26.Ağustos /Perşembe

Son yazıdan bu yana 1 hafta geçmiş bile. Günler birbirine benzese de az çok, bu sırada neler oldu derseniz şöyle sıralayabilirim:

Perşembe günü tüm gün yüksek lisans ve doktora mülakatlarında görevliydim. Mülakatlar bittiğinde bayılayazmak üzereydim doğrusu! Öte yandan bu salgının öğrettiği en önemli şey her toplantının yüzyüze yapılmasının  gerekli olmadığıydı sanırım. Her birimiz farklı yerlerden bağlanarak da gayet etkin toplantılar yapılabiliyormuşuz...

Ablam fena öksürüyordu, ben toplantıya otururken o da doktora gitmişti. Sinüzit teşhisi konmuş. Neyse ki şimdi çok daha iyi. Ama bu yaz huzursuz bacak sendromu yine çok yıprattı onu ne yazık ki. Bazı hastalıklar var ki, çok önemsenmiyorlar ama yaşam kalitesini yerle bir ediyorlar aslında...

Perşembe akşam biz A.ciğimle Kabakum'a, onların yazlığına göçtük. Ertesi gün de E.hanım ve E.bey katıldılar aramıza. E.beyciğimiz plan program adamı olduğundan ortamda o varken her şey her zaman biraz daha sistematik yürür ve bu bize de yansır tabii ki. Mesela 1 haftadır sabahları o babası ile spor antremanı yaparken, ben de bisiklete biniyorum. Akşamüstü de mutlaka denize gidiyoruz. İyi oluyor, "bugün de evde pinekleyelim" deme şansımız pek yok. Programda varsa uymak gerek zira :)

Ben gerçi bu ara baya bir çalışmak zorunda olduğumdan geri kalan zamanların çoğunda evin değişik yerlerinde (bazen terasta, bazen klima eşliğinde odada bazen verandada) bilgisayar başında çalışmaktayım (az sonra da bir yüksek lisans öğrencimle toplantım var netekim!)

Bu arada salçalar güneş altında kurudu ve toplandı, şeftali reçeli yapıldı, kavanoz domatesler hazırlandı. Kışa hazırız :)

O.bey babası ile İstanbul'da. İlk defa bu yaz çok az kaldı yazlıkta. Oysa çocukken özellikle, nasıl dört gözle beklerdi yazlık günlerini. Özlüyorum oğluşumu. 

A.ciğimin bana geçen yaş günümde aldığı ve evin karşısındaki çam ağaçlarının altına kurduğumuz hamakta hammak (!) günün en keyifli zamanları oluyor genellikle. Hafiften müziğimi açıp boş boş ağaçlara, gökyüzüne baka baka sallanıyorum. Günün "hayat güzel aslında yaaa" diye şükrettiğim zamanları oluyor bunlar genelde. Geçenlerde sallanırken Şükrü Erbaş'ın şiir kitabı vardı elimde. Sevdiğinin arkasından yazdığı şiirleri okurken ağladım usul usul. O kadar güzel, o kadar hüzünlü, o kadar ağırdı ki dizeler...Okuyup bitirdikten sonra bırakamadım elimden, bir daha bir daha okudum şiirleri...Bugünün şiiri Erbaş'tan olsun o halde:

Güzelliğin geçici olmadığını senden öğrendim
Emeğin aşktan büyük bir hazine olduğunu senden
Zaman, kâküllerinden doğar, topuğundan batardı
Al yeşil soluğum, yarasına döndüğüm, sözümün sahibi
Sevmenin dünyayı sevmek olduğunu senden öğrendim

49 yaşında bisiklete binmeyi öğrenen bir insan olarak performansım hiç de fena değil vallahi :)

Fotoğrafa giydirdiğim video bu sabahıma eşlik eden bir Harun Tekin performansına ait. Ben çok beğendim.

18.Ağustos / Çarşamba

 Ülke ve dünya gündeminin abukluğuna hiç değinmeden (zira bu bloga başlama nedenim zaten en başta bu abuk gündemden uzaklaşıp, hayatımdaki güzelliklere odaklanmaktı) yazmak bazen çok zor oluyor gerçekten de! Ama yılmak yok, artık her gün olmasa da belirli aralıklarla da olsa yazacağım :)

  • Cuma akşamüstü benim İTÜ'den canım arkadaşlarım  A.abi ile N.cüğüm aradılar, "yazlıkta mısınız, İzmir'den Akçay'a giderken uğrayalım mı" diye. Çok, pek çok sevindim doğrusu. İTÜ'deyken her an birlikteydik, ama bu yetmezdi, akşamları ve hafta sonları da çok sık görüşürdük. Sonra onlar Kocaeli'ne taşındılar, yine kopmadık, eski sıklığında olmasa da görüşürdük, yazları Cunda'dan ev kiralarlardı, mutlaka gider gelirdik birbirimize. Ama son yıllarda görüşemez olmuştuk onların da benim de koşturmacalarımız nedeniyle. 3-4 saatcik ama yine bol kahkahalı bir görüşmeydi. İyi geldi hepimize. Eski anıları yad ettik, gelecek planları yaptık derken zaman geçiverdi. 
  • Pazar günü diğer ebeveynlerinde olan çocuklarımızı mangal partisine davet ettik. Cümbür cemaat olmayı biz de özlemişiz, onlar da :) O.cığım yine taklitleriyle güldürdü bizi. Yedik içtik, gecenin sonunda verenda'da otururken "ne yedik", "iyi yedik" diyen o karikatür tipleri gibiydik :)
  • Pazartesi akşam O. bey anneanne yazlığına kesin dönüş yaptı. Zira pazar günü babası ile İstanbul'a dönecekmiş, parti işleri ile ilgilenmesi gerekiyormuş. Son bir haftayı da burada bizimle geçirmek ve anneannesinin gönlünü almak istedi sanırım, iyi de oldu :) Annemin ne kadar ağrısı sızı olsa da torunu görünce unutuyor hepsini :)
  • Bugün sabahtan A.ciğimin anne ve babasını da alıp Kozak'a kahvaltıya gittik hep birlikte. 1.5 yıldır ilk defa dışarda bir aheste kahvaltı yapmış olduk böylece, hepimizin hoşuna gitti, iyi oldu bu faaliyet :)
  • Her gün denize gitmeye çalışıyoruz  A.Beyciğimle. Yıllar önce aldığımız komik ve küçük deniz topuyla sahildekiler bizi görünce "aaa denizin 2 delisi gelmiş yine" diyorlardır herhalde. Ama olsun, baya bir top oynuyoruz denizde, çok eğleniyoruz çocuklar gibi :)
Geçenlerde yaptığımız yürüyüşte çektim bu fotoğrafı. Güneşin batışını kaçırmıştık ama bu hali de güzeldi...
Giydirdiğim şarkı ise dün gece otururken usul usul söylediklerimizden, dilime dolanan bir Türk Sanat Müziği şarkısı.

13.Ağustos / Cuma

Yazlıkta günler nasıl geçip gidiyor anlayamıyorum valla. Her gün mutlaka bir fasıl denize gitmek dışında hep yapılacak bir takım işler çıkıyor, daha doğru dürüst kitap okuyamadım. Bu haftaya ait haberler bulut bulut şöyle : 

(bizim yaşlı hocalarımızdan biri "madde madde yazalım" yerine "plaza Türkçesi" kullanan gençlerin "bullet bullet yazalım" ifadesini tam anlayamayıp "balık balık yazın bakalım" derdi. Ben de pek severim balıkları, hem daha sevimli oluyor böyle söyleyince :P) 

  • Ameliyat sonrası 1 haftayı gayet iyi geçiren hastamız tam "atlattı, iyileşti" derken, hafta sonu müthiş bir diz ağrısı yaşadı ve yürüyemedi bile! Neyse ki bir dizi doktor muayenesi ve ilaç/iğne sonrası artık daha iyi şükürler olsun :)
  • Çarşamba günü Kabakum'da bir öğleden sonra imece halinde 120 kg domates ve 40 kg kapya biberi doğrayıp bidonlara bastık. 4-5 gün hemhâl olmasını bekleyip çektireceğiz, sonra da güneş altında kuruyup salça olacaklar. Ennnn sevdiğim :) 
  • Perşembe günü de Salihleraltı'nda domatesleri rendeleyip kaynatıp kavanozlara doldurduk. Kışlık domatesler de hazır oldu böylece :)
  • Bu arada hazırladığımız kitap için yapmam gereken hakemlik işlerini tamamlayıp bir de gıda tüketimi ile ilgili yazdığımız makalede üzerime düşen işleri yaptım. Çalışmıyorum zannetmeyin yani :P
  • Hafta başı teyzoşum, eniştem ve kuzenim İzmir'den günübirliğine geldiler. Anılara daldık, gülüştük, yedik içtik. Güzel bir gündü yine. Eniştem çok yaşlandığı için artık kalmalı gelemiyorlar ama olsun, bu da keyifli bir gündü ve buna da şükür :)
  • Perşembe akşam üstü A.ciğimle Foça'ya gittik ve BAL'dan canım dostum B.beyle buluşup, bira patates eşliğinde hasret giderdik. (Eski blogumda 2008 yılında onun için bir yazı paylaşmışım. Dönüp okuyup, şükrettim varlığına, yine. Bu yazının üzerinden bile 13 yıl geçmiş, yuh! Yazıyı da fotoğrafın altına kopyaladım, burada da dursun diye :)) 
Foça'da oturduğumuz mekanda manzaramız şahaneydi :)
(Fotoğrafa giydirdiğim şarkı lise zamanlarına ait. B.beyciğimin ağız armonikası ile ne zaman istesem benim için bıkmadan çaldığı şarkı)

BAL'a gidişimin kaçıncı günüydü dost olacağımızı anladığımda bilmiyorum. Kaçıncı haftasıydı gerçekten dost olduğumuzda? Onu da bilmiyorum. Bildiğim bulduğum her fırsatta en arka sıraya onun yanına kaçtığımdı. "Stairway to heaven"ı çalardı bana ağız armonikasıyla. Huzur bulurdum...Bir sene sonra sıra arkadaşıydık artık. Lise son bunalımlarımı aydınlatan yüzdü benim için. En başarılı, en zeki ve en birinci oydu. Benim içinse hepsinden daha öteydi, ikiz eşimdi. Moralimin bozuk olduğunu hissedip, daha önceden yaptığı planları bozup beni gelip evden çıkardığı, balonlar aldığı, beni düzlüğe çıkarıp eve öyle bıraktığı günü nasıl unuturum? Birlikte okulu kırmalarımızı, gezmelerimizi, hayallerimizi? Yok unutamam...

Sonra o fizikçi olacağım diye tutturup Ankara'ya gitti. Artık hayatımda "kara-enkara-ankara"dan gönderdiği mektuplar vardı. Bir de "seni özledim" dediğim an otostop çekip ertesi gün İstanbul'a gelivermeleri vardı. Sık sık değiştirdiği ve beni çok anlattığı için daha tanımadan kıskanan sevgilileri vardı. Onun 3 yaşından beri kankası olan ve benim 3 yıldır sevgilim olan bir adam vardı. Fizikçi olarak gazetelere geçen başarıları vardı.

Sonra biz büyüdük ve bir çok şey daha oldu. Onun yıldırım hızıyla evlenip ayrıldığı bir eşi oldu mesela. Boşanacağım dediği gün atlayıp otobüse, yanına gitmelerim, bir tam gün boyunca içip ağlamalarımız oldu. O günden çok sonra bir zamanda bu sefer benim yaşadıklarımı üzülmesin diye ondan saklamaya çalıştığım günlerden birinde, binlerce km uzaktan, bir gün telefon açıp bana "Her gün rüyama giriyorsun, bir şeyler oluyor bana anlatmadığın. Ne yaşıyorsan hemen şimdi anlatıyorsun" dediği zamanlar oldu. Yine ağlaştık; bu sefer telefonun iki ucunda ama, Ankara'da köhne bir barda değil...
Bundan çok daha kısa bir süre sonra o bu hayatta yaşanabilecek en ağır şeylerden birini yaşadı. "Benim gelip seninle bir iki gün geçirip kim olduğumu hatırlamam gerek" dedi. Geldi, hatırlayabildi mi kim olduğunu bilmiyorum ama üstesinden geldi yaşadıklarının, biliyorum, içinin bir yanı çok fena kırılmış olsa da.

Bu adam işte, az önce aradı beni, "Geldim, İzmir'deyim ama bu sefer gelemeyeceğim yanına" demek için. Üzüldüm görüşemeyeceğimiz için, eskiden olsa atlayıp otobüse yanına gidebilecekken hayatın yüklediği sorumluluklar nedeniyle yanında olamayacağım için...Ama sonra gülümsedim. Bu hayatta böyle bir dostum olduğu için. Oğlumun "bonus kafa"sı, benim canımın içi kankam, iyi ki varsın be canım...


7.Ağustos /Cumartesi

Dün saat 7:00'de yazlık için yola çıktık oğlumla. Yolun ilk 1 saatinde ben kullanıp sonra ona verdim. Yaklaşık 100 km O.bey kullandı, bu arada ben de yan koltuktan babasına, A.beyciğime, annemlere "araba oğluşta" mesajları yolladım :) Görmemişin oğlu araba kullanmayı öğrenmiş :P

Yol sakin ve nispeten serindi ancak bir bölümünde gökyüzü resmen toz bulutu altındaydı ve görüntü korkutucuydu :( 

Bergama üzerinden gelirken peynir stoğumuzu güncellemeyi tabii ki ihmal etmedik. Yazlığa vardığımızda saat 11:30'du, sabah kahvesine yetişmiş olduk böylece. Hava da beni yine gayet iyi karşıladı Dikili'de. Annem sürekli "vallahi siz yokken böyle değildi hava, çok sıcaktı" diye diye dolandı etrafta. Hafif bir esinti bile vardı akşam ki daha ne olsun :) Öğleden sonra A.beyciğim de geldi. Günün geri kalanı, görüşmediğimiz zamanlara ait kısa haberler, dedikodularla geçti. Çay faslından sonra da O.'yi babası beyin yazlığına bırakıp geldim.

Bu sabahsa kahvaltı sonrası A.'in annesine geçmiş olsun'a  gidip geldik annemlerle. İyi çok şükür, atlattı bunu da. Eve geldikten sonra ben verandada editörlüğünü yaptığım kitapla ilgilendim, A.ciğim de yukarda odada yaz okulu notlarını verme işiyle iştigal etti. Yarından itibaren denize girmeyi de hayatımıza alsak iyi olacak :)

İstanbul-Dikili yolunda çektim bu fotoğrafı. Distopik bir film sahnesi gibi sanki. Ne yazık...


5.Ağustos / Perşembe

Dün akşam salgın patladığından beri ilk defa deniz kenarında bir restoranda dostlarımızla birlikte açık havada yemek yedik. Nasıl keyifli bir geceydi anlatamam ama her 15 dakikada bir "şükürler olsun" dediğimi söylersem siz anlarsınız sanırım :) İ.beyciğim ve S.hanımcığım ile canım F.hocamız ve biz, toplam 6 kişiydik. Yemeğin başında F.'un kızı İ.ciğim de bize katıldı. Nasıl özlemişiz birbirimizi ve büyük ailemizi...Ortam güzeldi, yemekler güzeldi, sohbet güzeldi...Biraz anıları yad ettik, biraz dedikodu yaptık, biraz güncel konulara daldık derken şahane bir gece yaşadık. Birbirimizi zoom dışında bir ortamda görmek hepimize iyi geldi :)

Bu sabah kahvaltı sonrası A.ciğim evden çıkıp ağabeylerine gitti, anne-babayı da alıp yazlığa doğru yola çıktı. Ardından ben de Miço bey ve türlü eşyasıyla (tuvaleti, maması, kumu, oyuncağı, yatağı) evden çıkıp onu Tuzla'ya götürüp, eski iş arkadaşım olan A.in evine bıraktım. Ne zamandır ben tatildeyken Miço'ya bakabileceğini söylüyordu sağ olsun. Bu süper teklifi bu ay, değerlendirmeye karar verdim :) Ben tatildeyken Miço'yla o ilgilenecek. Dilerim benim biricik asosyal bücürüm onu pek üzmez!

Eve geldikten sonra hızlıca bir ev temizliği yaptım, çiçeklerle ilgilendim, çamaşır yıkadım, valiz hazırladım. Bir de annemlere gidip onların da çiçeklerini suladım. Bu sırada O.cığım da yaz okulunun son sınavına girdi, artık yarın sabah yola çıkmak için hazırız sanırım :)

İstanbul, geceleri hep daha güzel... Dün gece çektiğim bu fotoğrafa giydirdiğim şarkı Münir Nurettin'den "Kalamış". Biz Fenerbahçe'deydik, ama o kadar konum sapması affedilebilir sanırım :)  


4.Ağustos / Çarşamba

Nerdeyse bir hafta oldu, yazamadım yine. Başladığım günden beri her gün, beni mutlu eden bir iki şey bulup yazmaya özen gösteriyordum ama son günlerde sıcakların verdiği pestile dönmüş hâl üzerine ülkenin her yanından gelen kara haberler beni mahvetti. Kendimi bilgisayar başına oturmak için motive edecek gücüm de kalmadı..

Dün E.hanımcığımın "Bloga yazmıyor musun artık, ben mi göremiyorum?" sorusu ile kendime geldim. Bir de güldürdü beni deli kadın "Takip ediyordum ne güzel. “Evde mi, sokakta mı?Çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?” misali" diye ekleyerek. (şu hayattaki en büyük şanslarımdan biridir kendisi. Hayatın akışına kapılıp gitmesek ve ikimizin aynı şehirde birlikte bir hayat sürdürebileceğimiz gibi planlasaydık yaşamımızı, ne şahane olurdu her şey diye konuşuruz ara sıra. Oysa arada 8 saat ve bir okyanus varken bazı şeylere gülmek ve ağlamak bile faz farkı ile yaşanmak zorunda oluyor ne yazık ki. Neyse ne diyelim, varlığına şükür :) )

Bu arada neler oldu derseniz, cuma günü zarif eşim  Ankara'dan evimize intikal etti ve akşamına pastamızı da alıp ağabeylere gittik, anne-babanın 55.evlilik yıldönümlerinde birlikte olalım diye. 50.yıldönümlerini Dikili'de sürpriz bir organizasyonla kutlamıştık, bu seferki aile içi bir kutlamaydı, ama yine güzeldi. Bir sosyal medya kullanıcısı olan annemiz facebook'ta "genellikle mutlu geçen 55 yıl..."diye bir paylaşımda bulunmuş, geceye bu paylaşım damgasını vurdu, durup durup güldük bu tanımlamaya. "e ama, her gün de mutlu geçmedi neticede" diye savundu paylaşım yorumunu, haklı tabii de herkes o kadar gülüş ahenk ki sosyal mecrada, bu kadar doğruculuk bize bile komik geldi. 

Cumartesi sabah erkenden hastanedeydik, A.beyciğim, ağabeyi, babası annesi ve ben. Annesinin paratiroid adenoma ameliyatı için yatış işlemleri yapıldı ve neyse ki hiç bekletilmeden hemen ameliyata alınıp 1.5 saat içinde odaya çıkarıldı. Günün kalan kısmı onun başında geçti. Ara ara bahçeye inip bir şeyler içtik nöbetleşe. Akşam da başında refakatçi olarak ben kaldım. Neyse ki naz yapmayan, pozitif bir insandır kendisi :) Oradan buradan sohbet edip, gelen telefonlara yanıtlar vererek geçti akşam. Hastanede olmak, hele de ameliyat başarılı geçmişse bir şey değil de maske takmak ve sürekli elleri dezenfekte etmek insanı yoran bir şey. Tüm sağlık çalışanlarına Allah güç kuvvet versin vallahi, çok zor bir iş. Biz 1.5 günde bile maske-dezenfektan ikilisi ile pert olduk!

Hastanede kaldığım akşam Vedat Türkali'nin Mavi Karanlık romanına başladım. Lisedeydim ilk okuduğumda. Çok sevdiğimi hatırlıyorum, bir de ana karakterleri ve nerede geçtiğini falan ama o kadar... Okudukça, bazı diyalogları bile hatırladım oysa, bu da ayrıca hoşuma gitti :) Yine çok beğenerek okudum, okuyorum...

Pazar günü anneyi ağabeylere bırakıp eve döndükten sonrası sıcaklarla boğuşarak ve yangın haberlerine kahrolarak geçti genelde. Arada iş yapmaya çalışıyoruz sürünerek. Bir de iki akşamdır yine Maltepe sahildeyiz dostlarımızla beraber, biralar ve portatif sandalyelerimizle.

Dün üniversiteye gitmem gerekiyordu. A. ve O.beyler de eşlik ettiler bana. Oradan da Florya'daki Atatürk Köşküne gittik. Atatürk'le ilgili her şeyde olduğu gibi çok etkilendim yine. Köşkün sadeliğine, güzelliğine hayran kaldım...Şu hayatta belki de tek kıskandığım insan olan küçük Ülkü ile hoplaya zıplaya yürüdükleri o köşkün çevresinde yürümek beni benden aldı. Ayrılmak istemedim...



Paşa'nın bu kumsalda otururken bir fotoğrafı vardır bilirsiniz. Ne çok isterdim ona eşlik edebilmeyi.