Son yazıdan bu yana 1 hafta geçmiş bile. Günler birbirine benzese de az çok, bu sırada neler oldu derseniz şöyle sıralayabilirim:
Perşembe günü tüm gün yüksek lisans ve doktora mülakatlarında görevliydim. Mülakatlar bittiğinde bayılayazmak üzereydim doğrusu! Öte yandan bu salgının öğrettiği en önemli şey her toplantının yüzyüze yapılmasının gerekli olmadığıydı sanırım. Her birimiz farklı yerlerden bağlanarak da gayet etkin toplantılar yapılabiliyormuşuz...
Ablam fena öksürüyordu, ben toplantıya otururken o da doktora gitmişti. Sinüzit teşhisi konmuş. Neyse ki şimdi çok daha iyi. Ama bu yaz huzursuz bacak sendromu yine çok yıprattı onu ne yazık ki. Bazı hastalıklar var ki, çok önemsenmiyorlar ama yaşam kalitesini yerle bir ediyorlar aslında...
Perşembe akşam biz A.ciğimle Kabakum'a, onların yazlığına göçtük. Ertesi gün de E.hanım ve E.bey katıldılar aramıza. E.beyciğimiz plan program adamı olduğundan ortamda o varken her şey her zaman biraz daha sistematik yürür ve bu bize de yansır tabii ki. Mesela 1 haftadır sabahları o babası ile spor antremanı yaparken, ben de bisiklete biniyorum. Akşamüstü de mutlaka denize gidiyoruz. İyi oluyor, "bugün de evde pinekleyelim" deme şansımız pek yok. Programda varsa uymak gerek zira :)
Ben gerçi bu ara baya bir çalışmak zorunda olduğumdan geri kalan zamanların çoğunda evin değişik yerlerinde (bazen terasta, bazen klima eşliğinde odada bazen verandada) bilgisayar başında çalışmaktayım (az sonra da bir yüksek lisans öğrencimle toplantım var netekim!)
Bu arada salçalar güneş altında kurudu ve toplandı, şeftali reçeli yapıldı, kavanoz domatesler hazırlandı. Kışa hazırız :)
O.bey babası ile İstanbul'da. İlk defa bu yaz çok az kaldı yazlıkta. Oysa çocukken özellikle, nasıl dört gözle beklerdi yazlık günlerini. Özlüyorum oğluşumu.
A.ciğimin bana geçen yaş günümde aldığı ve evin karşısındaki çam ağaçlarının altına kurduğumuz hamakta hammak (!) günün en keyifli zamanları oluyor genellikle. Hafiften müziğimi açıp boş boş ağaçlara, gökyüzüne baka baka sallanıyorum. Günün "hayat güzel aslında yaaa" diye şükrettiğim zamanları oluyor bunlar genelde. Geçenlerde sallanırken Şükrü Erbaş'ın şiir kitabı vardı elimde. Sevdiğinin arkasından yazdığı şiirleri okurken ağladım usul usul. O kadar güzel, o kadar hüzünlü, o kadar ağırdı ki dizeler...Okuyup bitirdikten sonra bırakamadım elimden, bir daha bir daha okudum şiirleri...Bugünün şiiri Erbaş'tan olsun o halde:
Güzelliğin geçici olmadığını senden öğrendimEmeğin aşktan büyük bir hazine olduğunu senden
Zaman, kâküllerinden doğar, topuğundan batardı
Al yeşil soluğum, yarasına döndüğüm, sözümün sahibi
Sevmenin dünyayı sevmek olduğunu senden öğrendim
