30 Ekim Pazartesi

Dün sabah O.bey kutlamalar için evden çıkınca, ben de oturup çalıştım. Pazar günü, hem de bir bayram günü çalışmamı, kendi kendime "Atam da bayramı çalışarak kutlamamı isterdi bence" diyerek, hatta bunu yüksek sesle dile getirerek (evde yalnız olmanın faydalarından biri, kendi kendine konuşma özgürlüğüdür bence :P)  normalleştirmeye çalıştım :)

Bu hafta gideceğim kongrede iki bildirim var, onların sunumunu hazırlamaktı bu çalışkanlığın nedeni. İşleri yoluna sokunca akşamüstü olmuştu bile, ben de gönül rahatlığıyla, ablam ve canım Ekmekçim ile buluştum.  AKM'deki Cumhuriyet Konseri tam da bayramın olması gereken coşkusuna yaraşan bir şekilde gerçekleşti, zevkten kendimden geçtim, diyebilirim :) Hele sonunda dinleyicilerin yaptığı ikinci bis yaşanır anlatılmaz bir deneyimdi :) Şef, İbrahim Yazıcı ise, ona neden hayran olduğumu bir kez daha hatırlatmış oldu bana :)

Dün akşam, beklenmedik bir şekilde ilk-orta-liseler için tatil kararı açıklansa da üniversiteler açık malum, ben de gidip dersimi yaptım. Durgun ve suskun ders dinleyen öğrencilerimi "bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci yüzyılının ilk günü, hadi kendinize gelin, enerjik olun biraz, soru sorun, katılım gösterin" diyerek gaza getirmeye çalıştım ama ne kadar başarılı olduğum tartışılır! Murathan Mungan'ı andım kendi kendime: "bazı gençler ne kadar yaşlı"... Sonra da bölümdeki bir iki imza işimi halledip eve döndüm. Geldiğimden beri mutfaktayım. Yarın evde kendimi akademiye adayabilmek için akşamımı yemek yaparak geçirmeyi uygun buldum! Zira sonrasında, (benim kongrede olduğum zamanlarda) oğluş beyin yemekleri hazır olsun istedim. Artık yeter ama! Biraz dinlenmek istiyorum izninizle :)

En sevdiğim, beni en çok etkileyen Muammer Sun bestelerinden biri, "Bozkırın Sesi"dir. Dün gece çektiğim bu fotoğraf da bu eserin icrası sırasındaydı.

28 Ekim Cumartesi

Bilen bilir, fiziksel acı eşiğim bir hayli yüksektir. Bunun aksine, duygusal konularda hemen ağlayabilirim. Bir şeye çok sevindiğimde de, çok üzüldüğümde de gözyaşlarım akmaya hazırdır ...Bu hafta o yüzden, gözlerim sürekli doluyor. Bir marş, bir fotoğraf, bir söz, bir yazı yetiyor boğazıma o yumrunun gelip oturması için. 100.yıla böyle girmek istemezdim. Utanç içinde. Kızgın. Üzgün... Ece Temelkuran, gazete Oksijen'de çok güzel tanımlamış bu halimizi: "Türkiye Cumhuriyeti 100.yılında sessiz bir çöküş yaşıyor...Bu yüzden pek çok yurttaşa 100.yıl, bir kutlamadan ziyade sessiz bir yas gibi geliyor" diyerek...Öyle işte..

Yine de bugün çok önemli bir gün yahu! Düşündükçe gözlerim yaşarıyor. Paşamın "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz" demesinin üzerinden 100 yıl geçti, 100 koca yıl...Coşkuyla, gururla, mutlulukla, şenliklerle kutlayacağımız günler de gelecek elbet. Umudum sınır tutmaz...

Zaman makinam olmasını ve Atamla tanışmayı çok isterdim. Sanal bir gerçeklik de olsa bu fotoğraf o kadar heyecan verici ki benim için. Minnettarım Paşam. Nurlarda uyu...Her zaman şükranla anacağım seni, bu ülke için yaptıklarını...

23 Ekim Pazartesi

Okul çok yoğun bu ara. Dersler, tez sunumları, toplantılar derken günler nasıl başlıyor, nasıl bitiyor anlamıyorum gerçekten. Geçen haftanın koşturmacasını, cuma sabahı oğlumu okula geçirdikten sonra, arabaya atlayıp Ankara'ya doğru yola çıkarak tamamladım :) Sezgin Kaymaz'ın Bakele'si yolda bana eşlik etti. Seviyorum Kaymaz'ın tarzını da, onun kitaplarını seslendiren Emre Melemez'in okuyuşunu da :)

Yârime kavuşunca, hayat sakinledi, güzelleşti, hep olduğu gibi :) "Bir kuş olsa mavilik derdi buna " demiş ya Cansever, öyle gerçekten :) 

Birlikte yürüyüşler yaptık (Ankara'nın sonbahar renklerine vurgunum), dizi izlerken yeriz diye evdeki çürüyeyazan muzlardan "banana bread" yapıp çok beğendik (yanlış anlamayın, diziyi değil, banana bread'i beğendik. Çağan Irmak'ın Yaratılan"ı söz konusu dizi ve genelde beğenmiş insanlar ama bizi pek sarmadı. Ancak şu var ki Erkan Kolçak Köstendil açık ara çok iyi diğer oyunculara göre. Taner Ölmez'i mesela, beğenirim aslında ama Mucize Doktor'daki şaşkın hallerinin devamını burada da görmek, baydı biraz beni doğrusu. Bir de tamam, fantastik bir dizi ama yine de bir mantık arıyorum demek ki ben, ve evet bulamadığım zamanlar çoktu :P), misafir ağırladık (E.beyin koşu antrenörü ile eşini yemeğe davet etmiştik cumartesi akşam), yeni makale projelerimiz hakkında konuştuk (tam konuşurken, bir öncekine kabul geldiğini öğrenip sevindik) derken pazar günü öğlen saatleri oldu bile. Ben de çok geç vakte kalmadan İstanbul'a doğru yola çıktım. Malum, bugün iki dersle hızlı bir giriş yapıyorum haftaya :)

Okula gidip gelirken Murathan Mungan'ın 995 km'sini okudum bugün. Çıktığında almış ama bir türlü oturup okuyacak vakit yaratamamıştım. Marmaray'da geçirdiğim uzuuuuun yolculuk saatlerimi bugün kitap dinleyerek değil, kitap okuyarak geçirmek üzere yanıma aldım, okudum da baya. Çok beğendim doğrusu. "Öğretmek için değil, hatırlatmak için yazdım" demiş Mungan bu romanı için. Hatırlamak çok can yakıcı oluyor bazen ama elimden de bırakmak gelmedi içimden, o yüzden şu yazıyı yayınlayıp başına oturacağım yine. Bir de "Türkiye'nin doğusu ile batısının hatırladığı şeyler aynı değil” demiş Murathan Mungan. Sadece bu cümle bile yüreğimi dağlamaya yetti. Bu da böylece bir gerçek, kendi halinde...

Kampüsten manzaralar...

 

16 Ekim Pazartesi

Yoğun geçen bir haftanın cumasında A.ciğim gelince hafta sonumuzu kendimize ayırmaya karar verdik, çok da iyi ettik :)

Cumartesi sabah, önce, ABD'deki torun kucaklama seansından ülkemize gelirken havalimanında ayağını kıran hocamızı ziyarete gittik. Neyse ki ameliyatı iyi geçmiş, acıları da hafiflemişti gördüğümüzde. 

Ardından mini bir İstanbul turu attık. Önce Salt Galata'daki "Başka Kayda Rastlanmadı: Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi" adlı sergiye gittik. Beni sanırım en çok ansiklopedideki çizimler çekti  ama hakkını yiyemem, ansiklopedi arşivi,sadece G harfine kadar gelmiş olmasına rağmen, insanı hayrete düşürüyor. Sergide dikkatimi çeken bir diğer şey de, etraftaki gençlerin çokluğu ama bir çoğunun sergiden çok verdikleri pozlara odaklanmalarıydı.

Salt'tan ayrılıp ne zamandır gitmek istediğimiz İstanbul Modern'e doğru yollandık bir süre sonra. Galataport'un güvenliğinden geçmek zorunda kalmaktan hiç hoşlanmadım müzeye giderken. Ama müzede gezerken sinir falan kalmadı, pamuk gibi oldum :) Seyir terasındaki martıların yanından, kalıcı sergideki çoğuna geçmiş zamanlardan aşina olduğum eserlerin, geçici sergi "Yüzen Adalar"dakilerin ya da Nuri Bilge'nin fotoğraf sergisindeki fotoğrafların önünden ayrılmak istemedim. Ayrılırken ise, aklımız bir adım ötedeki Resim Heykel Müzesinde kalsa da hem yorulmuş hem de acıkmış olduğumuzdan yönümüzü Karaköy'e oradan da Üsküdar üzerinden evimize çevirdik.  

Pazar günü kahvaltı sonrası A.ciğim "adaya gitsek ya" deyince, (ki bizim evde "adaya gidelim" demek "Burgazadaya gidelim" demektir aslında), aklım geçenlerde kız kardeşiyle Kınalıada'ya giden Leylak Dalı öğretmenimin yediği Şu pasta'da kaldığından, "hadi bu sefer değişiklik yapıp Kınalı'ya gidelim" dedim :) İyi ki de öyle yapmışız. Hem ada hem de Bahar pastanesinin tatlıları muhteşemdi. "Hatırla Sevgili"de Necdetlerin pastanesinin bu Bahar pastanesinden ilham alarak oluşturulmuş olma olasılığından konuştuk bir süre. Teşvikiye'de bizim üniversitenin yakınlarındaki şubesi de, belki, dizide konu edildiği üzere, sonra açılmış bir şubedir dedik, kimbilir...

 Bugün okul günüydü malum. Sabah yârimi Ankara'ya yolcu edip kuzucuklarıma ilim irfan aktarmak (!) üzere yollara düştüm. Hava da" yağsam mı yoksa yağmayıp atıştırsam ve şemsiye açmaya üşenenleri yavaş yavaş yağıp ıslatsam mı" modundaydı. Ama 6 saat dersten sonra, hem de Armağan Çağlayan-Murathan Mungan söyleşisini dinlerken hiç bir şey keyfimi kaçıramazdı tabii :)

Adalar'a ne zaman gitsem kendimi hep çok şanslı hissederim. İstanbul'un bu kadar içinde ama bu kadar kalabalıktan ve keşmekeşten uzak başka bir mekan var mıdır acaba?


9 Ekim Pazartesi

Taşınma muhabbetimden sıkıldınız biliyorum, ama vallahi ben de sıkıldım. Ne bitmez tükenmez işmiş yahu. Tam, "tamam artık, bitti" diyorum bir iş çıkıyor, bir parça eksik gelmiş oluyor, bir cihaz olması gerektiği gibi çalışmıyor derken ustalarla teşrik-i mesaim bitmiyor, bitemiyor! Yine de, bu hafta sonu Ankara'daki kolileri de açıp yerleştirince , zarif eşimin deyimiyle işlerin %99.4'ü bitti ama işte o kalan %0.6'lık kısım ne zaman tamamlanır bilinmez :) Ne diyelim, geç olsun, güç olmasın :) 

Pazar sabahı Eymir gölüne gittik arkadaşlarla, kahvaltıya. Hem kahvaltı, hem sohbet, hem de hava çok güzeldi, iyi oldu. Hepimizin ihtiyacı vardı böyle bir buluşmaya, dinlenmeye. Zira malum, bu ara dünya gündemi yine çok can yakıcı, acıtıcı...

Bugünse, sabahki doktora dersim de, öğleden sonraki lisanslara yöneylem araştırması dersim de çok güzel geçti. Okula giderken geri geri giden ayaklarım, nasıl oluyor da saat akşamüstü 5'te neredeyse hoplayacak kadar enerji doluyor bilemiyorum doğrusu. Ben de az çatlak bir kişilik değilim, farkındayım! 

Yolda gidip gelirken Mahir Ünsal Eriş'in "Dünya Bu Kadar"ını dinliyorum şu sıra. Kurgunun güzelliğine mi Tilbe Saran'ın seslendirmesine mi daha çok hayran kaldım bilmiyorum ama çok beğendim, orası net!

Bu radyo annemle, rahmetli babamın evlerine taksitle aldıkları ilk eşyaymış 1964 yılında. Aylık 50 lira taksitle 350 liraya almışlar. Annem "yer yok, atacağım bunu" deyince, ben almıştım himayeme yıllar önce. Bu sefer ben taşınırken ve hiç bir şeye yer bulamazken, benzer bir şekilde "atacağım ben bunu" deyince bu sefer de A.ciğim el koydu olaya. Radyomuz artık Ankara'da, lojmanda, kütüphanemizin ortasında, güvenli bir köşede duruyor :) 


1 Ekim Pazar

 Her şeyden biraz biraz, ortaya karışık bir yazıya daha hazırsanız başlayalım:

  • Tam "artık eve yerleştim" diyorum, bir şey daha çıkıyor yapılacak, alınacak, verilecek, teslim edilecek...Yine de işin %95'i bitti diyebilirim gönül rahatlığıyla. Bugün ilk temizliği bile yaptım. İyi yani şu: ev o kadar küçük ki elektrik süpürgesinin fişini orta bir yere takınca tüm evi temizleyebiliyorsun :) Ayrıca evin temizliği (tabii cam ve halı silinmesi hariç, onları yapamam ben zaten) 1 saati geçmiyor :)
  • Cuma günü sabahtan Y.hemşiremin kediciği Topaç hanımın ameliyatı vardı. Birlikte götürdük veterinere, bekledik, narkozdan ayılırken kendini telef etmesin diye oyalamaya çalıştık...Bir kez daha anladım ki Miço'yu ne kadar özlersem özleyeyim, bir kedi çocuğun daha sorumluluğunu üstlenmeye, acısıyla sınanmaya hazır değilim. Topaç hanımcığım da inşallah tez zamanda iyileşsin.
  • Cuma akşam Kalamış Todori'deydik, KAL'dan 12 arkadaş. Yine yanaklarıma ağrılar girdi gülmekten. Birlikte büyüdüğün dostlarınla bir sofrada yiyip içmenin keyfi, çok az şeyde var şu hayatta bence.  
  • Cumartesi günü kiralık evde kalan eşyaların Ankara'ya gitmek üzere toparlanıp kamyona yüklenme süreci vardı, neyse ki kazasız belasız, halloldu. Bugün de lojmana yerleştirildi bile. Hafta sonu gidip büfenin içlerini yerleştirme işini de hallettim mi süper olacak.
  • KAL'a 11 yaşında başladığımda ilk gün tanışmıştım D.cığımla. Sıra arkadaşı olduk, biz İzmir'e taşınana dek. Ama ne İzmir-İstanbul aramıza mesafe sokabildi, ne de farklı üniversitelerde okumak! Bu sene, eylül ortası olan yaş gününü kutlamak için İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin açılış gecesi konserine bilet almıştım önceden. Bu yüzden dün, eski zamanlardaki gibi, sanki üniversiteye gidiyormuşuz da hafta sonu buluşmuşuz gibi AKM'nin önünde buluştuk, heyecanlıydık ikimiz de. Beyoğlu Kültür Yolu etkinlikleri kapsamında da şenlenmişti AKM, önce biraz gezindik, bir şeyler yedikten sonra da İbrahim Yazıcı şefliğindeki orkestra ve İ.D.O.B.'nin birbirinden değerli opera sanatçıları, balerinleri, baletleri, ezcümle tüm sanatçıları ile muhteşem bir gece yaşadık.
  • Bugün artık ana-oğul evdeyiz. Yağmurlu ve hafif karanlık bir İstanbul'u özlemişiz ikimiz de. Keyfimiz yerinde. Yarın okul başlıyor sonunda. Bu dönem O.bey artık İstanbul'da farklı bir üniversitede. Yazın yaptığı yatay geçişle birlikte yine anne-oğul günleri başlayacak yani. Dilerim bu dönem ikimiz için de şahane geçsin. 
Fotoğraf, dün geceden. Giydirdiğim müzik de kapanış şarkısıydı. Biz tabii Pavarotti'den dinlemedik ama olsun, bu da benim size kıyağım olsun :P