31 Ocak / Salı

Dün akşam Y.cığımla birlikte, canım G.umuzun yaş gününü bizde kutladık 3 BAL'lı olarak. Diğer BAL kızlar da telefonla, görüntülü aramayla katıldılar zaman zaman aramıza. Konuşacak konular yine bitmedi. Yine güldük, yine ağlaştık , yine çok yedik ve içtik, yine "iyi ki" dedik.

Bu arada bir süredir enteresan bir deneyim yaşıyorum, bunu yazmasam olmaz! Miço hastalandığından beri bizim katta (3. ve apartmanın son katında bizim daire) bir tekir var. Hem yan komşumuz hem de karşı komşumuz evde olmadığından bazen birinin bazen diğerinin paspasında görüyorduk onu O.'la. Hiç sırnaşmıyor, öylece oturuyordu. Ara sıra dışarı çıkıp yemek ve tuvalet ihtiyaçlarını giderip tekrar bizim kata geliyordu bir şekilde. Miçonun ölüm haberini aldığımızda da O.cığımla evden çıktık ağlaşarak ve bizimki yan paspastaydı yine. Kaç gündür hiç pas vermeyen kedi, o gün bizimle aşağı kata kadar geldi, zorlu gün için bizi geçirir gibi....Geçen hafta ise okuldan geldiğimde beni apartman girişinde değil, dış kapıda karşıladı bu şeker ve miyavlaya miyavlaya ve geliyor muyum diye 2 basamakta bir kontrol ederek, benimle üst kata kadar çıktı.  Miço bey beni ona emanet etti, "bu kadın çok üzülecek ben gittiğimde, sen onu oyala biraz" dedi sanki.... 1.5 yıldır bu apartmanda oturuyorum, bir kez bile kata çıkmayan kedi, her gün bizim katta. Yüz vermiyorum güya ama içim de gidiyor tahmin edebileceğiniz gibi. Ne değişik canlılar şu kediler...

Bugünün en güzel olayı ise "sanal meyhane"ydi :) Burada daha önce de bahsetmiştim, Ekim 2016-Ekim 2017 tarihleri arasında Açık Radyo'da şahane bir program vardı: Murat Meriç'in hazırlayıp sunduğu: "Şarkılarla Memleket Tarihi". Zaman oldu ağlayarak, zaman oldu gülerek, zaman oldu şaşırarak, eskilere giderek, anılara dalarak güne başlamama vesile olurdu Meriç... A.ciğim de Ankara'da dinlerdi, bilirdim. Aynı programı, aynı anda, farklı şehirlerde dinlemek de ayrıca hoşuma giderdi.

Bugün canım hemşirem Y.cığım, Murat Meriç'in "gather-in"de bir programı olduğundan bahsedince, kaçırmadım, hemen girip kayıt oldum. Hem bir süredir merak ediyordum bu ortamı (M.A.Alabora ve T.Morgül'ün salgın döneminde başlattıkları "meyhane elsewhere"in farklı bir uzantısı olduğunu biliyorum sadece) hem de Murat Meriç'i bulmuşum işte, kaçar mı :) İyi ki de kayıt olmuşum, muhteşem bir deneyimdi , Y. ve G. hemşirelerimle çok hoşumuza gitti "plaklı meyhane"de olmak :) Murat Meriç'le sohbet ettik, onun hazırladığı listeye eklemeler yaptık(dinlemek isterseniz burada) , yeni insanlarla tanıştık. 

Belki bir gece de blog arkadaşları olarak katılırız diye de düşündüm hatta. Beylerbeyi İnciraltı'nda buluşmadan önce hoş bir deneyim olabilir bence, ne dersiniz :)

Huzurlarınızda 3.kat güzeli :)

29 Ocak / Pazar

Bugün güzel bir kahvaltı sonrası, oğluşu yolcu ettim Ankara'ya. Gözyaşlarım akmaya hazır ama cool bir anne olarak el salladım arkasından :) Sağlıkla, mutlulukla, başarıyla geçsin bu dönemi dilerim...

Dönüşte nöbetçi eczaneden vitamin, pastil falan alıp anneme uğradım. İyi de yapmışım, uzanmış yatıyordu halsiz bir şekilde. Ablam her zamanki gibi çevresinde dört dönüyordu, annemse her zamanki gibi nazlıydı! Biraz oturup, vitamin, pastil takviyelerini yapıp, ayrıldım yanlarından. Yakındaki minik avm'ye gidip yarın doğum günü olan G.cuğum için yaş günü hediyesi aldım, sonra da yürüye yürüye eve geldim. Nevresim değiştirdim, duş aldım, çamaşır yıkadım, ortalığı toparladım ve tarhana çorbası yapıp içtim.  Kış günlerinin tartışmasız en güzel çorbası tarhanadır bence :)

Bir de yine, yeniden IF diyetine başladım bugün itibariyle. Zor zamanlarda kendimi yemeye, özellikle nutella kavanozlarına adamakla meşhur bir kişiliğimdir, malum. 10 gündür aralıksız yiyorum yine.  Dur demekte fayda var :)

Dün,Sezgin Kaymaz'ın "Kün"üne başladım Storytel'de. Yine çok enteresan bir hikaye ve yine sardı beni. Tabii onun yazım dilinin güzelliği kadar Emre Melemez'in seslendirmesi de şahane, diğer kitaplarında olduğu gibi.

The Banshees of Inisherin'i izledim bir de dün öğleden sonra. Çok etkilendim.

Kapımın önünde Yuka benzeri saksı çiçeğim duruyor bu eve taşındığımızdan beri. Evde koyabileceğim uygun bir yer olmayınca ve apartmanın da aydınlık bir boşluğu olunca, onu kapı önüne koymuştum, o da pek sevmişti yerini, daha bir serpilmişti. Dün fark ettim ki çiçek vermiş. Ne enteresan bir bitki. Yıllardır benimle ve bu sene, bu hafta, çiçeklenmeye karar verdi :)

27 Ocak / Cuma

Çok koydu Miço'nun gidişi bana. Kendimi suçladım zaman zaman ("keşke daha önce götürseydim veterinere" diye), kendimi azarladım (ağlamaktan hasta gibi olduğumda "yeter artık, hayatın gerçeği bu, küçük bir çocuk değilsin, toparla kendini" diye), kendime acıdım (eve gelip de kapıyı açınca beni bekleyen ve ayaklarıma sürünen Miço'yu göremeyince içime dolan hüzün nedeniyle). Ama tüm bunlar gerçeği değiştirmiyor, 9 yıllık ev arkadaşım artık yok ve ben buna alışmak zorundayım...

Cumartesi günü, A.ciğim ve güzel bir karne alan E.beyciğim Ankara'dan gelip 5 gün kaldılar bizimle neyse ki ve kafamın dağılmasını sağladılar. Biraz İstanbul'u gezdik, biraz ev ziyaretleri yaptık, biraz da evde miskin miskin oturduk, ki tatil dediğin başkaca nedir ki zaten :) Okula gittiğim bir gün E.ciğim bana eşlik etti bir de ve pek sevdiği yolculuk deneyimlerine Erenköy-Avcılar hattını ekledi. Ben bitirme sunumlarındayken de odamda oturup beni bekledi güzel güzel. Büyüdüğüne ailecek bir kez daha ikna olduk biz de:) Ha bir de yaptığım tüm yemekleri çok beğendi yine ve tabağındakileri silip süpürdü her öğün, ki bu bizim için küçük, 7 yaşındayken yaz dönemini sadece hazır puding yiyerek geçirmiş biri için çok önemli ve büyük bir adım!

Bu arada Caniko'yu izledim, etkilendim, Yıldız Kenter'i sahnede birden çok kez izlemiş olduğum için şanslı hissettim kendimi. Belgeselin sonunda E.İ.'na verilen selamı da ayrıca taktir ettim. 

Bu hafta bahar döneminin ders programı da belli oldu. Ennnn sevdiğim ders olan "Yöneylem Araştırması" o dersi veren hocanın emekli olması nedeniyle bana kaldı. Çok sevindim :) 

Bir de bu 1 haftadır kaybımı önemseyen, hâlimden anlayan, arayıp soran, göz yaşlarıma ortak olan, eve gelen, "yürüyüşe çıkalım" diyen, meditasyon uygulamaları paylaşan, mesaj atan dostlarımın varlığına bir kez daha şükran duydum.  Hayat dostlarla güzel, yaşanası...

Okula ziyaretime gelen misafirleri Florya Atatürk Köşkü'ne götürmemek olmazdı tabii...

19 Ocak /Perşembe

Kedileri hep sevmişimdir ama 2014 mart ayına dek bir tekine bile dokunamamış, kucağıma alamamıştım. Sonra O.beyin ısrarlarına dayanamayarak ve korkumu da yenmek isteğiyle kedi sahiplenmeye karar verdim. Tam o sırada ablamın bir arkadaşı yolda doğum yapmak üzere olan üç renkli güzeller güzeli bir kediyi evine almış, doğum sonrası ona ve 5 minik yavrusuna bakıyordu. "Tamam, bunlardan birisi bizim olsun." dedik ve Miço beyi 40 günlükken sevgili arkadaşım/asistanım D.cığımla gidip alıp, eve getirdik. D. ile gittik çünkü ben bir kediyi, ufacık da olsa nasıl kucağıma alacağımı bile bilmiyordum, korkuyordum!  Cahil cesareti...

Sonrası güzel bir macera...İlk gün D. bizimle kaldı, bana temel bazı bilgiler verip gitti. İkinci gün kucağımdaydı Miço, 1.ayın sonunda yatağımda...O.ciğim çok istediği için eve gelmiş olsa da, biz onu değil, o beni sahiplendi. Kucağımda yattı, çalışırken bilgisayarımın yanında oturup uzun saatler beni bekledi, bazen sıkıldı, klavyenin üzerinde yürüyerek ya da yatarak çalışmalarımı sabote etti, okuldan eve gelince ilk iş onu kucağıma almazsam ve başını koltukaltıma gömüp 5 dakika öylece durmasına izin vermezsem miyavlaya miyavlaya bana dediğini yaptırdı, evimizi tüm yabancılardan kahramanca korumaya çalıştı (!), benden ve O.cığımdan başka kimsenin kucağına gitmedi, yanına yaklaşıp kendini sevdirmedi, zor zamanlarımda göğsüme gelip masajlar yaptı uzun uzun, yaş mama açacağımı anladığında sevinçten minik keçiler gibi zıpladı evin içinde.

Tüm bu yaşanmışlıklardan ve 9 yıldan sonra, bugün, pamuk oğlum, artık yok. Ev sessiz, renksiz... Kucağım boş. Çok üzgünüm.

Dilerim gittiği yerde bol martı manzaralı pofidik bir minder bulmuş etrafı seyrediyordur ve dilediği zaman dilediği kadar yaş mama yiyebiliyordur. 

Beni mutlu ettiğin kadar mutlu ve huzurlu ol can oğlum, canım oğlum, efendi oğlum, Miçom...Hoşça kal...  



13 Ocak / Cuma

Bu haftam garip bir yoğunlukta geçti yine. Bölüm toplantısı, bitirme öğrencilerinin sunumları, yüksek lisans-doktora sözlüleri, doçentlik raporları, bölüm semineri, başka bir üniversitedeki atanma ile ilgili süreçteki jüri üyelikleri derken günler nasıl geçti bitti anlamadım bile.  Öyle ki çarşamba günü temizliğe yardıma gelen S.ciğim saat 12'ye doğru "bak, görüyor musun, bir de öğretmenlerin işi kolay derler, sabahtan beri nefes almadan çalışıyorsun abla sen" deyince fark ettim kahvaltı yapmadığımı örneğin :) 

Bugün gittiğim üniversitede, jüri üyesi olarak katıldığım seminer, kişisel tarihimdeki güzel anlardandı. İTÜ'deki ilk lisansüstü tez öğrencim canım B.cığım (ki profesörlüğü yaklaşan bir doçent kendisi) diğer jüri üyesi olarak yanımda oturuyordu. Tahtada müthiş karmaşık bir konuyu çok anlaşılır bir şekilde anlatan aday hoca da yine İTÜ'deki diğer lisansüstü tez öğrencim sevgili F.di.  Onlara tez danışmanlığı yaptığım çömezlik zamanlarımın üzerinden 20 yıl geçmiş. İkisi de o zamanki Şule'den çok daha kıdemli iki hoca olarak yanımda, önümdeydiler bugün. Vay be...

Çıkışta canım B.cığım ile kampüste yürüdük biraz. Oradan buradan konuştuk, birlikte çalışıp çok gülüp çok eğlendiğimiz zamanları özlemle andık, hasret giderdik. Yemyeşil, çok güzel bir kampüstü GTÜ, çok beğendim doğrusu. 

Eve gelince de Miço'yu veterinere götürdük O. ile. 1 haftadır doğru dürüst yemek yemiyor, halsiz, keyfi de yok gibi. Bugün sabah açtığım yaş mamaya bile yüz vermeyince aklım kalarak çıkmıştım evden zaten, hatta B.'ların yemek davetini de "miçoyu veterinere götüreceğim" deyip reddetmiştim. İyi ki de öyle yapmışım. Zira muayene ve tahliller sonrasında "böbrek yetmezliği" teşhisi kondu biriciğime. "Serum takılması ve bir iki gün, burada kontrolümüzde olması gerek" dedi veteriner. Kös kös, burnumun direği sızlayarak döndüm eve. Miçosuz ev, sessiz ve bomboş. Bir iki güne toparlasın da alıp gelelim evimize yine. İnşallah.

Hadi oğlum, bir an önce iyileş de gel kurul yanıma yine:)

9 Ocak / Pazartesi

Bugün 9 Ocak. 39 yıl olmuş dedemi kaybedeli...Beni ben yapan, hayata bakış açımı şekillendiren en önemli insanlardan biri o. Roberto Benigni'nin "Hayat Güzeldir"ini seyrederken "aaa işte dedem" dedirten, çocukluğumun en müthiş rengi...

Seyyar tenekeciydi benim dedem. Yaşınız yetmeyebilir bu mesleği bilmenize belki de. Elinde kaynak aletleri ile sokakları arşınlar, "tenekeci" diye bağırarak geldiğini haber verir, ve oluktur, maşrapadır, peynir tenekesidir, artık neyse o evin ihtiyacı onu büyük bir özenle ve çalışkanlıkla yapar, takar, parasını öyle kazanırdı yani...Bir gün bile duymadım ağzından "yoruldum" kelimesini. Bir gün bile duymadım "bugün az kazandım" dediğini. Neşe içinde gelir, o yorgunluğun üzerine tüm torunlarını alır, gezdirirdi bir de. Dört gözle beklerdik eve gelmesini. Saklambaç oynardı bizimle, koştururdu ortalıkta çocuk gibi. "Biraz ağır, oturaklı ol" diyen anneanneme inat, ne yapacağını şaşırırdı bizi mutlu etmek için, evde omzunda gezdirirdi hepimizi. Torunlarını sivri sinekler ısırmasın diye cibinlikler yapardı. 

Bir gün işten geldiğinde dökmüştü önüme o gün kazandıklarını ve hadi sayalım demişti. Yüzüm düşmüş olmalı sayınca, çocuk aklımla bile az bulmuşum kazandığını demek ki! "Hiç üzülme sen, bugün siz varsınız diye erkenden kestim çalışmayı, o yüzden az, yoksa oooo ben çok kazanıyorum" demişti. Utanmıştım kendimden, hissettiğimi çaktırıp dedemi üzdüm diye. Belki o yüzden, bir dükkanda değil de sokakta çalışarak ekmeğini kazanan insanlara hep şefkat duydum. 

"Mahallenin tüm kadınları hayran sana, ben ölünce seni yalnız bırakmaz bunlar" diyen anneanneme inat, ondan önce göçüp gitti bu dünyadan tam 39 yıl önce. 

Aşağıdaki yazıyı yıllar önce yazmıştım önceki bloga, buraya da almanın vaktidir bence:

Dedemin kocaman ellerine, kocaman cüssesine, kocaman neşesine hayrandım ben. Anneannemi pamuklara sarıp sarmalamasına hayrandım. Çocuklarına ve torunlarına olan düşkünlüğüne hayrandım. Yaşadığı onca zorluğa rağmen hiç kaybolmayan gülümsemesine hayrandım. Bizi güldürmek için bu hayatta yapmayacağı şeyin olmamasına hayrandım. "Kadifeden kesesi"ni, sözlerini uydurarak söylemesine hayrandım.

Çok uzun zamandır dedem yok...Ama ben ne zaman kocaman elleri olan bir adam görsem, ne zaman kollarını kocaman kocaman açıp zeybek oynayan bir adam görsem, ne zaman çocukla çocuk olup yollarda koşturan bir adam görsem dedem gelir aklıma.

Bu pazartesi vapurda Ece Temelkuran'ın "İçeriden"ini okurken bir anda ağlamaya başladıysam yani, nedeni dedemdir. Onu çok özlememdir. Bazen bir şarkının, bazen bir yazının insanın yüreğine çok fena dokunmasıdır.

"...
Çocukları ve zeytin ağaçlarını sever, takım elbise giydi mi en fiyakalısından Amerikan filmlerine benzerdi. Alnın iki yanını açarak dökülmüş saçları bilhassa yakışıklıydı. O yürürken rüzgâr mı çıkardı, yoksa bizatihi yürüyüşü mü rüzgârlıydı, hava yarılır, sokak durup yelin dinmesini beklerdi.

Benim dedem, böyle biriydi.

Çocuklukta olan kimi şeyler çok sonraları bir zaman bir anda yakalar sizi. İçinize ılık, hazin bir şey akar. "Neydi bu?" dersiniz, "Neden şimdi böyle oldum?" Ufak tefek şeylerden söz ediyorum. Kahvaltı yapılırken küçük radyonun TRT 1 çalması gibi mesela. Çok sonra bir zaman, artık büyüdüğünüzde yeniden tekrarlandığında bu an, son derece tesadüfen, o anda biraz durmak istersiniz. Bu sabah, bu yazı tam yazılacakken, kahvaltı masada hazırken, bu yazı bambaşka bir şey yazılacakken, birden ve kendiliğinden TRT 1 çıktı radyodan. Bir kadın "Kadifeden kesesi"ni söyledi.

"Oturmuş kumar oynar/ Ah! Ciğerimin köşesi!"

Bu, benim dedemin en sevdiğiydi.

Esmer, uzun ve neşeliydi. Asla çekilemeyecek güzellikte bir filmin efkârlı jönü gibi gidiverdi. Sonra, çok sonra anladım ki, dedelerine uzun uzun bakmış kız çocukları hep böyle adamlara niyetlenecekti..."


6 Ocak /Cuma

Bugün O.cığımın sınavı sabahtandı, evden "sınav sonrası tüm gün evde yatacağım, bana dokunmayın" ültimatomunu vererek çıkmıştı. Biz de kendimizi Ankara sokaklarına attık yârimle. Önce restorasyon sonrasında yeniden görmek için yanıp tutuştuğum Resim ve Heykel Müzesine gittik. Allahım ne muhteşem bir yer. Geçen gidişimde de girince çıkmak istememiştim. Yine öyle oldu. Müzenin binası bile başlı başına müthiş zaten, resim ve heykellerle bin kat güzel...


Oradan yürüyerek Ziraat Bankası Müzesine geçtik. Leylak Dalı öğretmenim gittiğinden beri aklımızdaydı. Biz daha önce İş Bankası Müzesine gitmiş ama bunu atlamıştık. Ziraat Bankası da İş Bankası gibi İtalyan Mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlanmış. Müthiş estetik. Hele şube müdürünün makamına bayıldım. O yılların Ankarasında Ziraat Bankası Merkez Şube Müdürü olsaydım eğer, arkamdaki kocaman İbrahim Çallı tablosunu her gördüğümde şükrederdim sanırım :)

Dün konserdeyken hissettiğim de, bugün müzeleri gezerken hissettiğim de aynıydı. Yıllar evvel Ece Temelkuran bir yazısında "Kötülükle uğraşmak, sürekli ona doğru bakmak da insanın sağlığını bozuyor. Muhtemelen müzik bu yüzden var, resim, tiyatro, sinema ve The Simpsons. Bir de hormonsuz, kokulu domatesler. Rakı da var, doğru. Daha bir sürü şey bu yüzden var. Sabahları siz uyanmadan kahvaltı hazırlayan sevgililer başta olmak üzere...Bunlar da dünyada kötülüğe karşı savaşan güçler bana kalırsa. Bizim Hacı Bakkal “deftere yazdığı” sürece dünyaya katkıda bulunuyor esasında. Bir çocuk papatyanın yapraklarını “Seviyor, sevmiyor” fallayınca işler biraz düzeliyor. Dünyayı dengede tutuyorlar. Kaç dereceyle duruyorsa dünya uzayda, o ince hesabın tutmasını sağlayan şey, ara sıra çıktığımız tatiller, su buharı üfleyen havalandırma makinelerini icat edenler, Al Pacino filmleri ve Cashew fıstıktır. Louvre Müzesi’nde, Del Prado’da, British Museum’da biriktirilen onca taşın ve resmin de payı var tabii" diye yazmıştı. Her kelimesine katılıyorum.
 
Dünkü yazımı "Yaşasın sanat, yaşasın edebiyat, yaşasın müzik" diye bitirmiştim. Sevgili Buraneros ve Mimozacığım "yaşasın aşkı da ekleyelim" demişler, onları mı kıracağım yahu :) Bugünün son cümlesi geliyor o zaman:

Yaşasın sanat, yaşasın edebiyat, yaşasın müzik, yaşasın aşk! :)



5 Ocak / Perşembe

Bugün öğlene doğru sınav kağıtlarımı okumayı bitirdim nihayet! Sonra tüm öğrencilerime birer mesajla notlarını bildirdim, hemen ardından gelen "hocam daha yüksek bekliyordum" mesajlarına "şu soruda şöyle bir hatan var" şeklinde yanıtlarımı verdim, akreditasyon için gerekli değerlendirmeleri de yaptım ve rahatça bir "oh" çekebildim :) Daha bunun bütünlemesi de var tabii ama sınıfın durumu genel olarak iyi, fazla öğrenci girmez bütünlemeye diye düşünüyorum ve umut ediyorum:).  

Bu sene yılbaşında sevdiceğimle birbirimize "deneyim" hediye ettik karşılıklı. O bana İstanbul'da Fazıl Say-Serenad Bağcan-Genco Erkal dinletisi; ki gözümde yaşlarla dinlediğim muhteşem bir konserdi biliyorsunuz; ben ona Ankara'da İbrahim Yazıcı-Selva Erdener dinletisi... Emre Şen Müzik Okulu'nun salonunda yaklaşık 60 kişilik bir konserdi. Müthiş bir deneyimdi. Her şarkıdan sonra "bravo" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum (bazılarında tutamadım zaten :P) 

Yaşadığım için, bu güzel insanları dinleme şansı bulduğum için, onları dinlerken aldığım keyfi en az benim kadar coşkuyla yaşayan bir yârim olduğu için kendimi çok şanslı hissettim bu gece. Yaşasın sanat, yaşasın edebiyat, yaşasın müzik dedim yine...



4 Ocak / Çarşamba

2023'ün 3 gününü yedik, 4.gününü de yiyeyazdık bile! Bu 3 gün içinde aile ziyaretleri gerçekleştirdik, ben son final sınavımı yaptım ve 116 adet (yazı ile: yüzonaltı !) sınav kağıdını yanıma alıp, geçen yıllardan kalan iznimi kullanarak yârimle Ankara'ya geldim :) İlk defa İstanbul-Ankara YHT'sinde birlikte seyahat etmiş olduk böylece. Müziklerimizi dinledik, yanımıza termosla aldığımız kahveden içtik ve biraz da uyukladık :) Akşamüstü de lojmana oğlum geldi, keyfim yerinde. Bir de üstüne eşim beyle yazdığımız son makaleye kabul gelmesin mi? Gelsin tabii, geldi de :) Yaşasın :)

Sabahtan beri A.ciğim bir odada sınav kağıtlarını okuyor, diğer odada O.ciğim perşembe-cuma günkü sınavlarına hazırlanıyor, ben de salon masasına yayılmış durumda kağıt okuyorum. Küçümen E.bey okulda, E.hanımcığım da arkadaşlarıyla projesini tamamlamak üzere okulda çalışmakta. Akşam olunca toplanırız yemek masasını etrafında diye umut ediyorum :)

Dikkat ettiyseniz yine sinir bozucu ülke gündemine değinmedim bile.  Neden? Çünkü çok sinir bozucular ve adı "Güzellikler dükkanı" olan bir blogta işi yok böyle konuların diye. Bir de gerçekten sinirim zıplıyor düşündükçe diye!

Ben en iyisi bir Haydar Ergülen şiiri ile bitireyim bugünü:

"...belki de denizlerdir gerçek yeni dünya

başka neyin kıyısı var ki umuda

ve umuttan başka çıkacağımız bir mavi var mı karada?"

Emekli olalım, elele dünyayı gezelim pozu :)