31 Aralık /Cuma

Bir yıl daha geçti. Bu yıla salgın bitecek umuduyla girmiştik ama nafile bir umuda kapıldığımızı yaşayarak öğrendik. Yine de aşı bulundu ve bir değil, iki değil tam üç kere aşılandım ki, buna da şükür :)

Bu yıla salgın damgasını vurmuş olsa da yaşam devam etti tabii. 15 yıl çalıştığım vakıf üniversitesinden ayrılıp bir devlet üniversitesinde çalışmaya başladım mesela, ki hayatımın en radikal kararlarından biriydi. Neyse ki şansım yaver gitti de bal börek tiplerin olduğu bir bölümle yolum kesişti. Memnunum halimden. Sonra, okulu değiştirmekle yetinmeyip bir de üstüne evi değiştirdim! (Dilerim yeni yılda küçücük fıçıcık da olsa bize ait olan ve her ay anlamsız bir miktar kirayı ev sahibine ödemek zorunda olmadığımız yeni evimize dönebiliriz). 

Bu yılın önemli olaylarından biri de  oğulcuğumun ehliyet alması ve bana onun kullandığı arabada yan koltukta oturmanın keyfini yaşatmasıydı :) 

Diğer yıllardan farklı olarak ne yurt içinde ne de yurt dışında hiç bir yere gidip, gezemedim, sadece ve sıklıkla eski gezilerin fotoğraflarına bakıp "iyi ki gezmişim" demekle yetindim. (2022'de hem salgın, hem ekonomik kriz (nasıl olacaksa!) bitsin, hayat normale dönsün lütfen!)

Senenin son gününe yakışan şiir her zaman Murathan Mungan'a aittir bana göre:
“Kırdın mı incittin mi birilerini
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler?
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
Giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları,
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hâlâ sevebiliyor muyum insanları?”


Güzel günler, eğlenceli geziler, mutlu ilişkiler getirsin yeni yıl. Umudumuz ve şansımız bol, sevdiklerimiz hep yanı başımızda olsun. Güzel kitaplar, etkileyici filmler, dilimize dolanan ezgiler eşlik etsin bize. 

29 Aralık / Çarşamba

Geçmeyen bel ağrısı nedeniyle dün doktora gittim, muayene sonucu MR istedi, bel fıtığı başlangıcı gibi duruyor dedi bir de. Neyse halim, çıksın MR'da durumum diyerek bugün sabah da MR çektirmeye gittim. Yüzümde maske ile kıpırtısız bir şekilde, tünel gibi bir yerde yatmak zor işmiş, 10 dakika da olsa! Cuma günü sabahtan doktora sonucu göstermeye gideceğim. Fizik tedavi ile yoluna girebilecek bir durumdayımdır dilerim :)

Öğlen yemeğinde eski üniversitemdeki dekanlık grubuyla (fakülte sekreterimiz ve dekan yardımcılarımız) yemeğe çıkmak üzere sözleşmiştik. Kampüse girdiğim andan itibaren herkes o kadar güzel karşıladı ki beni çok mutlu oldum :) Sonra da ekibi toparlayıp yemeğe gittik. Ne zamandır konuşuyorduk bu organizasyonu, iyi oldu, pek özlemişiz birbirimizi. Eskiden her gün görüşürken 2 yıldır önce salgınla sonra da benim ayrılmamla uzak düşmüştük birbirimizden. Eski anılar, yeni haberler derken 2 saat nasıl geçti anlamadık bile. 

Yemek sonrası bu sefer yeni üniversiteme gidip bugünkü yıl sonu sınavımın kağıtlarını teslim alıp ile eve geldim. Ama öncesinde M.cuğuma uğrayıp aldığım balığı teslim etmeyi ve onun için bankasından para çekmeyi de ihmal etmedim tabii :)

Çayımı koydum, bir şeyler atıştırdım, ilaçlarımı içtim. Artık yavaş yavaş sınav kağıtlarını okumaya başlayabilirim. Allah yardımcım olsun :)

Bugünkü yemekten bana kalan ganimetlerim :)

27 Aralık / Pazartesi

Dün akşam Facebook'ta O.bey dedesi için aşağıdaki yazıyı paylaşmış. Gözlerimden yaşlar aktı okurken. 

3 yaşımdaydım seni kaybettiğimde. İlk ve aslında en büyük kaybıydı hayatımın seni yitirmek, zaman geçtikçe daha iyi anlıyorum. Tam da ihtiyacım olacağı zamanları seninle geçiremeyecek olmam, seninle paylaşamayacak olmam, yanı başımda olup da sana anlatamayacak olmamın zorluğunu büyüdükçe daha hisseder oldum. 18 yıldır yanımda değilsin belki ama ben geçen her yıl biraz daha sana yaklaşıyorum, biraz daha senle bir oluyorum sanki. Çok severken, çok sevilirken, hararetle konuşurken, inatla tartışırken, haksızlıklara karşı en önde yürürken… Herkes benimle çok gurur duyacağını söylüyor ama bunu senden duymak için nelerimi vermezdim ki. Nurlar içinde yat dedem. Benim devrimci kahramanım. Geldi yine bir 27 Aralık ve ben seni çok özlüyorum…


Evet 18 yıl oldu gerçekten. Onu anmadan geçen bir günüm bile yok. Özledim demek yetmiyor ama çok özlüyorum babamı...Zor zamanlarda kendimi 1000 kaplan gücünde hissetmemi sağlayan baba güvenini, "hallederiz, sıkma canını" deyişini, göğsüne yattığımda sigarayla karışık kokusunu duyumsamayı, haklıdan, adaletten, doğrudan yana olan tavrını, zekasını, merhametini, sözünü esirgememesini, çevresindeki herkesi koruyup kollamasını, tüm sevdiklerine kanat olmasını, birlikte gezmeyi, gülüşmeyi, didişmeyi çok özlüyorum. 

Nurlarda yatsın canım benim.
Babamı ziyaret ettikten sonra onun da çok sevdiği Anadolu Hisar'ına indik annem ve ablamla, çay içtik, bir de onun için baktık İstanbul'a...Hissettiyse mutlu olmuştur eminim...

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise babamı anarak söylediklerimden...İncesaz'ın güzelim yorumuyla...


26 Aralık / Pazar

Dün tüm gün evdeydik. A.beyciğim derslerini verdi. Ben ise biraz çiçeklerimle ilgilendim, biraz perşembe günü pazardan aldığım ıspanağı temizleyip pişirdim, biraz kitap  okudum ve dönemin sonuna gelince bitirme tezleri konusunda paçaları sıkışan son sınıf öğrencilerimle bir iki online görüşme gerçekleştirdim. 

A.'in dersi bitince de giyinip çıktık evden. Salgın dönemi öncesi genelde toplu taşıma kullanmaya özen gösterirdik şehirde gezinirken. Salgın bu alışkanlığımızı bitirmiş, bizi arabaya bağlı hale getirmişti ki ufaktan başladık yine toplu taşıma araçlarını kullanmaya. Vapur, minibüs derken dün de Marmaray'a binip karşıya geçtik. Sirkeci'den Karaköy'e yürüdük, ışıl ışıl İstanbul manzarası ile. Vapurdan inen Kadıköy yolcularını karşılayıp yemek yiyeceğimiz mekana yürüdük hep birlikte. 

Mahkeme Lokantası adındaki restoranda (ki daha önce hiç gitmemiştim) bize özel bir odada, 10 kişi yedik, içtik, güldük ve hatta bir ara kalkıp oynadık bile (bu moda hangi ara girdik bilmiyorum :P). Yemeğin öznesi Ö.cüğümüzün profesörlüğüydü ama kutlama bahane, dostlarla birlikte olmak şahane temalı bir geceydi. Uzun zamandır içmediğim kadar da içtim. Pişman değilim :)

Ah güzel İstanbul...

24.Aralık / Cuma

Belim ağrıyor kaç gündür, çarşamba günü bu dönemin son yüzyüze derslerini yaparken zorlandım baya. Zaman zaman oturarak ders yaptım ki normalde hep ayakta, tahtaya yazıp çizerek, yazmadığım zamanlarda da kürsüde dolanarak anlatırım dersi. Çocuklar da üzüldüler halime o yüzden. Neyse ilaç, yakı takviyesi ile bugün daha iyiyim :)

Dün akşamüstü F.hocam, N. ve B.'la buluştuk Moda'daki her zamanki mekanımızda. Gündeme dalıp moralimizi bozmayalım desek de konu bir şekilde oraya geliyor tabii. Yine de çocuklar, eşler ve olmazsa olmaz akademik dedikodulara değinebildik ve bolca güldük ki hepimizin ruhuna çok iyi geldi bu gülme krizleri:)

Eve geldiğimde zarif eşim çoktan eve varmıştı. Boş bir eve gelmemek, zile basıp açılmasını beklemek ne güzel bir şey :) Gerçi o bugün ve yarın tüm gün bir programda uzaktan ders verecek , ben de bugün okulda doktora yeterlilik sözlülerinde olacağım (an itibari ile sözlülere öğle yemeği arası verdik) ama olsun, aynı şehirde olmak bile güzel :)  

Yakışıklı prens Miço bey :) 
Fotoğrafa giydirdiğim şarkı, geçenlerde Ekmekçimin hatırlattığı Pinhani'nin en sevdiğim şarkısı. Hem güne de uygun :)


21 Aralık /Salı

Bugün en uzun gece...Severim 21 Aralık gününü. Geceyi ve uzunluğunu sevdiğimden değil, sonrasında günler yavaş yavaş uzamaya başladığı için :)

Ama bugün üzerimde bir bitkinlik, yorgunluk var. Blogun adına yaraşmayacak kadar bezginim. Yine de buraya yazarsam belki, kendimi daha iyi hissederim diye düşündüm :) Bakalım bakalım "büyük mutsuzluklar" ülkesinde "küçük mutluluklar"dan ne düşmüş payıma...

Dün sabah aşımın 3.dozunu oldum. Şimdiye dek hafif bir kol ağrısı dışında bir yan etki yapmadı :) Çok yaşasın aşıyı bulan bilim insanları. Kendimi kesinlikle daha güvende hissediyorum. 

Aşı sonrası annemde kahvaltı yapıp arabamı 120.000km bakımına götürmüştüm. Usta arayıp "bitti, 1.000TL tuttu" deyince adamcağızı öpecektim neredeyse sevinçten, çok daha fazla tutar diye bekliyordum zira!

Eve dönüşte kokina alıp köşedeki çiçekçiden, eve biraz olsun yılbaşı havası getirdim. 

Bugün mamografi çektirme günümdü. "Her şey normal görünüyor" dedi çekim sonrası ultrasona da bakan hekim. Derin bir oh çektim. seneye bu zamanlara dek rahatım :)

Eh fena değil yine de küçük mutluluklar bulma konusundaki performansım bence :) 


Dünden beri Şili'deki seçimlerin umut veren sonucu nedeniyle dilimde aynı şarkı var hep. Bu bezginlik kokan yazının umudu fotoğrafa giydirilmiş bu şarkı olsun o zaman! 

19 Aralık / Pazar

Dün sabahtan evdeydim, 1.sınıflara verdiğim ödevi okudum sonra da Miçoyu veterinere götürüp aşılarını yaptırdım, onun dışında aylaktım :) Akşamüstüne doğru annemlere uğradım, çay keyfi sonrası yine Baltalimanı tesislerine gittik. Bu sefer, gece İstanbul'un tadını çıkaralım diye. Yağmurlu ama açık bir hava vardı, pırıl pırıl, şıkır şıkırdı Boğaz. Bizi yine kendisine hayran bıraktı :)

 Akşamsa bizim büyük ailenin fertlerinden Ö.beyciğimizin profesörlüğünü kutlamak için ne hediye alalım diye kurduğumuz whatsapp grubunda yazıştık baya. Hediye mi seçtik, geyik mi yaptık belli olmasa da eğlendik baya ve gece yarısına doğru hediyenin ne olacağı kararını ancak verebildik! (yağlıboya bir tablo almaya karar vermiştik ki tam, son anda viski şişesi-kadehlerine döndük, nasıl döndük, ne zaman döndük anlamadık bile :P )  Bu arada gruptaki akademisyenlerin ben dahil çoğumuzun "karar verme" alanında çalışmamız ve bir türlü grup kararı veremememiz de ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir konuydu tabi :P

Bugünse öğlen yeni üniversitemdeki bölümün, emekli hocalar için düzenlediği bir yemek vardı. Ona katılmak için yıllar ve yıllar sonra ilk defa Nevizade'ye gittim. Özlemişim. Ama yabancılaşmışım da. Turist gibi bakındım çevreye bir süre :) İstiklal'i özlemişim...Saint Antuan Kilisesinin bahçesinde kocaman bir yılbaşı ağacı vardı, çok güzeldi ve ayrılmak gelmedi içimden. YKY'nin önünden geçerken "Akdeniz Heykeli"ne göz kırptım uzaktan, çağrıştırdığı güzelim anıları yad ederek :) 

Yeni bölümdeki arkadaşlar emekli olan hocalara hediye alırken bana da bir "hoş geldin" hediyesi almışlar, çok zarif bir düşünce gerçekten de. Çok hoşuma gitti. 

"Hoş geldin" hediyemin fotoğrafına giydirdiğim şarkı, bugün dilime dolanan bir Cem Karaca şarkısına Fırat Tanış'ın çok sevdiğim yorumu...


17 Aralık / Cuma

Hafta bitti ve ben hâlâ ayaktayım, şükürler olsun :)

Çarşamba günü tüm gün. okulda dersim vardı malum. Akşamına da akreditasyon toplantısı. Perşembe  (akşam dahil) ve cuma ise tüm gün akreditasyon değerlendirme süreci kapsamında görüşmeler, toplantılar, rapor yazmakla geçti...Çevremdeki bir çok arkadaşım ve aile fertlerimin çoğu "deli misin sen, böyle bir iş gönüllülük esasına göre yapılır mı" dese de ve ben her seferinde çok yorulsam da, çıkış bildirimini okuduktan sonra mesleğim için doğru bir iş yapmış olmanın iç rahatlığı ile yoluma devam ediyorum ve bu hissi seviyorum. Ama evet, çok yorucu ve stresli bir iş, orası net!

Bu arada 3.dozlar tanımlandı heyecanı da yaşadık tabii. Zarif eşim dün sabah oldu, O.bey ile E.hanım da bugün öğlen. Ailenin hâli hazırda aşılanan üçlüsünde bir terslik yok :) Ben ve E.bey de pazartesi olacağız. Bakalım bu sefer de sadece kol ağrısı ile geçirebilecek miyiz? Her ne olursa olsun, kendimizi daha güvende hissedeceğim ki bu her şeye bedel!

Bugün son toplantı da bittikten sonra anneme uğradım. Hem kaç gündür (cevap veriyorum:3!) görmüyordum, hem de ablam geçmeyen öksürüğü ile ilgili tomografi çektirecekti, aklım ondaydı, o yüzden. Tomografi sonucu 10 güne kadar belli olurmuş ama en azından çekim işi sorunsuz hallolmuş. 

Az önce eve geldim, kendime bir bitki çayı yaptım, bu akşam ayaklarımı uzatıp damardan dizi izlemeyi düşünüyorum. Hak ettim bence :)

Haluk Polat yönetimindeki Ruhi Su Dostlar Korosu 46.yıllarında yeni bir albümle arzı endam ettiler bugün. Fotoğrafa giydirdiğim şarkı da bu albümden, en sevdiklerimden... 

14 Aralık /Salı

Dün gece TRT Dinle adlı bir uygulama olduğunu ve radyo tiyatroları için benzersiz bir arşiv barındırdığını öğrenince dünyalar benim oldu. Nitekim bugün Ankara-İstanbul yolunda "İnce Memet"in "arkası yarın" versiyonunu dinledim ve haliyle yol nasıl geçti anlamadım. Daha da bitmedi, ki bitse bile kaynağım iyi, daha sırada bir sürü tiyatro oyunu var, yaşasın :)

Öğlen gibi eve varmıştım. Hızlıca Miçocan'ın mamasına, suyuna, tuvaletine bakıp evden çıktım ve kentsel dönüşüm kapsamında kira yardımı alabilmek için belediyeye gidip başvurumu yaptım, bu iş de aradan çıktı. Alacağım kira yardımı hali hazırda verdiğim kiranın 1/4'ü olacak sadece ama hiç olmamasından iyidir! 

Dönüşte anama uğradım, çay ve kahve eşliğinde ülkenin iç bayıcı/sıkıcı gündeminin üzerinden geçtik. 

Akşamı çok eski bir öğrencim için referans mektubu yazmak ve yarınki dersler için ödev soruları hazırlamakla geçirdim. Arada da farklı gruplarla yılbaşı öncesi buluşma planları yaptım whatsapp'ten. An itibariyle haftanın deli bir yoğunlukla geçeceği kısmına hazırım artık :)

Annemin salonunda asılı olan ve ablama ait tablolar her gittiğimde içimi açıyor. Allah dede ailemizin yetenek kotasının tamamını ablama vermiş gördüğünüz üzere :)


11 Aralık / Cumartesi

Onu tanıdığımda 5 yaşındaydı, hayatıma resmen girdiğinde ise 8. Çok zorlu günlerinde bile aramız hep iyi oldu. 2014'deki Midilli tatilimizde mesela, arabanın arka koltuğunda, kucağımda oturdu hep, eli elimde, ki o yazın sanırım en iyi, en sakin, en huzurlu geçen haftası o bir haftaydı, hem kendisi hem de tüm aile için. İşte bu sene, ailemizin küçümeni ve de özel adamı E.bey, 17 oldu dolu dolu. Kocaman bir delikanlı artık. Bu sene yaş gününde yanında olamamıştım, o yüzden bir kez de bugün kutlayacağız hep birlikte. Her yaş gününde olduğu gibi bu sene de çok heyecanlı:)  Benim çok özendiğimi anlar, kendi de en az benim kadar önemser bu yaş günü ritüellerini zaten. İki gündür etrafımda dolaşıp yer yer ve zaman zaman "sen çok tatlı birisin" şeklinde komplimanlar yapıyor :)

Dün ev ahalisi okuldayken, iki kısa toplantı arasında alışveriş yapıp bugün için bir iki çeşit tatlı yaptım. Bugün de sabahtan yine bir akreditasyon toplantısı vardı. Sonrasında da tuzlular için mutfağa girdim. A.ciğim hem dün hem bugün bir eğitimde ders verdiğinden yalnızdım bu sefer mutfakta. Ama neyse ki radyo tiyatroları var, yardım edemeseler de günümü şenlendiriyorlar :) 

Dün okuldan dönünce heyecanla mutfağa girdi E.ciğim, neler yaptığımı teftiş etti, gördüklerinden memnun kaldı ve "Yarın yaş günümü kutlayacağız değil mi", "Balon da şişireceğiz değil mi?", "Yaptıklarından bugün yemeyelim, yarın misafirlerle yiyelim değil mi”, “pastam muzlu değil mi” şeklinde yanıtlarını zaten bildiği bir dizi soru sordu. Bu sorular bugün de devam etti tabii, kezlerce tekrarladığım yanıtlarına rağmen :)

İyi ki doğdun E.ciğim:) İyi ki ailemizi şenlendirdin. Çok mutlu bir hayatın olsun, güzel insanlar çıksın karşına hep :)






9 Aralık / Perşembe

Sabah dersimi yapıp toparlandım ve yola çıktım. Bolu'ya dek sesli öyküler eşlik etti bana. Bolu'daki kahve molamdan sonra ise geçenlerde dinlediğim Kefe'nin ekibinden yeni bir radyo tiyatrosu: Karanlık Bölge. Henüz bitmeden lojmana vardım ama aklım da kaldı doğrusu, yarın yürüyüş yaparken dinlerim kesin :)

Yolculuğun en güzel sürprizi ise fotoğrafını çektiğim şu güzellikti. Sevdiklerime ulaşmak için yollarda olduğumu bilir gibi kocaman bir kalple karşıladı beni Ankara :)

Bu güzel kalbe güzel bir Afşar Timuçin şiiri eşlik etsin o halde :)

Hiçbir zaman yenilmedi geceye
Sevincim de inancım da
Doğru diye bildiğim güzellikler
Hiçbir gün kendisinden uzak
Bir şeye değişmedi

Hiçbir gün yolda koymadı beni
Güvenim ve direncim
Düşerim sandılar dönüp baktılar
Gülerek geçip gittim
Evet ben tek başındaydım
Onlar çok yalnızdılar



8 Aralık / Çarşamba

Bugün okul günümdü malum. Ne güzel ki, evin bulunduğu sokakta yapılacak bakım işleri nedeniyle tüm gün elektrik kısıtlamasının olacağı güne denk geldi okul günüm. Daha elektrikler kesilmeden ben evden çıkmıştım. Sabahın 7:30'unda etraf hâlâ karanlıktı. Allah her gün çok daha erken saatlerde okula giden minnakların, gençlerin, işe giden yetişkinlerin ve evet bu ülkede özellikle kadınların, yardımcısı olsun!

Dersler başlamadan önce annemle ablam bizim evin yıkılmaya başladığına dair çektikleri videoyu yolladılar. Bu da önemli bir aşamaydı, sevindim doğrusu. Evimin yıkılırkenki görüntüsü hüzünlü olsa da apartmanımız hızlıca yıkılsın, hızlıca yapılsın, ben de en kısa zamanda evime dönebileyim yarappim, dinimiz süphaneke amin :)

Okul yoğundu, arka arkaya iki ders fazla geliyor artık bana, orası net! Ama 1.sınıflarım çok iyi, ilgili bu sene. Onlara ders vermek iyi geliyor bana. Oysa bir de 4.sınıf dersim var, bezmiş, yorgun bir grup mezun adayı ile ders yapmak bazen zorlayıcı olabiliyor. Espri yapıyorum, zorla gülüyorlar; soru soruyorum, zorla yanıt veriyorlar...Benimle mi ilgili bu durum diye diğer arkadaşlara sordum, yok, onlarda da böyleymiş halleri...Demek ki zavallıcıklarımın enerjisi bitmiş artık bu ülkede, bu gündemle yaşarken...Hak vermemek de zor ya, neyse...

Akşam eve geldiğimde elektrikler gelmemişti daha. Kendime el yordamı ile patatesli yumurta yapıp ayıla bayıla yedim. Üniversite yıllarında annem, ablamın yanına Mardin'e gittiğinde öğlenleri evdeysem (ki vize ve final haftalarında evde olurdum) kendime patatesli yumurta yapardım mutlaka (akşamları babacığım güzel yemekler yapmış olurdu, onlara gömülürdük birlikte). En sevdiğim pratik yemektir netekim :) 

Sonra mazeret sınavı hazırla, gelen mesajlara yanıt ver, sırasıyla annemle, oğlumla ve A.ciğimle konuş şeklinde geçti akşamım. Artık bir çay koyup keyif yapayım, Grey's Anatomy'nin son bölümü eşliğinde.

Akşam keyfimin biricik eşlikçisi, Miço bey :)

6 Aralık / Pazartesi

Güneşli, ılık bir hava var iki gündür, sanki aralık ayında değiliz! Bu da bir garip tabii. 

Dün sabahtan kısa bir toplantı yaptım. Öğlene dek de temizlik vardı evde. Sonra Ekmekçim'le buluşup yürüdük, sahilde insan kalabalığı "Bugün İstanbullular yazdan kalma bir gün yaşadılar" temalı habere konu olacak kadar çoktu. Biz de rotamızı sahilden ara sokaklara çevirip, kahve keyfini de bir kafede değil bizim evde yaptık. 

Akşam bölük pörçük uyudum ki beni bilen bilir, genelde yastığı görünce uyuyangillerdenimdir. Ama işte gecenin körü kaçtı uykum, sağa dön, sola dön, uyuyamadıkça yapılacak işler aklına üşüşsün şeklinde bir gece geçirdim. Ama neyse ki uyumuşum sonra, sabah da fena bir modda uyanmadım şükürler olsun. Oğluşumla yazıştım, konuştum, onun sesini duyunca rahatladım, gün güzel devam etti :)

Bugün baya çalıştım vallahi, kendimle gurur duydum, pek az aylaklık yaptım ki mola da insani bir haktır neticede :) Akşam erkence bir saatte de bir şeyler atıştırıp yürüyüşe çıktım sonrasında. Cadde yeni yıla hazırlanmış. Benim içimde pek bir yeni yıl sevinci ve ışıltısı yok gerçi ama yine de hoşuma gidiyor o cıvıltıyı görmek. Yürüdüm 1 saate yakın, gelip çay koydum kendime. Gün içindeki performansımı ayaklarımı uzatıp dizi izlemekle ödüllendirmeyi düşünüyorum:)

Fotoğraf bugünden değil, iki gün önceki gezimizden. İstanbul hep güzel...

 

4 Aralık / Cumartesi

Sabah kalkıp çok oyalanmadan giyindim ve arabaya atlayıp annemle ablamı almaya gittim. Yeni üniversitemin Baltalimanı'ndaki tesisinde kahvaltı için yer ayırtmıştım bir gün önceden. Fena olmayan bir kahvaltıyı şahane bir İstanbul manzarası ve genelde sakin ama yer yer beni gülme krizine sokan anılar eşliğinde tamamladık. Tesisin hemen karşısında Japon bahçesi olduğunu öğrenince, yağmura çok takılmadan bir de orayı şöyle bir gezdik ve "baharda ağaçlar çiçeklenince kesin gelelim" diyerek ayrıldık mekandan. Sahil yolundan köprüye bağlanıp bizim yakaya geçtik sonrasında. Yol boyunca anılar eşlik etti tabii :)

Araştırma görevlisi iken canım İ.ciğimle ne çok gelirdik Hisar'da kahvaltı yapmaya mesela. Demek asistan maaşları o kadar kötü değilmiş o zaman :) Üniversitedeyken arkadaş/sevgili ziyareti için aşındırdığım Bebek yolları sonra...Ne kadar kızardım kendime, "lise sonu uyuyarak geçirmeyip sıksaydın dişini de sen de şu güzelim üniversiteye girseydin tüm dostların gibi" diye diye. Aşiyan mezarlığının önünden geçerken babamdan kalma bir alışkanlıkla kornaya bastım üç defa, kısacık! Aşklar, aşklara saygı duyan babalar ve babaların izinden gitmeyi seven kızlar adına :) Ortaköy Feriye'ye yaklaşınca "ah" dedim bizimkilere "kısacık sanat hayatım şurada başlayıp bitti" :P Yıllardan sonra bir hayalimi gerçekleştirip Cep Sahne'de çok sesli müzik atölyesine gidiyordum her çarşamba günü, ne iyi geliyordu ruhuma. Sonra işte, salgın patladı ve her şey durdu! Ne diyelim, sağlık olsun :)

Ev yolunda içimdeki gezenti dürttü beni, "Gazhane'ye uğrasak mı, anne yoruldun mu" dedim, baktım yorgun ama dışarda olmaktan çok memnun H.Sultan "hayır" demiyor, direksiyonu Gazhane'ye çevirdim hemen. Çok beğendik hepimiz mekanı, annemi oturtup ablamla daha geniş bir zamanda gelmek üzere hızlı bir tur attık. Ne güzel değerlendirilmiş eski Gazhane, bravo emeği geçenlere!

Sonrası eve gelmek, birer yorgunluk kahvesi içmek, bu hafta annemin telefonla yaşadığı ve bana da yaşattığı komediyi yad edip yanaklarım ağrıyana kadar gülmek ve annemin özel istek üzerine yaptığı köftelere yumulmakla geçti. Anne köftesi diye bir şey var şu hayatta, net :) Herkese kendi annesinin yaptığı çok lezzetli geliyordur eminim ama benimki yine döktürmüştü vallahi, "lezzetten ağlamak istiyorum" diye diye yedim :)

O kadar yer gezip, köfte fotoğrafı ile yazıyı sonlandırmak da ancak benim gibi bir oburikse yakışırdı zaten :P


3 Aralık / Cuma

İki gündür yürüyorum ve kendimle gurur duyuyorum :) Güzel havalarda evde oturup kışa girince, yürümek tam benim gibi bir lâz'a yakışırdı değil mi? Olsun varsın :) 

Dün sahile kadar yürüyüp döndüm. 45 dakika sürdü toplam. Kendi kendimle konuşarak, dertleşerek, "ay şu evin balkonu ne şahane",  "bak burada bir terzi varmış, aklımda olsun"; "şurada A.ciğimle ne güzel bira keyfi yapardık" diye diye yürüdüm. 

Bugün ise yıllık olağan kadın-doğum doktoru ziyaretim vardı (en gözümde büyüyen doktor kontrolü kesinlikle! neyse ki doktorum cıvıl cıvıl biridir de en az stresle atlatabiliyorum). Oraya da 45 dakikada yürüyerek gittim, muayenemi oldum, "her şey yolunda" gazını alıp, cüzdanımı hafifletip, güle oynaya 45 dakikada da geri geldim. Bu sefer yürürken Nilay Örnek'in Arif Keskiner ile yaptığı söyleşi eşlik etti bana.

Bunun dışında günler bildik okul işleri ve iki hafta sonra yapacağım sanal akreditasyon ziyareti ön hazırlıkları ile geçti. Bu iki günün en güzel tarafı dün E.cığımla yazışırken, yazışmayı görüntülü aramaya çevirmesiydi, hem de yanında J. varken. Nasıl mutlu oldum(k), onlara evi gezdirdim, J.cığım uzaktan da olsa Miço'yu sevdi, onları öyle anne-kız birbirine sokulmuş benimle konuşurken görmek içimi büyüttü. Ah bir de kanlı canlı kavuşsam E.'ma, yeğenlerime. Belki bu yaz...Umutsuz yaşanmıyor malum :)

Ne zamandır burada bir şiir paylaşmadığımı fark ettim geçenlerde. Bugün şiir günü olsun o halde. Özkan Mert'ten:

Diren! Ey kalbim
Diren! Hayasızlığa
	Namussuzluğa
Diren! Kötüye
	Çirkine, yanlışa
Diren! Yenilme

Ne güzeldir yaşamak
Bir ırmak gibi coşkunca
Dağların üzerinde yürümek
Bulutlara değdirmek başımızı
Sıcacık ak bir somun
	Koltuğumuzun altında
Kırlara çıkmak
Karışmak insanların arasına
	Milyonların arasına.

Ben öylesine severim
Savaşmayı ve sevişmeyi
Anlatmayı insanlara
Durmadan, bıkmadan anlatmayı.
	Çiçekler nasıl fışkırır dallarda
	Balıklar nasıl yavrular
	Bir çocuk ki nasıl açar
	Gözlerini dünyaya
İşte ben öyle yaşamak isterim
	Bir tren rayların üzerinden
	Nasıl kayar gider
Öyle yaşamak isterim.
...
Cesurum Ey hayat
Cesurum Ey namussuzlar
	Dağ gibi bir sevda bitti
	Birer çocuk mezarı artık
	Toprak damlı küçücük evler
	Ve bir dal kadar
	İncecik bedenleri
	Bombalanıyor genç insanların
	Dünyanın her yerinde.
Benim tek sevdam devrim
Kaynar bir su gibisin içimde
Çiçeklenmiş taptaze bir fidansın
Yaşanmamış güzel günlerimsin.

Diren! Ey kalbim
Diren! Yenilme
	Sen benim silahımsın
	Aşkımsın
Dün sahile kadar yürüdüğümün kanıtı olsun bu fotoğraf :)


1 Aralık /Çarşamba

Ders hazırlığı yap, toplantıya katıl, "fırtına çıktı mı, arabam sağlam duruyor mu" diye arada pencereden tedirgin bakışlar at şeklinde geçti dünüm. Bugün de okula gidip derslerimi verdim, yorgun argın eve gelip hızlıca bir yemek yedim ve çay eşliğinde elime kitabımı alıp oturdum salona. 

Sevgili Leylak Dalı öğretmenim küçük bir çocuğun, mutfaktan hayata bakışını anlatmış "Mutfağın Hatıra Defteri"nde. Beni benden aldı, kendi anılarıma sürükledi bu güzelim anılar...Kâh gözlerim doldu, kâh gülümsedim ama bolca babamı, anneannemi, dedemi, dayımı yad ederek ve tabii ki bizim mutfağın baş aktörü annemin kulaklarını çınlatarak okuyup bitirdim kitabı. Lezizdi :)

Bizim ailede annemin yemekleri her daim muhteşemdir. Anneannemin "yemekle birlikte sen de pişmelisin ki yemek lezzetli olsun" öğüdünü tutar benim annem, yemekle birlikte pişer! 40 yıldır yaptığı yemekleri yaparken bile, özellikle ziyafet sofrası kuruyorsa, "bakalım istediğim gibi olacak mı" diye heyecanlanır. Sonunda da şahane yemeklerle donatır masayı ama kendisi, kendi yaptığı yemeklere mutlaka bir kusur bulur :)

Tas kebabı ile başlamış Leylak Dalı öğretmenim.  "Ah" dedim hemen, hafta sonu et alıp gitsem anama, babamın deyişi ile "fışfışlı pilav"ından yapsa da, yesek :) Ama annemi yaparken en geren yemek sanırım bu! "Tasın içindeki et pişecek mi, suyunu fış fış diye salıp bırakırken pirinçler pişecek mi" diye diye ayakta kalır şimdi ki, artık dizleri taşımıyor bu yorgunlukları. Tamam vazgeçtim tas kebabından... 

Peki muzlu rulo pasta? Öğretmenime anımsattığı, kapısı bahçeye açılan bir ev, ama bana yine annem tabii ki anımsattığı baş kişi! Okuldan dönüp üzerini değiştirmiş, mutfağa girmiş, ya öğretmen arkadaşları gelecektir onlar için hazırlık yapıyordur ya da bizi misafir edinmiştir, sadece bize, akşam yiyelim diye girişmiştir muzlu rulo pasta yapmaya. O pasta hamurunu nasıl o kadar becerikli bir şekilde dolayıp el çabukluğuyla ters çevirerek fırın tepsisine koyabildiğine çocukken de çok şaşırırdım, şimdi de :) Ama yok, o da yorar şimdi. İsteyemem...

Ah, sonra macun var, en sevdiğim :) Öğretmenimin macun hikayesi biraz hüzünlü ama bana hatırlattığı tat yine de enfes. Hem zaten babası öğretmenime büzeyden yapıp gönlünü almış neticede. O zaman iç huzuruyla şöyle macun yiyen bir Şule hayali kurabilirim bence! Anneannemin-dedemin yanında, Turgutlu'da geçirdiğimiz yazları, bana mutluluğun elle tutulur hâle geldiği zamanları çağrıştıran macun sevilmez mi hiç :) Naneli, sakızlı, hımm bir de kavunlu olsun lütfen :)     

Kitapta o kadar güzel anılara öyle ayrıcalıklı yemekler eşlik etmiş ki bayıldım okumaya. Bitmesin istedim. Bitti tabii ne yazık ki. Köfte ile. Benim de meftun olduğum ama ailede en çok dayımın favorisi olan, "abla herkes köfte yapıyor ama seninki başka oluyor" diyerek her seferinde özel istekte bulunduğu köfte! Bak bu olabilir işte, hâlâ yapabiliyorken, annemden köfte mi istesem bu hafta sonu? Dayımın ruhuna gitsin deyip yesek, anılara dalsak...Yemek, sadece yemek değil gerçekten. Kocaman bir anılar yumağı aynı zamanda...

2010 yılında yaptığımız bir Edirne gezisinde macuncu görüp, kendimden geçmiştim :) Bu yazının fotoğrafı bu olsun o halde!
Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise rasgele önüme düşen, güzeller güzeli bir türküye Zeynep Halvaşi yorumu. Şef İbrahim Yazıcı'yı da atlamayalım tabii :)

 

29 Kasım / Pazartesi

Yârimin yanımda olduğu, dolayısıyla sevinçli geçen bir  hafta sonuydu:) 

Ben cumartesi sabahını toplantıda geçirirken A.ciğim sınav kağıdı okumaya devam etti, sonra da akşam yemeğe gelecek olan misafirlerimiz için bir iki çeşit meze hazırladık, abartmadık çünkü K.beyciğimiz "4 çeşit meze ile geleceğiz" mesajını yollamıştı sabahtan gruba, içimiz rahattı. Akşamı rakı-balık-K.'ın süpersonik mezeleri ile bal gibi ve eğlenceli bir sohbetle geçirdik. Ne kadar özlemişiz birbirimizi, çok iyi oldu.

Pazar sabahı Maslak'a geçtik, A.'in abisi A.'ın yaş gününü kutlamaya. Kahvaltı yaptık, pasta kestik, fotoğraflar çektirdik, hediyemizi verdik ama gündem yaş gününden çok, yazın nişanlanan E'ciğimizin düğün hazırlıkları ve aileler arasındaki gerilimdi. Ne mutlu ama aynı zamanda ne zor işler bu düğün dernek işleri! Akşam sürpriz bir yemek organizasyonu olacağından, öğleden sonra abi beyi kandırıp eve gidiyormuşuz gibi çıktık ve yârimle Atatürk Kent Ormanı'na gittik. Yürüdük baya, iyi oldu, ne zamandır görmek istiyorduk, bu bahane ile gün içindeki boşluğu değerlendirmiş olduk. Akşamına da sabaha göre biraz daha büyük bir grupla dışarda bir restoranda buluşup A.abimizin 54 yaşını yine bir sürpriz yemekle kutladık.. 

Bu sabah ise çay keyfinden sonra A.ciğimi yolculadım Ankara'ya. A.gidince bir iki saat sudan çıkmış balığa dönüyorum, sonra kendime geliyorum. Yine öyle oldu. Günün geri kalanında ders hazırlığı yaptım, telefonda sesi halsiz ve sıkkın gelen anneme vitamin (halsizliğini gidersin diye) ve Gazete Oksijen (can sıkıntısını önlesin diye) götürdüm ve eve dönüp çamaşır yıkadım. Cumartesi akşamdan kalan mezeleri bitirmeme yardım etsin diye Y.cığıma "bana gelsene" demiştim, akşam o geldi, birlikte biraz içtik, biraz yedik, çokça dertleştik. Yemek üzerine yanında getirdiği kestaneleri tavada pişirdi Y.hemşirem, şahane ve şipşak şekilde, çay eşliğinde de onları götürdük. E daha ne olsun...

Bu arada İstanbul'da yarınki derslerin uzaktan yapılmasına karar vermiş önce MEB sonra da tüm üniversiteler. Demek yarın daha da fena olacak hava! Bu fırtınada dışarda kalan tüm canlara yardım etsin Allah vallahi, çok korkutucu. 

Cumartesi akşam elbirliğiyle hazırlanmış soframız şöyle bir şeydi :) 


26 Kasım /Cuma

Dün ilk defa çevrim içi ders sonrası kendimi motive edip sahile kadar yürüyüp geri geldim. Hava da şahaneydi, çok iyi geldi kendi kendime konuşarak/dertleşerek yürümek :) Şu yürüme işini sistematik bir hâle getirsem ne iyi olacak...

Ardından kısa bir pazar alışverişi yaptım, biraz evde işlendim. Sonra da çayımı koyup ayaklarımı uzattım ve A.ciğimi beklerken bir önceki gün Ekmekçi'min aldığı Birhan Keskin'in Cemal Süreya seçkisini okuyup bitirdim. Birhan Keskin'in seçkinin girişine yazdığı yazı dahil, tüm seçilmiş şiirler çok güzeldi. 

Sonra A.ciğim geldi, sabah yürüyüşle, akşam da şiirlerle güzelleşen günüm ışıldadı :)

Bugün ise daha önceden karar verdiğimiz üzere İ.bey ve S.hanımcığımızla Kadıköy'de buluşup Karaköy'e geçtik. Kaç aydır adım atmadığım için karşı tarafa, bir turist şaşkınlığı, sevinci ve merakı ile yürüdüm sokaklarda. Galata Port'a kadar gittik, sahilde yürüdük, fotoğraflar çektik, sonra da şöyle oturaklı bir kahvaltı ettik ki bitmeyen çay kaynağı ve dost sohbeti eşliğinde oldukça lezizdi. Dönüş vapurunda şehir hatlarının yeni tasarım bardaklarıyla kahvemizi de içtik, eksik kalmasın istedik bu da :) Ben bardağı atmaya kıyamayıp eve bile getirdim, o derece beğendim :)

Arkadaşlarımızdan ayrıldıktan sonraysa annemlere uğradık, biraz da onların gönüllerini alıp, hoş beş edip, bir şeyler yiyip içip evimize döndük. Ben akreditasyon toplantısına katıldım, eşim bey de salonda sınav kağıtlarını okudu. Tüm gün gezmenin bedeli cuma akşamı ( ki yarın sabah da bir başka toplantım var) çalışmak olarak döndü bize! Olsun, buna da şükür :)

Yazıyı Birhan Keskin'in seçkinin başına yazdığı yazıdan bir alıntı yaparak bitireyim:
 
Aşık olduğumuzda da
Bir şehri çok özlediğimizde de
İşler sarpa sardığında da
Enseyi kararttığımızda da
Üzüldüğümüzde de
Yeniden ayağa kalktığımızda da
Bu seçki bizimle birlikte yürüsün
“günyenisi” gibi ışısın isterim

Bu garip ve zorlu günlerden geçerken hepimize aynı şeyi diliyorum ben de. Hayatımızdaki minik güzellikler "günyenisi" gibi ışıldasın, karanlık ve zorlukları aydınlatsın :)

Kadıköy'e dönüş yolunda eşlik eden martılar :)


24 Kasım / Çarşamba

Matematik öğretmeni olmak istedim hep. Olamadım, hayat beni mühendisliğe yöneltti. Ama sonra bir şekilde, çalışmalarının odak noktası matematik modelleme olan bir mühendis/akademisyen oldum ve mesleğimin öğretmenlik tarafını da hep çok keyif alarak yaptım bu yüzden. Öğrencilerimi çok sevdim, onlar da beni sevdiler biliyorum. Biliyorum, zira çok şanslıyım ki bunu kezlerce, değişik şekillerde söylediler/belirttiler. Hayata bu yüzden de minnettarım.

Bugün de eş, dost, akraba kutlamalarından başka ve beni çok daha mutlu eden eski öğrencilerimden gelen kutlama mesajları/telefonlarıydı. "Güzel hocam, öğretmenler gününüzü kutlarım. Daha uzun yıllar boyunca her daim gülen o yüzünüzle, pozitif enerjinizle sayısız öğrenciye daha ışık olmanızı dilerim. İyi ki varsınız." yazmış biri mesela, "Öğretmenler gününüz kutlu olsun Şule hocam, ışığınızla tanıdığım en iyi öğretmenler arasındasınız, hep var olun." demiş bir diğeri, "Öğretmenler gününüz kutlu olsun canım Şule Hocam🥰🌸 iyi ki öğretmen olmuşsunuz ve iyi ki öğretmenim olmuşsunuz. Çok şanslıyım❤️ bakışınız, duruşunuz, bilgi ve birikiminiz çok kıymetli hocam. Sizi seviyorum" notu ile bolca kalp yollamış öteki.

Ve evet, çıkışı yıllar önceki darbeci paşaların fikri olsa da, sevildiğimizi hissettiğimiz, sevdiklerimize onların bizim için önemini söyleyebildiğimiz her gün güzel ve özeldir. Öğretmenler gününü seviyorum. Öğretmen olmayı da :)

2007 yılında aşağıdaki yazıyı yazmışım eski bloga bir öğretmenler gününde. Hislerim aynen geçerli, o yüzden bugünün anlam ve önemi nedeniyle burada da yer alsın istedim...

İlkini öğretmenim olmadan çok önce tanımıştım: annemdi. Sonra ilkokulda 4 yıl öğretmenim oldu. Okulun kapısına kadar güle oynaya gider, orda büyük bir ciddiyetle anne-kız rolümüzü bırakır, öğretmen-öğrenci kimliklerimize bürünür, okula girerdik. Bir defa bile okulda yanılıp "anne" diye seslenmedim, ama evde yanlışlıkla "öğretmenim" dediğim olurdu. Annemin öğretmenim olmasından her zaman gurur duydum, ama zordu o dengeyi kurmak, hele de küçükken. "Ne de olsa öğretmenin kızı" demesinler diye arka planda durmayı bilmeyi gerektiriyordu. Yine de en zoru ilkokul beşte annemin biz sınav olurken sınıfta bayılmasıydı sanırım. Hâlâ hatırlarım onu o halde gördüğümde nasıl korktuğumu. Fırlayıp çıkmıştım sınıftan, yardım getirmek için ve yan sınıfa dalıp, o durumda bile ciddiyeti elden bırakmadan "öğretmenim, öğretmenimiz bayıldı" demiştim. Annemi ayıltırlarken, bir yandan da bana su içirmişlerdi çok korktum diye. Kolay mı...Herkesin biricik öğretmeniydi o. Ama benim annemdi de...Hayatımın ilk vazgeçilmez öğretmenidir...

İkincisini ağlaya ağlaya gittiğim bir şehirde, İzmir'de tanıdım. Matematik öğretmenimdi. Nakil gelmiş olmamın endişelerini onun yaptığı ilk sınavdan aldığım notla aşmıştım. Sadece iyi bir matematik öğretmeni değil, aynı zamanda entelektüel kimliği, bize aşılamaya çalıştığı dünya görüşü ile de benim unutulmazım oldu her zaman. Lise sonda matematik öğretmeni olacağım diye tutturmamın en temel nedeniydi. Sonra ben matematik öğretmeni olmadım ama onu hiç unutmadım, peşini de bırakmadım. (Sevdiklerime yapışmak gibi bir huyum var sanırım :) ). Ayrı şehirlerde de olsak, mesajlarla, telefonlarla, İzmir buluşmaları ile korunan bir dostluk temelli öğrenci-öğretmen ilişkimiz var çok şükür ki...Ve, evet N.Hocam benim hâlâ biricik öğretmenim.

Üçüncüsünü ise üniversitede tanıdım. Gerçi onu tanıdığımda hayatımda bu denli önemli bir rolü olacağını kesinlikle düşünmemiştim. Genç, idealist, her daim bakımlı ve her zaman ve hep çok çalışkan bir akademisyendi F. Hocam. Önce öğrencisi oldum. Yüksek lisansta tez öğrencisi...Sonra... Sırf o var diye üniversitede kaldım, doktora'da yine birlikteydik. Hayrandım, hâlâ hayranımdır... Öğrenci-öğretmen olarak başlayan ilişkimiz önce hoca-asistan ilişkisine evrildi, sonra arkadaşlığa, meslektaşlığa, dostluğa, sırdaşlığa... Yapılan dedikodular, arada dökülen gözyaşları ya da atılan kahkahalar, dinlenen müzikler ve okunan kitapların eleştirileri arasında araştırma yapıp makale yazmanın keyfini ondan başkası ile yaşayamazdım sanırım. Hayatımın en büyük şanslarından birinin onu tanımış olmak olduğuna inanırım her zaman. Yaşamımın son 15 yılının (*şimdi son 29 yılının diye düzelmek gerek!) en büyük tanığıdır ve şükür ki öyledir...

Hayatımın üç vazgeçilmez öğretmeninin ve tabii ki tüm öğretmenlerin, öğretmenler günü kutlu olsun...

Öğretmenler günü hediyelerim iki blog arkadaşımdan geldi. Birhan Keskin'in Cemal Süreya seçkisi, ki günlerdir yolunu gözlüyordum, Ekmekçi'mden. Mutfağın Hatıra Defteri ise kitabını bana tam da öğretmenler gününde elime geçecek şekilde yollayan Leylak Dalı öğretmenimden. 





23 Kasım /Salı

Dün de, bugün de, genelde ders hazırlıkları ve okul işleri ile geçti. Tabii bir yandan aklım sürekli ülke gündeminde olduğundan ne kadar etkin çalışabildiğim tartışılır. Tanpınar'ın "Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” yorumu hep doğru ne yazık ki...

Bugünün güzel olayı Ekmekçikız ve Küçük Joe'nun bana gelmeleriydi bence. Yine bir şeyler yedik, yine Trivial Pursuit oynadık, ben yine "aaa kadın gözümün önünde, aaa şehrin ismi dilimin ucunda" deyip deyip yanıtsız geçtim soruları ve Ekmekçim yine en abuk soruları bile kolaylıkla yanıtladı :) Oyun bahane, sohbet şahaneydi ama, orası net :)

Kızları geçirdikten sonra bilgisayarı açıp instagramdan zarif eşimin bu akşam canlı yayında yaptığı meslek tanıtımını "banttan" dinledim. Bergama'da bizimkiler aracılığı ile tanıştığımız, mesleğini tutkuyla yapan bir rehberlik öğretmeninin ricasıydı bu meslek tanıtım günleri. Dün akşam benle başladık, bu akşam da A.ciğim kendi mesleğini tanıttı aynı rehberlik öğretmeninin yayınında. Dinlerken  onu, "içinin aydınlığı yüzüne vuruyor bu adamın" diye düşündüm yine. Buraya not düşmek isterim ki hayranım kendisine :)  Ki "aşk büyük bir hayranlıktır" diye yazmıştı yıllar önce Buket Uzuner :)

Ekmekçimin tüm alanlardaki soruları bilip turu tamamladığının fotoğrafı burada yer almalıydı tabii ki :)

21 Kasım / Pazar

Dün sabahtan katıldığım çevrimiçi akreditasyon toplantısı haricinde bütün bir hafta sonu işle ilgili hiç bir şey yapmadım. Mutlu ve bilgisayarın başına oturmama dirayetini gösterdiğim için gururluyum :) Biraz mutfakta işlendim (pötibör bisküvi, muz ve çikolata ile bir tatlı denemesi yaptım), biraz yürüdüm (hava güzel ve aydınlıktı), kendime kitap aldım (aslında Birhan Keskin'in Cemal Süreya seçkisini almak için gitmiştim kitapçıya ama daha gelmemişti. ben de Ahmet Altan'ın yeni kitabını aldım: Hayat Hanım), biraz kitap okudum, biraz Miçocuğumla ona yeni aldığım oyuncakla oynadık (oyuncak almak için girdiğim yeni mahallemdeki dükkandaki kadıncağız ile kedilerimizden bahsederken bana Miço'nun cinsini sordu. Benim "beyaz bir sokak kedisi ama annesi üç renkli çok güzel bir kediydi. herhalde babası Ankara ya da Van" demem üzerine bana "bilen kadın" tavrıyla "annesi üç renkliydi demek, üç renkliler dişi olur" demesi sonrası kadıncağızın yüzüne höykürerek gülmemeyi başardım ama eve kadar kendi kendime güle güle geldim :P) ve bir de bir iki de telefon görüşmesi yaptım (benim gibi telefonla konuşmayı sevmeyen biri için bahsedilmesi gereken bir 'faaliyet' telefon konuşması). Cumartesimin özeti buydu :) 

Bugün için ise önemli misafirlerim vardı: Annem ve ablam. Yeni evim asansörsüz bir apartmanda ve 3.katta olunca annem pek gelemiyor doğrusu. Yeni taşındığımız zaman bir akşamüstü uğramıştı. Ama hiç bir şey hatırlamıyordu evle ilgili. Ben de "bir gün sabahtan gel, akşama dek oturalım ki merdiven çıkarken zorladığın dizlerin dinlensin" demiştim. O gün, bugündü :) Sabahtan kahvaltıya geldiler.  Sağ olsun, ablam arabasındaki rejisör koltuğunu da yanına aldı ve hem 1. hem de 2. katta annemi oturtarak 3.kata daha az zorlanarak çıkmasını sağladı. Sonrası sakin ve güzel bir anne-kızları günüydü. Kahvaltı yaptık, kahve içtik, dün yaptığım uyduruk muzlu-çikolatalı tatlılardan yedik, yemek sonrası çayın yanına kestane pişirdik. Bol bol sohbet ettik oradan buradan. Bugün annemin günü diye onun en sevdiği yemeklerden biri olan tavuk graten yapmıştım. Çok iştahsız aslında son yıllarda ama güzel yedi, nazar değmesin :) 

Onlar gidince blogları gezdim biraz. Ekmekçimin bahsettiği "Amelia Rodrigues" belgeselini izledim/dinledim/beğendim. Oradan pek sevdiğim Mariza'ya zıpladım (ki kendisini pek severim) ve akşamı Fado gecesi olarak tamamladım :) 

Yeni haftaya hazırım, evet :)

Muzlu çikolatalı bisküvi toplarımı bence çocuklar çok sevecek. İlk Ankara ziyaretimde yapacağım onlara da!


19 Kasım / Cuma

Allah biliyor ya türlü aktivite ile ve yorucu bir şekilde geçen haftanın son gününü iple çekiyordum...Bu yüzden de sabah uyanınca İstanbul'un karanlık havasına rağmen içim pırpır, evin yanındaki markete gidip alışveriş yaptım önce. Akşam KAL'dan 3 kız arkadaşım gelecekti zira yemeğe. Alışveriş sonrası yemek ve salatamsı bir şeyler hazırlamak için mutfağa girdim. Girerken de heyecanla hem Leylak Dalı Öğretmenimin hem de canım Ekmekçimin bahsettiği "Kefe"yi açtım Spotify'dan. İyi ki şu bloglar ve güzelim bloggerlar var da böyle muhteşem bir yapımdan haberim oldu.

Çocukluğumda okuldan gelip "arkası yarın"ları dinlemeye bayılırdım. Hafta sonları da cumartesi günleri sabah 11:00'de pazarları da 12:00'de başlayan radyo tiyatroları da ders çalışma zamanlarımı şenlendirirlerdi, çok severdim. Yine öyle oldu, bayıla bayıla dinledim Kefe'yi. Kurgusu, efektleri, her şeyi çok iyiydi gerçekten. Şöyle biraz araştırınca Podbee'nin "Karanlık Bölge" ve "Denge" adlı radyo tiyatroları olduğunu da görüp pek sevindim. Aslında bir sonraki Ankara yolculuğuna kadar kendimi tutmayı becerebilirsem yolculuk için süper bir eşlikçi olur bu oyunlar ama ben sevdiğim şeylerden uzak durmayı becerebilen bir yapıya sahip değilim ne yazık ki :)

Neyse efendim, akşam olunca D.cığımın toplantısı uzadığından o gelemedi ne yazık ki ama B.ciğim ve Aslı Hayvanımla (Bu ne biçim hitap demeyin, kendisine bulduğu ad bu, ben ne yapayım :P) yedik, içtik, hasret giderdik. Ne zamandır görüşmemiştik yüzyüze, özleşmiştik, pek şükela oldu :).  B.hanımcığımız bizimle aynı sınıftan değil ama aynı dönemdendi, 1000'e yakın dönem arkadaşı içinde bulmuşuz birbirimizi ne güzel ki :) D.cığım ve Aslı hayvanımla ise 11 yaşımızdan beri arkadaşızdır. Küçücük sıralara sınıfın 3 toraman kızı olarak nasıl sığardık hâlâ bilmiyoruz ama birbirimizi hiç kırmadan, dökmeden sıra arkadaşlığı yaptık yıllarca. Bu gece de eski günleri anmadan olmazdı, tabi ki andık yine :) ama genel olarak geceye ülke gündemi damgasını vurdu diyebilirim. 

Aslı hayvanımla B.ciğim gittikten sonra hızlıca ortalığı toparladım, bloglara göz gezdirip, bu yazıyı yazdım, artık uyku zamanı. Yarın sabah öğlene dek sürecek bir toplantım var zira, nedendir bilinmez! 

                                                

 Bu kahve fincanını D.cığım almıştı bana 3-4 yıl önce, kıyıp kullanamıyordum. Bugün mutfakta işleri hallettikten sonra "nereye kadar" diyerek fincanımı kullanıma soktum, çok da iyi ettim:) 

17 Kasım / Çarşamba

Pazartesi günü çocukları okula, A.ciğimi de memleketinde yapılması gereken bir iki işi halletmesi için Kırşehir'e yolladıktan sonra sabahımı Ankara'daki kuzenlerle uzuuuun bir sabah kahvesi / sohbeti yaparak değerlendirdim. Ardından da eve gelip daha önce kuzulara söz verdiğim üzere kısır, börek, kek yaptım. Böylece onların okul dönüşü yine uzuuuuun ve akşam yemeği ile birleşen bir 5 çayı keyfine imza attık birlikte :) A.beyciğimiz çay eşliğindeki aile gıybetine mesajlarıyla katkıda bulundu ara ara :P

Salı sabah "yolcu yolunda gerek" diyerek O. ve E.'yi okula geçirip yola çıktım. Ünsal Ünlü  dinleyerek ilerlerken tıngır mıngır, annemin çok yakın bir öğretmen arkadaşının vefat haberini aldım. Sevgili G.teyzeye mi üzüleyim, 55  yıllık dostunun ardından yıkılan anneme mi bilemeden geçti yolun geri kalanı. Eve varınca da hızlıca Miço'nun maması/suyu/tuvaleti ile ilgilenip gidip ablamı aldım ve cenazeye gittik Üsküdar'a. Çocukluğumuzun birlikte geçtiği ve ayakta durmaya zorlanan kızlarına destek olmaya çalıştık Ş.cuğumla. Yıllarca çalışıp yüzlerce öğrenci yetiştiren bir öğretmenin cenazesini bir avuç insanla uğurladık neticede. Hüzünlüydü...Eve gelip annemle oturduk sonrasında, biraz ağlaştık, biraz farklı konular açıp biraz havasını değiştirmeye çalıştık çok başarılı olamasak da. Geç vakit evime döndüğümde kendimi doğrudan yatağa attım, az kalsın yorgunluktan bayılacaktım zaten.

Bugünse yüzyüze ders günüm malum, sabah kendimi kazıdım yataktan resmen ama okula gidince derstir, öğrencilerdir derken zaman akıp gitti, gün bitti bile. Çıkışta eve gelirken Y.cığımı aradım, akşam için bir planı olmadığını öğrenince de doğum günü çocuğu ile Kadıköy'de güzel bir yemek yedik ardından Baylan'da bir pasta ile günün anlam ve önemini idrak ettik birlikte :) İkimiz de 6 saat ders vermekten yorgun ama birlikte olmaktan mutlu bir şekilde iki saat geçirdik. Baylan'da Kup Griye eşliğinde bir makale üzerinde çalıştığımız ve garsonların bize acıyarak baktığı zamanları anarak eğlendik. 

Yarın yine yoğun bir gün olacak. Ben yatağa doğru uçuşa geçeyim en iyisi :) İyi geceler, yedi cüceler sevgili herkes :)

Ankara'da kampüste yürüyüş yolum üzerindeki güzellikler :)


14 Kasım / Pazar

 Aziz Nesin hayatıma damgasını vurmuş yazarlardandır. "Böyle gelmiş böyle gitmez"leri okuduğumda ilkokulu yeni bitirmiştim henüz ve çok etkilenmiştim. Hâlâ hayat içinde zaman zaman aklıma gelir bazı bölümleri...Nesin Vakfı'nı bu yüzden de çok önemserim. Çok etkilendiğim bir yazarın bu topluma sunduğu en güzel armağanlardan biridir bence ve o yüzden de elimden geldiğince desteklemeye çalışırım. Kendime almakla yetinmem, her yıl arkadaşlarıma, eşe dosta Nesin Takvimini alır, hediye ederim. Ederdim. Geçtiğimiz sene bunu yapmadım. Sanırım salgın ezip geçtiği için hepimizi, ne yılbaşı hediyesi ne de Nesin Vakfı Takvimini düşünecek hâlim yoktu...İşte tam da bu yüzden, perşembe günü lojmana girdiğimde kitapların yanında 2022'nin Nesin Takvimini görünce pek sevindim, "yârim beni düşünüp almış bu seneninkini, yaşasın" diye geçirdim içimden Allah biliyor ya...Sonra oğlum gelince eve akşamüstü, öğrendim ki takvimi o almış bize gittiği kitap fuarından. Bu senenin en güzel yılbaşı hediyesi böylece belli oldu: oğluşun uzakta olan annesini düşünerek aldığı takvim :)

Dün evdeydik genel olarak. Biraz yürüdük A.ciğimle bir de akşam için bir iki meze hazırladık, akşam ailecek L.'ler geldiler zira rakı-balık keyfine. Yedik içtik, anılara daldık hep birlikte, K.cığımın ve sevgili zevcesinin de olduğu whatsapp grubunda resimler paylaştık, güldük.... İyi geldi hepimize bu gece, ki L.ciğim de zor zamanlardan geçiyor bu ara...L. beyciğim benim ilk evliliğimdeki nikah şahitlerimizden biriydi, zira S.'ın can arkadaşıydı üniversite dönemi ve sonraki zamanlarda. Ama işte boşanma sürecinde taşlar çok fena yerinden oynarken S. için, ayrılık sonrası L.'in ve dahi K.'ın dostlukları benim haneme yazıldı bir şekilde. S. için ara ara üzülsem de, bu durumun biraz kendi vurdumduymazlığına, çokça da geçmişten kopma isteğine bağlı olduğunu anlayınca bu dostlukların keyfini çıkarmak düştü bana. Hayatıma A.'in  girmesi de değiştirmedi dostluğumuzu, şükürler olsun, hep birlikte yola devam ediyoruz işte. Dostluklar özeldir ve öyle bir kalemde siliveren insanlara hep şaşırmışımdır zaten...

Oğlumun hediyesi Nesin Takvimi bu blogta yerini almasa mıydı yani :)


12 Kasım / Cuma

Dün sabah 7:30 gibi çıktım evden ve İstanbul'un sabah trafiğinin içinde yol aldım uzun bir süre. Bolu'ya dek eşlikçim Bulutsuzluk Özlemi'nin yeni albümüydü. Gerçekten çok beğendim bu rock oratoryoyu. Özellikle bazılarını başa alıp tekrar tekrar dinledim. Tam Bolu tüneline girmek üzereyken de yan gözle telefona bakayım dedim ki bir de ne göreyim, Ekmekçim "Sana dün yaptığım simitlerden getirsem, bir kahve içsek mi" diye mesaj atmış bana. Simitleri kaçırdığına üzülse de bir yanım, diğer yanım çok mutlu oldu! İnsanın hayatta onu düşünen / önemseyen dostlarının var olduğunu bilmesi şahane bir duygu! 

Eve vardığımda güzel bir kahvaltı sofrası beni bekliyordu. Malum A.ciğim de ben de "aralıklı oruç" düzenine geçtiğimiz için bir süredir, kahvaltımızı 12 civarı yapıyoruz artık. Ardından o okula gitti dersine, ben de oturup bugünkü toplantı için sunum hazırladım, yetmedi, çarşamba günü yaptığım sınavı okuyup bitirdim (bu sınıfım sadece 18 kişi, dolayısıyla kolay oldu okuması. Sevdiklerime kavuşmanın verdiği enerji de yardım etti tabii). Akşamüstü ev ahalisi birer birer döküldüler. Gece yemek yedik, sohbet ettik, hasret giderdik. Özlemişim 5 kişilik aile olarak geçirdiğimiz zamanları :)

Bu sabah ise akreditasyonla ilgili bir toplantımız vardı. Sunumu yaptım, soruları yanıtladım, bolca konuşup çeşitli şirinlikler yaparak bölüm elemanlarının gözünü korkutmadan nasıl bir yükün altına giriyor olduğumuzun altını çizdim :) Kahvaltı sonrası bahçeye gidip son toparlamaları yaptık A.ciğimle, bal kabaklarımız baya büyümüş, onları da söktük artık. Akşam çocukların okul dönüşü ise yemeğe gittik ailecek, 20 aydan sonra ilk defa. En son kapanma olmadan bir hafta önce yine böyle 5 kişi, dışarda bir restoranda birlikte yemek yemiştik. Şükürler olsun ki bu günleri de gördük...

Bugün bir de dört gözle beklediğim şarkı yayına girdi. Didem Madak şiirinden Hüsnü Arkan bestesi: Beni Anla. 

Ve evet, "Şarkı dediğin şarttır yaşamaya..."



10 Kasım / Çarşamba

9:05'de balkonumda saygı duruşunda bulunurken gözlerim dolu dolu, yine garip hisler içindeydim. Sevgi, saygı, minnet, mahcubiyet, özlem...Ne büyük insanmış...Her geçen gün ona olan hayranlığım artıyor... 

Murat Meriç'in Ekim 2016-Ekim 2017 tarihleri arasında Açık Radyo'da şahane bir programı vardı: "Şarkılarla Memleket Tarihi". Zaman oldu ağlayarak, zaman oldu gülerek, zaman oldu şaşırarak, eskilere giderek, anılara dalarak güne başlamama vesile olurdu Meriç... A.ciğim de Ankara'da dinlerdi, bilirdim. Aynı şeyi aynı anda farklı şehirlerde yapmak hep hoşuma giderdi. 

Bugün sabah uyanınca Murat Meriç'in 10 Kasım programını dinlemek istedim. İyi ki de akıl etmişim. Özlediğimi fark ettim. Bundan sonra her günün programını sabah tekrar dinlemeye karar verdim. Benim gibi balık hafızalı biri için yeni bir şeyi dinler gibi olacak zaten eminim :)

Siz de dinlemek isterseniz, buraya tıklayabilirsiniz 

En sevdiğim fotoğraflarından biri ile anayım Paşamı...Toprak incitmesin onu.


7 Kasım /Pazar

Aylardan sonra ilk defa, temizliğe destek olan S.ciğime gelmesini rica etmiştim bugün için. O da geldi ve cam, koltuk, halı, allah ne verdiyse sildi, temizledi. O çalışma odasındayken (yani O.beyin odası aslında da o yokken çalışma odası olarak oraya konuşlandığımdan böyle adlandırıyorum) salon balkonunda oturup kitap okuyup kahve keyfi yaptım; o evin geri kalan kısmını temizlerken de çalışma odasının hakkını verip bu haftaki sınav sorularımı hazırladım. S., yine atom karınca şeklinde çalıştığı için saat 13:30'da bitirmişti zaten işleri. O gittikten sonra dışarı çıkmak için kendimi motive etmeye çalışıp başaramadım ve evde oturup dizi izledim: Kulüp'ü. Ben beğendim vallahi. Özellikle Salih Bademci döktürmüş...

Akşam da Sibel Oral'ın "İşitiyor musun Memet"ini bitirdim, ki kaç gündür elime alamamıştım. Alınca aktı gitti yine. Hüzünlü bir kitap ama güzeldi bence ("Güzel anılar gibi hüzünlü / Hüzünlü şarkılar gibi güzel"diyen Cemal Süreya dizeleri gibi oldu bu tanım da! Ama öyleydi gerçekten...)

Günün bir diğer güzel olayı da Murat Meriç'in bir tweeti sayesinde Bulutsuzluk Özlemi'nin "Bedreddin" albümünden haberdar olmamdı. Bayıldım. Önümüzdeki hafta sonu Ankara yollarında (en azından bir kısmında) ne dinleyeceğim böylece belli oldu. Öneririm!

Pencere önü güzellerime "hep bir ağızdan" eşlik etsin madem :)

 

6 Kasım / Cumartesi

Cuma günü sabah erkenden kalkıp sınav kağıtlarımı okumaya başladım yine Yeşilçam eşliğinde. İyi ki diziler var, yoksa çekilecek çile değil vallahi sınav kağıdı okumak! Neyse ki dizinin de verdiği gazla öğleye doğru bitirmiştim bile. Bu çalışkanlığımı bir gezi icat ederek taçlandırmam gerekiyordu, ben de gidip annemi aldım ve Z.teyzeye (ki kendisi annemin kankası ve benim ilkokul 1 öğretmenim olur) doğru yola çıktık. Onu da evinden alıp kendimizi sisli olsa da yine de güzel olan Dragos sahile attık. Annemler hasret giderdiler, ben de biraz sohbete eşlik ettim, biraz güneşin tadını çıkardım (yanlış anlaşılmasın, güneşi kış ve bahar aylarında severim sadece) biraz çaydır, kahvedir, atıştırmalıktır, getirip götürerek garsonluk hizmetlerini yerine getirdim. Böylece ilkokul öğretmenlerimle (ilkokul 1'i Z.teyzede okuduktan sonra ev/muhit/okul değişikliği nedeniyle geri kalan sınıfları annemde okumuştum) bir öğleden sonra geçirmiş oldum, güzeldi :)

Akşamında ise benim canım BAL kızlarımla yemeğe çıktık. Yedik, içtik, dedikodu yaptık, hayal kurduk. Yine güzeldi. Canım hemşirelerim benim :) Kendimi şu hayatta hep çok şanslı hissetmemin başlıca nedenleri...

Cumartesi sabah ise erkenden annem ve ablamı da alıp Pendik'e kuaförümüz A.abiye gittik. Benim her ay olan A.abi seferlerime bazen annemle ablam da eşlik ederler, o günlerden biriydi yine. Saçlar kesildi, boyandı, sohbet edilip hasret giderildi, annemin saçı "çok kısa olmayan kısa saç" (!) modelinde kesildi (Bunu sadece A.abi biliyor ve yapabiliyor :P) falan filan. Hazır Pendik'e gitmişken, Gözdağı İBB tesislerine de gidelim dedik (Böylece 4 gün içinde Florya, Dragos ve Gözdağı tesislerini ziyaret etmiş olduk! Telefonuma İstanbul'un farklı köşelerini ardı ardına gezen bir İstanbullu olduğum için teşekkür mesajı gelmesini bekliyorum Başkan'dan :P). İyi ki de demişiz. Ben hayran kaldım buraya. Ulu ağaçlar, tertemiz hava, yine ucuzcacık yiyecek içecek ve sis olmasa göreceğimize emin olduğumuz (!) şahane bir manzara eşliğinde bir süre de orada oturduktan sonra bir cumartesi klasiği olarak trafiğe takılarak eve döndük. 

Akşam üstü G.cuğum uğradı, ateş almaya gelmiş kadar kısacık bir ziyaretti ama olsun, yine iki arada çan çan çene yaptık, eski eşleri çekiştirdik, ben Amerika'dan E.ciğimize gönderilen siparişleri ve kayınvalidemin G.cuğuma gönderdiği salçayı teslim ettim. 

Gecenin kalanı fırında pişirdiğim kuzu kestaneleri eşliğinde Leyla ile Mecnun seyrederek geçecek, bir cumartesi akşamına yakışan şekilde :)

Daha geniş ve sissiz bir zamanda yeniden gelmeli mutlaka!

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı dün BAL kızlarla fotoğrafımızı yolladığımızda sevgili N.hocamızın "şimdi İstanbul'da olmak vardı" demesi üzerine dilime dolanan eskilerden bir Melike Demirağ şarkısı...

4 Kasım /Perşembe

 Ay ne güzel gündü yarabbi. Ne çok özlemişim kızları. ("Hangi kızlar?" diyenleriniz için yanıt şurada. Gerçi bu yazıda andığım tüm blog kızları değildik toplanan ama belki bir gün o da kısmet olur :P ).

Moda çay bahçesinde oturduk, güldük, bol bol çay içtik, eski günlerden, dizilerden, çocuklardan, siyasetten, salgın zamanlarındaki delirmelerimizden ve daha pek çok şeyden konuştuk.

A.cuğumla Ankara'ya gitme planı bile yaptık. A.cüğüm (Namı diğer Elektra'm) 15 yıldan sonra bugün, gözlerimin yeşil olduğunu fark etti, "geç olsun güç olmasın" dedik. Ekmekçimle kitap alışverişlerimizi yaptık. Ablamın hemfikir olduğumuz resim yeteneğini fark etmeyip üstelik abuk yorumlar yapan ortaokul resim öğretmenini yad ettik! M.ciğim her zamanki gibi aramızdaki en gencimizdi, onu sorularımızla biraz baydık :) 

Ayrılırken doyamamıştık birbirimize tabii ki, ayda 1 görüşme kararı aldık, bunu da ayrıca pek güzel düşündük :) 

Dönüş yolunda içine düştüğümüz trafik bile keyfimizi bozamadı! Ama itiraf etmeliyim ki trafik sıkışıklığında Ekmekçimin içinden başka biri çıkıyor, çok eğlendim kendisi ile :P

Sohbet ederken çaya da doyamadık gördüğünüz gibi :) 

Bu fotoğrafa da bizim ekibin şarkısı yakışırdı tabii, eklemeden edemedim :P


                

3 Kasım / Çarşamba

Sınav haftasında olduğumuzdan bugün dersim yoktu, rahattım. Bu yüzden, sözleştiğimiz üzere 10:30 gibi annemle ablamı evlerinden aldım ve yola çıktık okula doğru. Annem benim çalıştığım her okula gelip her odamı ziyaret etmiştir bugüne kadar, bu odamı da görmek istiyordu. Kısmet bugüneymiş :)

Okula geçmeden önce Florya Atatürk Köşküne gittik. Nasıl sakin, nasıl sade ve ne güzel bir yer burası. Bıraksalar orada bir kaç gün yaşasam keşke... Yine çok duygulandım Ata'mın hoplaya zıplaya yürüyen Ülkü'nün elinden tutmuşken yürüdüğü yerlerde gezinirken...Bir ara baktım, ablamla annemin de gözleri dolu dolu...Öğretmen ailesi olduğumuz ne kadar belli :)

Sonrasında İBB'nin Florya'daki sosyal tesisine gidip çay içtik. Gitmemiştim buraya daha önce ama çok beğendik hepimiz. Kocaman, yeşil, sakin, huzurlu ve çok ucuzdu :) Bu kadar ucuz bir şeyler yiyip içmeyeli (Çay 1.5 TL idi diyeyim siz anlayın :P) çok olmuştu, şaşırdık haliyle :)

Ardından da yine sahildeki kebapçıların birinde İskender yedik ve okula geçtik. Ben sınavımı yaptım (bu da önümüzdeki 2-3 günde toplam 91 adet sınav kağıdı okumam gerek demek !), odama çiçekleriyle birlikte gelen zarif misafirlerime (:P) birer çay ikram ettim ve eve geri döndük. 

Güzel bir anne ve kızları günüydü. 

Kasımpatları ve arkada Atatürk Deniz Köşkü

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı da Atamın sevdiklerinden biri olsun o halde...

1 Kasım /Pazartesi

Yeni bir hafta...Sabah A.ciğimi yolculayıp oturdum bilgisayarın başına. Evde çalışmak garip bir düzen. Sınav sorusu hazırlayıp çamaşır yıkadım, tez öğrencimin yazdıklarının üzerinden geçip, düzeltmeleri yaptıktan sonra yazlık kışlık giysi dönüşümü yaptım mesela. Sanki hep böyleymiş gibi geliyor bazen, hep böyle çalışırdık gibi. Değildi oysa. Bir yandan sıkıcı geliyor bu düzen, öte yandan eskiye dönsek ondan da sıkılacakmışım gibi geliyor. Ne garip...

Akşamüstü ne zamandır okumak istediğim ama bir türlü başlayamadığım kitabı (Sibel Oral'ın "İşitiyor Musun Memet") aldım elime, ve  bırakamadım uzunca bir süre. Nazım benim için çok özeldir, değerlidir malum. Oğlu Mehmet'in hikayesini çok farklı ama akıcı bir şekilde yazmış Sibel Oral, çok beğendim.

Kitap günümü yeterince güzelleştirmemiş ve beni yeterince hüzünlendirmemiş gibi bir de Mubi'den Arkadaş Z. Özger'in anlatıldığı "Merhaba Canım" adlı belgeseli izledim, onu da çok beğendim, ve evet, yine çok hüzünlendim. Belgesel sonrasında Özger'in şiirlerine daldım biraz da. 

Güzel bir gün, haftaya sakin ama güzel bir başlangıç oldu...

Bu akşamı güzelleştiren kitap fotoğrafına, akşamı daha da güzelleştiren belgesele konu olan şairin şiirinden bestelenen şarkıyı giydirdim :)

 

31 Ekim / Pazar

Bir süredir gizli ve hummalı bir çalışma içindeydik bizim ekip. Zira hepimizin biricik hocası ve doktora danışmanı F.hocamız için uluslararası bir kitabın editörlüğü işine soyunmuştuk. Güzel iş çıkardık doğrusu ve sanırım iyi bir amaç için yola çıktığımızdan kitapla ilgili tüm işler çok sakin ve kolaycacık aktı gitti. 

İşte biz bu akşam F.cuğumuzun Amerika'dan gelen kızı ve damadını bahane edip bir yemek organizasyonu yaptık ve kitabı taktim ettik hocamıza. Sevinci görülmeye değerdi. Ağladı, güldü, "siz nasıl insanlarsınız" , "ben ne şanslı bir insanım" diye tekrarladı durdu. Onun mutluluğu bizi de mutlu etti. Güzel ve özel bir akşamdı.

Buraya kitaba yazdığımız "ithaf"ı kopyalamak istiyorum. Kitapta hem Türkçe hem İngilizce olarak yayınlanması talebimiz ret yanıtı aldı ve sadece İngilizcesi yayınlandı, burada da Türkçesi yer alsın o halde :)

Prof. Dr. F.Ü.'in 1991 sonbaharında yardımcı doçent olarak çalışmaya başladığı İTÜ Endüstri Mühendisliği’nde seçmeli ders olarak açılmasını önerdiği ve açtığı ilk dersin adı: “New Paradigms in OR”dı. Bu yüzden elinizde tuttuğunuz kitaba da ismini veren bu tanım hepimiz için çok özel. Kimimiz “New paradigms in OR” dersine asistan olarak katkıda bulunduk, kimimiz öğrenci olarak bu dersi zevkle dinledik, ufkumuzu genişlettik. İlk seçmeli dersinin adı, Dr. Ü.’in aynı zamanda mesleğine bakış açısını da yansıtıyor aslında: Hiç bir zaman mevcutla yetinmemek, hep yeniliklerin peşinde koşmak. Bu koşu tek başına değil elbet, çalıştığı insanlarla birlikte. Kendisi öyle büyük bir merak, bilimsel iştahla koşar ki yeniliklerin peşinden; siz de onun çevresinde yer alan şanslı insanlardan biriyseniz bu rüzgara kapılıverirsiniz. Sonrasında sizi kucaklayan çok çalışkan, çok üretken bir bilim insanı, her zaman yönlendiren, yol gösteren bir öğretmen ve iyi/kötü her gününüzde yanınızda olan bir dosttur.

Dr. Ü. bizim onu tanıdığımız mesleğinin ilk yıllarından başlayarak bir çok öğrencinin hayatına dokunmuş, onlara yol göstermiş, mesleklerini en iyi şekilde yapmaları için motive etmiş, bilime sürekli ve etkin katkıda bulunmayı sürdürürken aynı zamanda sektörle ilişkisini canlı tutmayı ve gerçek hayatta karşılaşılan problemlere çözümler üreterek sadece teoride değil pratikte de etkin bir şekilde rol oynamayı hedeflemiş bir bilim insanıdır. Ne mutlu ki bize, en başından beri onun ekibinde yer alıyoruz. Ve onun önce öğrencileri sonra meslektaşları ve daimi olarak “geniş aile”sinin üyeleri olduğumuz için minnettarız…

Bu kitap da bu minnetin bir ifadesi…