngür ağlayan, kendini çok yalnız hisseden Şule'nin yanına gidiveriyorum. Omzuna dokunup "abartma, büyütme lütfen, bak bahar geliyor" demek istiyorum. Diyemiyorum, ne yazık...
Ya da mesela, sevgili Mimoza'nın yazısını okuyorum, bir mektup var odağında. Ne oluyor? Hop, hemen her gün mektup yazıp aldığım İzmir zamanlarına ışınlanıyorum. Lisenin son iki yılında geldiğim BAL'da okurken KAL’daki arkadaşlarımla yazdığımız mektuplarla postaneyi zengin ettiğimiz o günlere...O zaman internet falan yoktu tabii, mektuplar vardı hayatımızda. Keyifli, rengarenk, platonik aşklar, tutkunu olduğumuz Mavi Ay dizisi yorumları, sınav bunalımları, filmler, kitaplar, konserler, üniversite sınavı sıkıntıları ile dolu ama hep çok sevgi ve çok özlem kokan mektuplardı bunlar. Hepsini hâlâ saklarım kutular içinde ama içlerinden bir tanesini unutmam mümkün değildir. Kocaman bir zarf. Zarf bile çok renkli. “Gönderen:5-H” yazıyor üstünde. Zarfı açıp, eriyorum. KAL’daki sınıfımdaki 45 kişi bir İngilizce dersinde öğretmenden izin alıp, A.ciğimin herkese dağıttığı küçük bloknotumsu kağıtlara mektubumsu-notumsu şeyler yazmışlar, hatta hocaya da yazdırmışlar ve bana yollamışlar... 45 tane mektupçuk. Çok ağladığımı, bir yandan da "çok şanslı bir insanım ben" diye tekrarladığımı hatırlıyorum. Şanslıyımdır evet, sulu gözlüyümdür, ona da evet :)
Sonra mesela M.A.Alabora'nın yönetip "yılın yardım filmi" ödülü kazandığı "Galler Bir Sığınak Ülkesidir" adlı kısa filmini ve hakkında yaptığı konuşmayı izliyorum, gözlerimde yaşlarla. Hemen O.beye hamile olduğum ve "oğlum bu genç adama benzesin lütfen Tanrım" diye dua ettiğim zamanlar geliyor gözümün önüne. Bu yüzden mi annesi gibi hissediyorum, her başarısı her onurlu duruşu beni bu kadar gururlandırıyor, gözlerimi dolduruyor acaba diye düşünmeden edemiyorum.
Son olarak bu sabah facebook hatırlatıyor bana bugün dünya ölmeme günüymüş, "Geçen senelerde kutlamışsın, yine kutlamayacak mısın" diye. İçim istemiyor. Onca ölümün üzerinden 1 ay geçmişken, yaralar henüz çok tazeyken böyle bir şey paylaşmak ayıp geliyor. Susuyorum.
Öyle işte...
Kendimi yorgun hissediyorum...Hani küçükken çocuklarımıza "yatıcaz kalkıcaz yatıcaz kalkıcaz arkadaşın bize gelecek" dememiz gibi, yatıp kalkalım, yatıp kalkalım ve daha güzel günler göreceğimiz o günler gelsin, bahar göstersin yüzünü istiyorum.



