29 Nisan 2024, Pazartesi

Acar (!) muhabiriniz Ankara-İstanbul treninden bildiriyor: Müthiş yeşillikler içinden geçiyoruz ama kimsenin umurunda değil! Vagondakilerin bir kısmı uyuyor, diğerleri ise laptoplarını açmış, ya çalışıyor ya da toplantıya katılıyorlar. Önümdeki beyefendi, sürekli "başkanım" diye diye birilerine dert anlatıyor mesela. Yanımdaki ise excel tablolarında boğulmak üzere! Ben ise, gördüğünüz üzere, uyumak ya da çalışmak yerine bloguma yazıyorum. Neden? Çünkü neden olmasın :)

Cuma günü nispeten serinlemiş İstanbulumu bırakıp Ankara'ya yola çıktım. Ankara beni bayıcı bir sıcak hava ile karşıladı! Sonrasında zaman zaman serinleyip zaman zaman sıcaklaşarak (bir de İstanbul'a derler "havasına güven olmaz" diye!) dengesiz havasına rağmen yemyeşil kampüsü ile beni mest etti :) 

Malum, şehirlerarası bir ilişki yaşıyorum yaklaşık 15 yıldır. Artıları da var (kendine ait bir hayatın tadını çıkarabilmek, birlikte olduğun zamanlarda karşındakine daha çok özen göstermek gibi), eksileri de var ("hasretinle yandı gönlüm"!)...Bir de birlikte olduğumuz zamanlarda hızlandırılmış günler yaşıyoruz. Sevdiklerimizi de görelim, dost ortamlarını kaçırmayalım ama sanat aktivitelerinden de mahrum kalmayalım derken bazen evde doğru düzgün oturmuyoruz bile. Bu haftasonu da öyle oldu! Kızını ziyarete gelen A.amcaları görelim, ne zamandır görüşmediğimiz Z.ve S.'lerle bir akşam rakı masasında buluşalım, Trabzondan gelen G.ciğimle görüşmeyi bahane edip, aile kahvaltısı yapalım, küçümen E.beyin antrenörü sevgili Ç. ve C.ile bir akşam sazlı sözlü bir buluşma ayarlayalım derken göz açıp kapayana dek geçti hafta sonu. İyi de oldu. Cuma sabahından beri üzerimde olan ve nedeni belirsiz (ya da derinlerde) olan sıkıntıya çok yüz vermemiş oldum.

Yolculuklar boyunca ise dönüp dolaşıp aynı şarkıları dinledim. Bir grup, perşembe akşamı gittiğim "İncesaz ve BÜ mezunlar korosu"nun şenlikli konserinden dilime dolanan ve hatırlamaktan mutluluk duyduğum İncesaz şarkıları. Diğer grup ise beni çok etkileyen Perfect Days'in film müzikleri. Ayrı kategorilerde ama incelikli müzikler tren yolculuklarımı güzelleştirdiler. 

Kampüste yürürken rastladığım şu güzellikler ise beni benden aldı, daha önce dikkat etmemişim, bildiğim bir çiçek değil, hemen çok bilmiş google'a sordum, kekikmiş ayol bunlar! Cehaletimden utandım vallahi!


24 Nisan 2024, Çarşamba

Tatil dönüşü bir hafta sakin geçti, iyi de oldu, dinlendim. Neler yaptım peki, şöyle aklıma geldiğince sıralayayım:
  • Ne zamandır kitap dinleyemiyor, dizi izleyemiyordum, şeytanın bacağını kırdım bu hafta :) Storytel'de "Bir Kimya Meselesi" adlı kitabı okudum ve bayıldım! Kadın olmak hep zor, ama 1950'lerde araştırmacı bir kadın olmak daha zormuş tabii. Elizabeth Zott'a bayıldım!
  • E.cuğum, ve Elektracığım "dizisi de güzel" deyince, dizisini de izledim. Güzel gerçekten ama önce diziyi izlesem kesinlikle daha çok beğenirdim, neticede kitabı çok daha iyi :)
  • Sonunda Mubi'ye "Perfect Days" geldi, izledim ve çok ama çok beğendim. O sakinlik ve huzur duygusuna ayrı, müziklere ayrı bayıldım. 
  • Salı günü Y.cığımla birlikte G.uma gittik, uzun bir kahvaltı eşliğinde bol çene yaptık, özleşmişiz :) 
  • Bu dönem televizyonda kaçırmadan izlediğim bir dizi var: Bahar. Evet, mantık hataları falan vardı, özellikle başlarda, ama işte ne zamandır Türk dizilerinde kabuğunu yırtıp güçlü olma yolunda yürüyen kadın görmüyorduk. Bir de işte sürekli bir dram havası yok, özellikle bazı diyaloglar naif ve komik. Salı günlerini iple çekiyorum. Hele dün, Bahar'ın şüphelerinin gerçek olduğunu ve kocasının onu aldattığını gözleriyle gördüğü bir an vardı ki çok iyiydi bence. Üç aşağı, beş yukarı hissedilen böyle bir şey zira, kesin bilgi :P 
  • Bu haftanın beni en mutlu eden şeylerinden biri, artık mutfak penceremin önüne çiçek koyabilmem oldu sanırım. "Bunun kadar kolay ne var, daha önce koysaydın ya" demeyin, bizim burada martı ve karga o kadar çok ki, saksıları / çiçekleri rahat bırakmıyorlar. Bu da saksıların yere düşme tehlikesini doğuruyor, beni huzursuz ediyordu. Sonunda bir usta ayarlayıp pencerenin önüne saksıların düşmesini engelleyecek ferforje çubuk taktırdım ve sardunyalarıma kavuştum. Oh be :)
  • Kentsel dönüşüm öncesi salon balkonumun önünde şahane bir akasya ağacı, mutfak penceremin önünde ise erik, dut ve kiraz ağaçları vardı ve bu dönüşüm sırasında canımı en çok yakan evin küçülmesinden çok, bu ağaçların kesilmesiydi. Apartman yenilenince kesilen akasya ağacının yerine yine bir akasya ağacının dikildiğini görmek beni çok mutlu etmişti. Bu hafta ise çiçeklenen o akasya ağacının "pembe çiçekli akasya" olduğunu görünce nasıl sevindim anlatamam! Böyle bir güzellik olabilir mi yahu! Müthiş! O da büyüyüp minicik balkonumun önüne gelecek, 4-5 yıla kadar...
Pencere önü çiçeğim :)

21 Nisan 2024, 2024

Ben iflah olmaz bir şiir-severim, biliyorsunuz! En sevdiğim şair, tartışmasız Nazım'dır. Onun gönlümdeki yerini çok yakından takip eden de, sanırım, Ahmed Arif... Bugün doğum günüymüş, ne güzel...İyi ki doğmuş, iyi ki yazmış o şiirleri. İyi ki anadilimde okuma / dinleme bahtiyarlığına erişmişim onu da...

Bugün, buraya, anısına, bir şiirini yazayım dedim, ama kararsız kaldım. 

Benim için "Anadolu"su çok özeldir mesela. Yıllar ve yıllar önce o uzun şiiri ezberinden okuyan genç adamın gönlümdeki yeri hep çok özel olmuştur, ondan belki...Hâl böyle olunca "onu mu yazsam?" dedim ilk. Neticede idareci kimliğimle yaptığım mezuniyet konuşmasını da "Dayan kitap ile / Dayan iş ile/Tırnak ile, diş ile/Umut ile, sevda ile, düş ile /Dayan rüsva etme beni.." dizeleri ile bitirecek kadar çok severim bu şiiri. 

Ya da oğlumun doğum haberini alıp bana yazdığı mektuba "Bir can daha çoğalacağız bu kış /Bebeğim, neremde saklayım seni?" diye yanıt yazan dostumun hatırına "Diyarbekir Kalesinden Notlar"ı mı yazsam?

Belki de "Akşam Erken İner Mapushaneye"ye yer vermeliyim. En sevdiğim dizeleri: "Erkekçe olsun isterim / dostluk da düşmanlık da"yı barındırıyor hem! Ama yok, içimizi karartmayalım şimdi, biliyoruz çünkü, "hiçbiri olmaz halbuki"...

Her bahar dilime dolanan "dağlarına bahar gelmiş memleketimin" dizesi nedeniyle "İçerde"yi de yazabilirim aslında ...Hem böylece Rahmi Saltuk'un o güzelim sesine de kulak vermiş oluruz...

En iyisi, onu en az benim kadar, hatta benden çok seven zarif eşimle hikayemizi çağrıştıran şiirine yer vereyim. "Suskun"a...Fikret Kızılok'un muhteşem bestesi ile daha da güzel olmuyor mu sizce de? 

Rüya, bütün çektigimiz. 
Rüya kahrım, rüya zindan. 
Nasıl da yılları buldu, 
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi, 
Bilmezler nasıl sevdik, 
İki yitik hasret,
İki parça can.

30 yıl öncesinden, üniversiteyi yeni bitirmiş bir Şule fotoğrafı ile bitirmek istedim bu yazıyı. Odamdayım, arkamdaki duvarda Ahmed Arif'in fotoğrafına eşlik eden bir şiir var (muhtemelen "hasretinden prangalar eskittim"). Ben de önünde onun pozuna öykünerek benzer bir poz vermişim. Ah, gençlik...

Fotoğrafa da Ahmed Arif'in kendi sesinden şiirlerini giydirdim. İyi dinlemeler :)

17 Nisan 2024, Çarşamba

En son söyleyeceğimi, en baştan söyleyeyim: Lizbon'da geçirdiğimiz 5 gün bizim için güzel bir 12.yıl gezisi oldu :)

Cuma günü öğle saatlerinde uçağımıza bindik. Yol boyu kitap okurum diye düşünürken filmlerin çekiciliğine kapıldım ne yazık ki! KAL'dan arkadaşımın kardeşi olan Eren Danışman'ın ödüllü filmi "Turna Misali"ni izledim, çok beğendim. Filmde çocukluğunu bildiğim Eren'i öğretmen rolünde de izlemek ayrı keyifti. 

Lizbon'a inip, toplu taşıma ile kolaycacık otelimizi bulup, yerleştik. Otelimiz metro istasyonuna yakın, eski bir apartmanın otele dönüştürülmüş haliydi. Küçük ama güzel bir arka bahçesi vardı, ki sabah kahvaltılarımızı yasemin kokuları eşliğinde o bahçede yaptık.


İlk gün, daha doğrusu ilk akşamüstü, genel bir şehir merkezi turu attıktan sonra yıl dönümü yemeği için B.hocamızın önerdiği bir restoranda, kendimizi güzel bir şarap eşliğinde kabuklu deniz ürünlerine adadık. Üzerine de zarif bir şekilde sunulan dondurmalarımızı hüplettik :)

Cumartesi günümüz Belem civarında geçti. Önce 1 saate yakın kuyrukta bekleyerek, Jerónimos Manastırına girdik ve Vasco de Gama’nın Hindistan seferinden dönüşü anısına yaptırıldığı söylenen bu büyülü mekandan çıkmak istemedik :)

Manastır turundan sonra Belem'in ünlü pastanesinde kahve ve Nata molası verdik, zira Nata yemeden Lizbon'dan döneni dövüyorlarmış güzide ülkemizde diye duymuştuk :P


Ardından Keşifler Anıtı ve Belem Kulesi ile turumuza devam ettik. Keşifler Anıtının kişisel tarihimde çok özel bir yeri vardır, o yüzden benim için bir kat daha değerliydi sevdiğim adamla orada olmak. Belem Kulesi ise, en az bizim Kız Kulesi kadar, ve hadi itiraf edeyim, ondan daha güzel bir mekan. Fotoğraf çekmelere doyamadık :)

Günün geri kalanında ise Lizbon merkeze dönüp São Jorge Kalesini ve ünlü Lizbon Katedralini ziyaret etmeyi atlamadık :)

Pazar günümüzü masal diyarı Sintra'da geçirdik. Daha önce iki farklı tarihte (2008 ve 2010) iki farklı kongre için Lizbon'a gitmiş, Sintra'ya uğramış ama o masal saraylarını ziyaret edememiştim, kısmet bu ziyareteymiş :) Bayıldım demek yetmiyor, özellikle Quinta da Regaleira için...


O müthiş bahçelerden, büyülü kulelerden, kuyulardan ayrılmak istemedik.


Pazartesi sabah erkenden Cascais'e doğru yola çıktık. Sanki İzmir'den Şirince'ye doğru gitmişiz gibi bir his içindeydik tüm gün. Bu şirin sahil kasabasında güneşin yakıcılığını hissedip denize girenleri görünce mayolarımızı yanımıza almadığımıza ah vah ettik bolca. E, Cascais'e kadar gidip  Cabo da Roca'ya gitmeyi ihmal etmedik tabii  :) Avrupa kıtasının en batı ucunundaki deniz fenerinin asaletini görmek, Atlas okyanusunun müthiş maviliğine vurulmak ve rüzgardan uçayazmak Cabo da Roca denince aklımızda kalanlar...  


Salı günü, artık Lizbon'u avcumuzun içi gibi bildiğimizi düşünürken önümüzden geçen ünlü 28no'lu tramvaya binip çok güzel bir şehir turu ile geziyi noktaladık. 


Akşam eve geldiğimizde, gece yarısını geçmişti. Yol boyu bizi bekleyen yoğun bir haftanın, derslerin, toplantıların ağırlığının üzerimize basmasına izin vermemek için seneye bu zamanlar nereye gitsek planları yapma yolunu seçtik. Darısı başka gezilerin başına :)  

Son fotoğrafa 5 gün Lizbon'u gezip Fado dinleyememe başarısını gösterdiğimiz için, pek sevdiğim Mariza'dan bir şarkı yükledim. Keyifli dinlemeler :)

11 Nisan 2024, Perşembe

Bir bayramı daha yemek üzereyiz hayırlısıyla. Öncesinde bir akşam, yeğenlerimiz E.ve E. ile damat bey A.Y.'u misafir etmiştik. Bolca anılara daldığımız güzel bir geceydi. Arife gecesinde ise Ö.cığım bizdeydi, Behzat Ç.eşliğinde iftar yaptık onunla da, iyi oldu :) Bu sezonu bitirmemize son bir bölüm kaldı. Herhalde bu dizi de böyle biter zaten. Amirim, hem belediye başkanlığı yapıp hem de dizi çevirmez artık diye düşünüyorum. 

Bayramın ilk gününe annemlerde kahvaltı ile başladık. Babamı ziyaret, Y.cığımın Van gezisinde olması nedeniyle kedisi Topaç hanıma bakım uygulama sonrası  A.ciğimin ağabeylerinde cümbür cemaat yenen yemekle kapattık günü. Bugünse F.ve B.hocamlara bayram ziyareti yaptık önce, Moda sahilde şöyle bir yürüdük fırsattan istifade. Ardından yine Topaç hanımı ziyaret ettik ve az önce de komşumuz İ.amcalara hem güle güle oturun ziyareti hem de bayram tebriği için uğradık. Bol bol yedik içtik, daha da yiyeceğiz tabii, zira akşam da annemlerde bayram yemeğinde olacağız. Sağlıkla, mutlulukla nice bayramlar görelim inşallah...

Yarın  sevgiliyle 12. yılımız doluyor, bir kutlamayı hak ettik diye düşünerek kaçıyoruz uzaklara, benim en sevdiğim şehirlerden birine. Dönünce ve 4-5 günde yığılan işi gücü yoluna sokunca görüşmek üzere sevgili blogdaşlarım :) Hepinize şeker gibi bir şeker bayramı diliyorum :)

Bu ara şehrimiz mor salkımlarla dolu. Her yerde olanca güzelliği ile karşımıza çıkıp mest ediyorlar biz şehir sakinlerini...

5.Nisan 2024, Cuma

"Bir su yılı denebilirdi" diye bir dizesi vardır ya Edip Cansever'in, bu akşamki Barabar konserine gitmek için Marmaray'a yürürken, içimden, "bir Ekmekçikız haftası denebilirdi" diye geçirdim ben de, bu dizeyi çarpıtarak :) Anlaşılabileceği üzere ve ne mutlu ki, bu haftama canım S.ciğim damgasını vurdu. Geçen cumartesi kısacık bir yürüyüş ve kahve sefası yaptık sevgili dostumla önce. Sonrasında, çarşamba günü, benim okul dönüşümde, Yenikapı istasyonunda buluşup Bulgur Palas'a gittik. Bugünse İş Sanat'taki Barabar konserine. İşin güzel tarafı, bunların hiçbiri için uzun uzadıya organizasyon yapmamamız. "Hadi" diyor içimizden biri diğerine. Öbürü de uygunsa, hemen katılıveriyor :) Bu tanıştığımız 2006 yılından beri böyle, nazar değmesin :) Evlerimizde miskin miskin otururken 15 dakika içinde sinemaya gitme kararı verip onun kapısında bitmişliğim vardır mesela :P

Bulgur Palas rüya gibiydi, Ekmekçim burada uzun uzun ve gayet güzel anlattığı için ben detaya girmeyeceğim ama söyleyebileceğim en önemli şey şu sanırım: İstanbul'un kıymetini bilen birinin belediye başkanı olduğu bir şehirde yaşamak güzel şey! 

Bugünkü Barabar konserinde ise başından sonuna dek ağzım kulaklarımdaydı. Türkülere eşlik ettik, coştuk, eğlendik ve Taner Ölmez'in deyişiyle yerimizde "yeni gelin gibi" oynadık :) Türkülerin hepsi birbirinden güzeldi. Tam da Nazım'ın dediği gibi:

İnsanların türküleri kendilerinden güzel, 
                  kendilerinden umutlu, 
                  kendilerinden kederli, 
          daha uzun ömürlü kendilerinden. 
 Sevdim insanlardan çok türkülerini.
 İnsansız yaşayabildim
                 türküsüz hiçbir zaman.
 Hiçbir zaman beni aldatmadı türküler de.
Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin.
Bu dünyada yiyip içtiklerimin, 
                 gezip tozduklarımın, 
                 görüp işittiklerimin, 
                 dokunduklarımın, anladıklarımın
                             hiçbiri, hiçbiri,    
                beni bahtiyar etmedi türküler kadar...
Bulgur Palas'tan İstanbul'a bakmak, içindeki o büyülü atmosferi yaşamak güzel ama dışarıdan bu çok estetik yapıya bakmak da çok güzel bence...
Fotoğrafa Barabar'dan bir türkü ekledim. Dilerim seversiniz :)


 

1 Nisan 2024, Pazartesi

Son iki seçimdir görev almıyordum sandıklarda, ama bu sefer "anne lütfen, çok açık var" diyen oğluşun hatırını kıramamıştım. Hâl böyle olunca saat 5:20'e uyandık. 6'da ikimiz de ayrı mahallelerin okullarında görevimizin başındaydık. Allah biliyor ya ,en heyecansız girdiğim seçim süreçlerinden biriydi. Bir tür savunma mekanizması sanırım! Umutlanıp umutlanıp tökezlemekten yorulmuştum zira. Ama bir yandan da çok korkuyordum, ya canım E.İ. giderse, bu şehir yine onun kıymetini bilmeyenlerin eline düşerse diye...Ama işte gün bitip de sandığı açıp, oyları saymaya başladığımızda, gözümden akan yaşlara engel olamadım. Sonuçlar beklemediğim kadar iyiydi! Görev bitip de okulu terk ettiğimde ise, 3 aşağı 5 yukarı belli olmuştu tablo ve sadece İstanbul'da değil, tüm ülkede mucize gibi bir şeydi gerçekleşen. Şükürler olsun!

Bakmayın böyle "cool" bir tavırla yazdığıma, dün akşam bir ağladım, bir güldüm ve ilk defa yorgunluktan sızmak üzereyken gülümsüyordum :)

Bugünün dizeleri Adnan Yücel'den olsun o halde:
"Saraylar saltanatlar çöker 
kan susar bir gün 
zulüm biter. 
menekşeler de açılır 
üstümüzde leylaklar da güler. 
bugünlerden geriye, 
bir yarına gidenler kalır 
bir de yarınlar için direnenler..."

 

Bu fotoğraf, benim bu seçimdeki rolümü göstermesi açısından önemli, ey sevgili okur :) Hiç adetim değildir aslında ama bu sefer “Son bir hafta tatlı yemezsem, her şey güzel olacak İstanbul için” diye bir totem yapmıştım ve gördüğünüz üzere totemim tuttu :) E bu da, dün gece , sonuçlar belli olunca kendime verdiğim hediyeydi bu yüzden :)