31 Ekim / Pazar

Bir süredir gizli ve hummalı bir çalışma içindeydik bizim ekip. Zira hepimizin biricik hocası ve doktora danışmanı F.hocamız için uluslararası bir kitabın editörlüğü işine soyunmuştuk. Güzel iş çıkardık doğrusu ve sanırım iyi bir amaç için yola çıktığımızdan kitapla ilgili tüm işler çok sakin ve kolaycacık aktı gitti. 

İşte biz bu akşam F.cuğumuzun Amerika'dan gelen kızı ve damadını bahane edip bir yemek organizasyonu yaptık ve kitabı taktim ettik hocamıza. Sevinci görülmeye değerdi. Ağladı, güldü, "siz nasıl insanlarsınız" , "ben ne şanslı bir insanım" diye tekrarladı durdu. Onun mutluluğu bizi de mutlu etti. Güzel ve özel bir akşamdı.

Buraya kitaba yazdığımız "ithaf"ı kopyalamak istiyorum. Kitapta hem Türkçe hem İngilizce olarak yayınlanması talebimiz ret yanıtı aldı ve sadece İngilizcesi yayınlandı, burada da Türkçesi yer alsın o halde :)

Prof. Dr. F.Ü.'in 1991 sonbaharında yardımcı doçent olarak çalışmaya başladığı İTÜ Endüstri Mühendisliği’nde seçmeli ders olarak açılmasını önerdiği ve açtığı ilk dersin adı: “New Paradigms in OR”dı. Bu yüzden elinizde tuttuğunuz kitaba da ismini veren bu tanım hepimiz için çok özel. Kimimiz “New paradigms in OR” dersine asistan olarak katkıda bulunduk, kimimiz öğrenci olarak bu dersi zevkle dinledik, ufkumuzu genişlettik. İlk seçmeli dersinin adı, Dr. Ü.’in aynı zamanda mesleğine bakış açısını da yansıtıyor aslında: Hiç bir zaman mevcutla yetinmemek, hep yeniliklerin peşinde koşmak. Bu koşu tek başına değil elbet, çalıştığı insanlarla birlikte. Kendisi öyle büyük bir merak, bilimsel iştahla koşar ki yeniliklerin peşinden; siz de onun çevresinde yer alan şanslı insanlardan biriyseniz bu rüzgara kapılıverirsiniz. Sonrasında sizi kucaklayan çok çalışkan, çok üretken bir bilim insanı, her zaman yönlendiren, yol gösteren bir öğretmen ve iyi/kötü her gününüzde yanınızda olan bir dosttur.

Dr. Ü. bizim onu tanıdığımız mesleğinin ilk yıllarından başlayarak bir çok öğrencinin hayatına dokunmuş, onlara yol göstermiş, mesleklerini en iyi şekilde yapmaları için motive etmiş, bilime sürekli ve etkin katkıda bulunmayı sürdürürken aynı zamanda sektörle ilişkisini canlı tutmayı ve gerçek hayatta karşılaşılan problemlere çözümler üreterek sadece teoride değil pratikte de etkin bir şekilde rol oynamayı hedeflemiş bir bilim insanıdır. Ne mutlu ki bize, en başından beri onun ekibinde yer alıyoruz. Ve onun önce öğrencileri sonra meslektaşları ve daimi olarak “geniş aile”sinin üyeleri olduğumuz için minnettarız…

Bu kitap da bu minnetin bir ifadesi…


29 Ekim / Cuma

Ne kutlu bir gün bugün...Her milli bayramda heyecanlanırım ben. Şükrederim. O güne ait yazıları okurken, şiirleri dinlerken gözyaşlarım akmaya hazır olur. Yine öyleydi tabii. Daha güzel günlerde, daha coşkuyla, gururla, hüzünlenmeden kutlayacağımız günleri de görelim dilerim...

Çarşamba akşamı sevdiceğim gelmişti Ankara'dan. Dün benim dersim, onun toplantısından sonra bir mahalle pazarı turu yaptık. Biraz meyve sebze alıp tabii ki çinekoplara da kayıtsız kalamadık. Akşam yemeğine evimizin büyük oğlu/küçük kardeşi Ö.beyi de çağırmıştık zaten. Böylece akşam evde salata, rakı, peynir ve bol sohbet eşliğinde bu sezonun ilk Boğaz balığını yedik :) Güzeldi vallahi. 

Zeytinler geçen hafta da aklımı başımdan almışlardı, biliyorsunuz! Bu sefer aynı zeytinciden Hatay zeytini alırken fotoğraf çekmeyi de akıl ettim neyse ki!


Bu sabahsa erkenden Topaç hanımın ziyaretine gittim. Bu kedilerin hepsi bir başka alem oluyor gerçekten. Banyodaki musluğu incecik açınca oradan su içebileceğini söylemişti Y.cığım, Ben de öyle yaptım. Gerçekten de koşup geldi ve lıp lıp içti suyunu komik kız. Oyun oynama taleplerime kayıtsız kaldı gerçi ama yine de yanımda yöremde dolaşıp durdu. 

Ardından 20 ay sonra ilk defa vapura binip Burgazada'ya gittik A.ciğimle. Burgaz hep çok özeldir bizim için. Nasıl da özlemişiz...Sahilde kahvaltımızı yaptık önce. Sonra elele, konuşa konuşa Kalpazankaya'ya çıktık. Faytonsuz ada farklı geldi ikimize de ama ben beğendim doğrusu. Hem daha temiz hem de zavallı hayvancağızlar hırpalanmıyor... Kalpazankaya sahilinde bira, dönüş yolunda öğretmenler evinde de kahvelerimizi içtik. Adamızı görmediğimiz bu 20 ayda bazı evler restore edilmiş, yine "ay çok güzel" diye diye yürüdük yollarda. Soğuğa direnen begonvillere, kızaran yapraklara bakmaya doyamadık. Kış güneşinin tadını çıkaran kedileri sevdik. İyi geldi ikimize de Burgazada. Hep olageldiği gibi...

Dönüş yolunda vapurdayken ise, Trabzon'dan İstanbul'a 2-3 günlüğüne gelen kuzen eşi aradı, "buluşsak ya" diye. Bazı insanlar ailede "eş kontenjandan" değil de kendileri oldukları için sevilir ve kardeş gibi benimsenir ya, D.ciğim onlardandır. Günün kalanında D. ve annemlerleydik böylece. Biraz aile dedikodusu, çokça anılar eşliğinde güldük, eğlendik, yedik içtik ve hasret giderdik. 

Ne güzel bir cuma günü oldu böyle :)

Burgazada hep güzeldir, özeldir...


25 Ekim / Pazartesi

Dün sabah erkenden kalkıp masanın başına oturdum ve bir iki haftadır aklımın bir köşesini kurcalayan makale revizyonunun büyük kısmını hallettim, üzerimden bir yük kalktı böylece. 

Akşamüstü ise Moda'da F. ve N. hocalarla buluşup B.cığımın yaş gününü kutladık, yedik içtik yine tabii. "Kabak çiçeği gibi açıldı" derdi rahmetli anneannem böyle durumlarda. Perşembe akşamından beri her gece dışardayım, salgından hâlâ korkuyorum aslında ama aşılardan sonra daha iyi hissediyorum ya kendimi, gerçekten kabak çiçeği gibi açıldım ben de sanırım :P 

Akşam eve gelince akreditasyonla ilgili toplantımız vardı, ona katıldım 1 saat kadar da. Bu salgının en beter mirası sanırım bu olacak: mesai saati diye bir kavramın ortadan kalkması...Normalde pazar akşamı toplantı mı yapılırdı yoksa!

Bugün sabahtan makale revizyonuna devam ettim sonra da ablamın mercimekli köfte yeme davetine icabet etmek üzere anama gittim. Ş.cuğum döktürmüş yine, kendimi durduramadım ve yedim de yedim. Pisboğaz bir insanım vallahi. Şöyle az az dozunda yiyen insanlara imrenmekle geçecek ömrüm sanırım :) Neyse yine de pişman değilim, mercimekli köfte şahaneydi :)

Akşam da Y.hanımcığım uğradı, evinin anahtarını bırakmak için (kardeşinin yanına gittiğinde Topaç hanıma bakabilmem için). Bitki çayı, un helvası ve mandalina vardı menümüzde. Çan çan çene çaldık, biraz dertlendik, biraz hayal kurduk, günü kapamanın en güzel versiyonu bir dostla kapamak bence :)

Akşam eve dönerken sokağın köşesindeki rengarenk çiçekçiye daha fazla dayanamayıp kendime çiçek aldım. Aydınlık, huzurlu bir yuva oldu burası, memnunum hâlimden...

23 Ekim / Cumartesi

Hayatımın en büyük şanslarından biri severek yaptığım bir işim olması diye düşünürüm hep. Ondan da  önemlisi bu işi birlikte yaptığım meslektaşlarımın sadece iş arkadaşlarım değil "ailem" olmaları aslında... İnsanın kendi seçtiği ailesi ile birlikte hem eğlenip hem çalışması kadar güzel şey yok ki şu hayatta! Dün gece bizim "büyük aile" ekibi olarak 20 aydan sonra ilk defa toplandık. Yine çok güldük, çok konuştuk, çok yedik, çok içtik. İçim büyüdü resmen. Çok özlemişim hepsini, ayrı ayrı ve hep birlikte :) Şükürler olsun...

Bugün sabah, ilk iş taşındığımız eve gittim ve balkonda kalan stor perdeleri apartman görevlimizin yardımı ile söküp anneme gittim. "Salona mı taksak onları" demişti geçenlerde zira. Evden çıkmadan youtube'dan "stor perde montajı" izleyip "e bu iş kolaymış" demiştim netekim! Gerekli malzemeyi de buldum perdeciden, taktım da, ama mükemmelliyetçi anam tabii ki beğenmedi tam kendi camlarına göre yapılmamış stor perdeleri :P Bunun üzerine ısrarcı olmayıp çıkardım ve yeni eve taşıdım hepsini, hafta sonu yârim gelince bizim salona takarız belki. Sabah güneşi salonun içinde oluyor zira.

Sonrasında annem ve ablamla Çengelköy'e gidip ne zamandır aş erme kıvamında canımızın çektiği kokoreç ziyafeti çektik kendimize. Çınaraltında oturup çay içip, biraz yürüyüp döndük eve. İstanbul'da yaşayıp İstanbul'la hasret giderme temalı bir gezi oldu, hepimize iyi geldi, özlemişiz  :)

"Yarın çok çalışmam lazım, bugün aylaklık hakkımdır" diyerek akşamı çay eşliğinde bir doz "Leyla ile Mecnun" iki doz Grey's Anatomy ile kapattım. Pişman değilim :)


22 Ekim / Cuma

Dün sabah uzaktan verdiğim dersteki öğrencilerin makale sunumları o kadar kötüydü ki sonlara doğru kendimi jiletleme isteği geldi içime dersem abartmış olmam! Ders bittiğinde hiç oyalanmadan dışarı çıktım, ancak temiz havayı içime çekip yürürsem rahatlayacağıma inandım zira! Ki nitekim, 5 dakika sonra mahalle pazarına dalıp kırmızı, yeşil, sarı meyve-sebzelerin o güzelim rengarenk hallerini gördükten sonra pamuk kıvamına gelmiştim :) Hele bir zeytinci vardı, fotoğrafını çekmediğim için pişmanım :( Zeytin yahu, altı üstü, bu kadar çeşit ve rengi nasıl buldunuz diye sorasım geldi :)

Pazardan taze İstanbul simidi alıp anneme geçtim, kahvaltımsı öğle yemeğimsi bir şeyler yedik İstanbul simidi, Bergama tulumu, anne reçeli ve olmazsa olmaz gıybet eşliğinde :) Çıkışta eczacımıza uğrayıp grip aşısı, zatürre aşısı yaptırmalı mıyım diye sorayım dedim. "Yaptırın tabii" deyince de zatürre aşısı oldum bir de. Herhalde bebeklik döneminden beri ilk defa bu kadar çok aşı oluyorum hayatımda!

Akşamsa Ekmekçim ile Küçük Joe'ya gittik. Müthiş lezzetli atıştırmalıklar, soslar, börekler hazırlamış Joe'cuğum. Güya dikkat ediyordum yememe içmeme, kendimi kaybettim resmen :P Doğrusu ya çok iyi geldi bu buluşma bana. Trivial Pursuit 'te performansı en düşük olan ama en çok gülen oyuncu olarak tarihe geçtim galiba bu arada :P

Bugünse biraz toplantı, biraz akademik çalışma, biraz ev işi, bir de M.cuğumun alışverişi ile geçti. Birazdan çıkıp "büyük aile"m ile buluşacağım tam 20 ay sonra. Çok heyecanlıyım. En son B.cığımın doçentliğini kutlamıştık bizim evde 29 şubat 2020'de. 15 gün sonra kapandık, kapanış o kapanış. Evet zoom üzerinden yaşgünleri kutladık, birer ikişer açıkhavada görüştük ama ilk defa eski günlerdeki gibi dışarda bir yerde hep birlikte yemek yiyeceğiz. Hepsini çok özledim gerçekten. Hadi ben çıkayım da geç kalmayayım :)

Annem, babamla ilk yaşadıkları ev için kendi elleriyle yapmış bu örgü perdeleri. Sonrasında biz ablamla paylaştık, araya Manisa bezi ekletip kendi evlerimizdeki birer odanın penceresine yetecek perdeler yarattık. 24 yıldır benimle. Eskidiler iyice ama dün yıkadım, ütüledim, astım ve yine çok beğendim :) Benim gibi anılarına sıkı sıkıya bağlı bir insan için bulunmaz nimet böyle bir perde tahmin edersiniz ki :) 

19 Ekim / Salı

Pazar günü sakin ve uzun  bir sabah keyfinden sonra öğleden sonra BAL kızların Ankara şubesi olan canım A.ciğimi ve biricik eniştem S.cığımızı ziyarete gittik. O.bey de bizimle geldi, zira küçüklüğünden beri pek sever bu ikiliyi (kendisi 3 yaşındayken birlikte çıktığımız bir yaz tatilinde babası ile ben, A.ve S.sayesinde bir tür balayı yapmıştık çünkü O.bey sürekli bu muhteşem ikili ile takılmayı seçmişti mesela :P) Yedik, içtik, söyleştik, gülüştük, geçmişte çektirdiğimiz fotoğrafları canlandırdık, "aman ya, O.bey büyümüş tamam da biz de çok yaşlanmışız" diye hayıflandık derken zaman akıp gidiverdi. Akşamı evde Yılmaz Erdoğan'ın "Kin" adlı filmini izleyerek kapattık. Filmi pek beğenmedim doğrusu, zaman geçirmek için izlenebilir belki, o kadar...

Pazartesi uyandım, kalktım ve kalkar kalkmaz tekrar yattım, nasıl bir mide bulantısı anlatamam! Öğlene dek evin içinde ruh gibi dolandım. Yattım, kalktım, tekrar yattım. Güya A.ciğim evimizin küçüğü E.ile sınav haftası nedeniyle ders çalışırken ben yemek falan yapacaktım ama ne mümkün...Öğlen gibi mide bulantısı geçti ama bu sefer de müthiş bir halsizlik, elimi kaldıracak halim yok. Hay yarabbim! Hasta olduğuma mı yanayım, ertesi gün İstanbul'a dönmek zorunda olmama mı yoksa "lanet virüs beni mi buldu şimdi, bulduysa çocuklara falan da bulaşmıştır, hafta sonu da iki aile ile görüştük, eyvah eyvah" diye kafamda dönen milyon tane kuruntuya mı bilemedim. Akşama doğru biraz daha iyiydim ama yine de ayrı bir odada yattım (evin gençleri pek endişelenmişler bu ayrı yatma olayından, sonra öğrendiğime göre :P)

Bu sabah ise dün hiç yaşanmamış gibi uyandım :) ("dengesiz" dediğinizi duyar gibiyim, şşşt çok ayıp :P) Gayet iyiyim çok şükür. Arabama bindim, biraz Nilay Örnek'in podcastleri (Ahmet Mümtaz Taylan ve Zülfü Livaneli dinledim bu sefer) biraz Ünsal Ünlü ile güne bakış derken İstanbul'a geliverdim.  Geldikten sonra da perdeciden boyu kısaltılacak perdeyi al, yıka, tak, yarınki derslere hazırlan, sanal ortamdan mutfak alışverişi yap, gelenleri yerleştir, miçoyu nazla, pışpışla, akşam yüksek lisans tez öğrencimle kısacık da olsa bir toplantı yap şeklinde geçirdim zamanı. Artık güzel bir uykuyu hak ettim bence :) Hadi hepinize iyi geceler yedi cüceler bebişlerim :P*

*Ekmekçikız'ı okuduğumdan beri içimden geçirip duruyorum bu sözcüğü, kullanmadan edemedim :P
Mutfaktaki sukulentlerim 3-4 günde büyümüşler sanki, pek sevindim :)


16 Ekim / Cumartesi

 "Artık evi yoluna soktuğumuza göre rutin Ankara ziyaretleri başlayabilir" diyerek cuma sabah 7'de yola çıktım. Bu ara (son 3-4 haftadır yani) şu "aralıklı oruç" denen beslenme tarzını uyguladığım için normalde yaptığımdan farklı olarak kuruyemiş, meyve ve benzeri abur cubur atıştırmadan sadece su ve kahve ile yaptım yolculuğu ve evet, böyle de araba kullanılabiliyormuş! Tabii bir de yolculuğu keyifli kılan Nilay Örnek'in Aydın Engin ve Oya Baydar ile yaptığı söyleşiler vardı ki özellikle Aydın Engin'le olan podcast'in tadına doyamadım. Kendisine üniversite yıllarımdan beri hayranımdır, dinlerken yine hayran oldum, hayat içindeki duruşuna, doğallığına... Ekmekçim iyi ki önermişti geçenlerde, yoksa taşınma telaşı içinde kaçırabilirmişim. Yazık olurmuş...

Yolda gelirken renklere vuruldum yine. Yeşil-sarı uyumu ayrı güzel, kırmızı-kavuniçi-sarı cümbüşü ayrı güzeldi. Durup fotoğraf çekmediğim için pişman oldum gerçekten. Dönüş yolunda çekerim belki :)

Geldiğim günün öğleden sonrası kütüphaneleri yerleştirmekle geçti. Önce  A.ciğim sonra da oğluş yardım etti Böylece akşama doğru içime sinen bir hâl almıştı bile. En önemli servetim dediğim kitaplarımdan ayrılıyor olmak beni üzüyor aslında ama komik yârim akşam yemeğinde "kitaplarında aklın kalıyor biliyorum ama onlarla ilgili sana söyleyeceğim şey yıllar önce Atatürk'ün Yeni Zelandalı annelere söylediklerinin aynısı olacaktır: Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır” diyerek beni gülme krizine soktu sağ olsun :) Artık kitaplarım deyince aklıma bu cümle gelecek, doğrudan gülümseyeceğim :)

E.hanımcığım bu sene hafta içinde babasında kaldığından haftasonları annesine gidiyor. Dün de hem öğle arasında hem okul çıkışı uğrayıp hasret giderdikten sonra akşam annesine geçti. E.ciğiminse bugün sabah spor antrenmanı vardı, onlar da A.ile erken çıktılar evden. Ben oğluşla evdeydim. Bir O.bey klasiği olarak nutellalı krep siparişi vermişti akşamdan, onu yaptım. Öğleden sonra ise Z. ve S.'in yeni aldıkları bahçe içindeki evlerine gidip önce mangal sonra şömine başında sıcak şarap keyfi yaptık. Yemek içmek bir yana, dostlarla beraber olmayı özlemişiz vallahi, iyi geldi hepimize. 

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı bugün şömine başında dinlediklerimizden...


13 Ekim / Çarşamba

Taşındığımız ev de tıpkı yıkılacak evimiz gibi eski bir apartman dairesi olduğundan tesisatla ilgili ara sıra problemler çıkabiliyor anladığım kadarıyla. Neyse ki apartmandaki tamirat işleriyle uğraşan süper bir tesisatçı var da anında müdahale ediyor. Dün de bizim banyodan kaçak olduğu anlaşılınca ve tesisatçımız "banyo ve tuvaleti kullanmayın, yarın hallederim" deyince öğlen bohçamı alıp anneme yollandım, birlikte yemek  yedik, televizyon izledik, akşam da küçük odadaki yatağımda yattım. Çok iyi geldi bana bu bir gecelik mola. Sanki üniversite dönemindeyim de babam da iş gezisinde ve ablam Mardin'deyken annemle evdeyiz gibi bir his geldi içime. Huzur içinde uyudum (hakkımı yemeyeyim, genelde yastığı görünce uykuya dalar ve huzurlu uyurum zaten ama bu bir başka huzurdu). Sabah da erken olmasına rağmen annem uyanıp bana sabah çayımda eşlik etti, okula giderken beni geçirdi, dua okudu peşim sıra, duydum. Uzuuuun zamandır kimse beni geçirmemişti işe giderken, bu da "üniversite yılları" hayalimi pekiştirdi, gerçekten mutlu çıktım yola :)

(Bu paragrafı yazdım ve E.hanımcığımdan whatsapp mesajı geldi "Dün gece rüyamda seninle üniversitedeyiz" diye başlayan...Aramızdaki telepatiye 1001.kez şaşırıp sevindim :) )

Bugün biri 1. sınıf , diğeri 4. sınıflara olmak üzere iki dersimi verdim, arada gelen bitirme öğrencilerimle konuştum derken gün bitiverdi. Bu arada sevdiceğim de Ankara'ya kitaplarımızın ve kütüphanemizin ulaştığı haberini verdi. Bu hafta sonu bir yerleştirme mesaisi de lojmanda beni bekliyor netekim :) 

Akşamına çay eşliğinde Leyla ile Mecnun'dan bir doz aldım ve kendime geldim. Hayat normale döndü sanırım (normal derken, anormal salgın zamanlarının normali tabii!)

Bugünün şiiri Rüştü Onur'dan olsun o halde:

Benden zarar gelmez
Kovanındaki arıya
Yuvasındaki kuşa;
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelerde
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünya ortasında.

Bugün okula gittim, arabayı park ettim ve öylece durup baktım bir süre bu manzaraya :)


11 Ekim / Pazartesi

Bu bloga yazmaya başladığımdan beri en uzun arayı vermişim: tam 1 hafta! Ama hakkımdır sanırım zira 21 yıldır yaşadığım evden kentsel dönüşüm nedeniyle ayrılıp yeni bir eve kiracı olarak taşındım bu bir haftada! Ne zormuş taşınmak yahu! Yetişkin hayatımda sadece 1 defa taşınmıştım, sanırım onun da acemiliği vardı üzerimde ki o defada da oğluma 8.5 aylık hamileydim. Ve belki biraz hormonların verdiği doping etkisi nedeniyle, belki bir de 2-3 yıllık yeni kurulmuş bir evden taşınmak daha kolay olduğundan, pek anlamamışım zorluğu. Bu sefer zorlandım itiraf ediyorum! Bir defa tüm o koliler yapılırken dolap içlerinde/dışlarında biriken objeleri benim gibi anılarına düşkün birinin toparlaması duygusal açıdan bile zor oldu ki işin fiziksel yorgunluk kısmı da yadsınamaz bir dozdaydı!

Neyse uzatmadan yazacak olursam; cumartesi günü taşındık :) Bu sırada onca yük altına giren taşıma firmasının çalışanlarına karşı kendimi çok mahcup hissettim, sanki bu kadar çok eşyam olmasa ya da bu kadar çok kitabım, onlar da bu kadar çok yorulmayacaklar, bu kadar çok terlemeyecekler gibi. O yüzden de eşyaları yeni evimize bırakıp gittiklerinde üzerimden yük kalktı sanki, sonrası taşınmanın bize ait olan bölümüydü zira :) 

A.ciğim, ablacığım ve öğle vakti de G.cuğumun gelmesi ile tamamlanan kolileri açıp yerleştirme ekibi akşam evi oturulabilir/yatılabilir hale getirmişti ki daha ne olsun zaten :) Pazar günü de yerleştirmeye devam ettik ve akşam her şey (asılacak tablolara kadar) yerli yerindeydi. Akşamüstü ablam gidip annemi de aldı geldi. Anacığım da böylece yaptığı poaçalar ve ah-of nidaları eşliğinde (hem nefesi hem dizleri zorladı tabi 3 katı asansörsüz çıkmak) evimize teşrif edip çay keyfine start verdi :P Onlar otururken Y.hanımcığım da şarabıyla geldi ve akşam, annemle ablam gittikten sonra da uzadı bizim için, iyi oldu :)

Tabii tüm bu süreçte O.beyciğimin aklı bizde kaldı, sürekli arayıp sordu çocuğum. Biz de ona fotoğraflar eşliğinde durum bildirimi yaptık :)

Miço bey ne yaptı peki derseniz, çok heyecanlandı o da! Evden eşyalar çıkarken onu kapalı balkonda tuttuk, daha fazla gerilmesin diye. Sonra da eşya taşıma işi bitince, çalışanlar evden ayrılınca ve eşyalar yerleşince gidip aldık. Tüm evi köşe bucak koklaya koklaya  gezdi, eşyaların aynı olduğuna, burasının bizim evimiz olduğuna kanaat getirdikten sonra da rutinine döndü sağ olsun :)

Bugün artık ufak tefek işler vardı, anahtarları değiştirmek, elektrikçi ile ilgili işleri sonlandırmak, kombinin kontrolünü yaptırmak gibi. Bir de bence A.ciğim en önemli işi halledip Miço'nun güvenliğini sağlamak için en çok açılacak iki pencereye tel taktı. 

Hayatın bu kadar hızlı bir şekilde normale dönmesi nedeniyle şaşkınım doğrusu. Şükürler olsun :)

Çalışma masasının yeni yerinden etrafı kolaçan eden Miço bey :)

4 Ekim / Pazartesi

Dün bir pazar günüydü güya ama benim için yoğun bir iş gününden farksızdı. Erkenden kalkıp öğlene dek ders hazırlığı yaptım önce. Ardından da Ş.cuğumla koli yaptık akşamüstüne dek. Artık işler bittiğinde ve ablam evine döndüğünde iki yol vardı önümde: ya evde oturup ders hazırlamaya devam edecektim ya da evimizin yakınına açılan kitabevi'ne gidip yeni çıkan ve ne zamandır beklediğim roman ile tabii ki Ekim ayının Milliyet Sanat'ını alacaktım. Tahmin ettiğiniz gibi seçimimi ikincisinden yana yaptım :) İyi ki de öyle yapmışım. Tüm gece kitap okudum, günün yorgunluğu aktı gitti böylece üzerimden. S.D.'nin diğer kitaplarından alışık olduğum muzip dili ve etkileyici kurgusu bu romanda da var. Sanırım beni roman kadar yazma sürecine kızlarını ve eşini dahil ederek onları  uzaktan da olsa salgının eve kapanma stresinden uzaklaştırma çabası da etkiledi. Gece yarısına doğru bitirip, yüzümdeki gülümseme ile yatağa girdim. 

Bugünse yeni evdeki tamir işleriyle iştigal ettim az da olsa. Kalan zamanda da okul işlerini toparlamaya çalıştım. Yemeklerime eşlikçi olarak da Leyla ile Mecnun'u seyrettim, yine güldüm baya :)

Sözün kısası, yorgunum ama her şey yolunda, asayiş berkemâl :)

                                          

Fotoğrafa kitapta bahsedilen şarkıyı giydirdim tabii ki :)

2 Ekim /Cumartesi

Ot Dergi'nin bu ayki posterinde Cemal Süreya'nın dizeleri vardı. Onu görünce eski blogtaki bir yazım aklıma geldi. Şimdi baktım 4.Ağustos.2010'da yazmışım. Madem bu ara hayatımda koli yapmak ve ev toplamaktan başka faaliyet yok, eski günlerden bir yazı ile çıkayım karşınıza dedim :) Fotoğrafa da bir Cemal Süreya şiirinden bestelenmiş Sezen Aksu şarkısı giydirmeyi ihmal etmedim :)

Sonrası iyilik güzellik...

Cemal Süreya'yı özlediğimi fark ettiğimden beri daldım şiirlerinin arasına. Bir onu okuyorum, bir diğerini. Birini bir kez daha okusam doymak için, diğerinin hatırı kalıyor...


"Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin" diyor mesela Süreya, bir yudum alıyorum kahvemden, "Sesinde ne var biliyor musun? / Söyleyemediğin sözcükler var" diyor sonra, ben bir yudum daha...."Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde / Bir yanlışı düzeltircesine açmış" dizelerini okuyunca tüm o görüp de vurulduğum çiçekler geliyor aklıma. "Ah", diyorum, "böyle selamlayamadım ki ben onları vakti zamanında, ne yazık"..."Durakta üç kişi" diye okumaya başladığımda, üniversite 2'nin başları geliyor aklıma. Bir dostluğun başlangıcı demektir benim için bu şiir, içim ısınıveriyor. "Sizin hiç babanız öldü mü?" diye soruyor sonra, ama geçiyorum bu soruyu, hüzünlenmek istemiyorum. Biliyorum çünkü, evet, kör oluyor insan..."Her şeyin fazlası zararlıdır ya / Fazla şiirden öldü Edip Cansever" diyor bir de, "Evet, evet" diyorum hemen, "Cansever'le de hasret gidermeliyim en kısa zamanda"..."Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde / Vapurdaydık vapur kıyıya gidiyordu / Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu / Uzanmış seni usulca öpmüştüm / Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu" dizelerini okuyunca "ilk bir boğaz vapurunda öpüşmüş olmayı isterdim" diye geçiriyorum aklımdan. Güzel olurdu herhalde, 3 kulaç öteden İstanbul giderken...Aşk meşk derken "Dağ görgüsü kazanır Ağrı'yı bir kez görse de kişi / Marmara'dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği / Okyanusu beş dakika seyretmekle kavrar" dizeleri çarpıyor suratıma. Aziz Nesin'in “Jean Paul Sartre ve Cemal Süreya, dünyanın en küçük devletleri. İkisinde de bir devlet olabilecek kadar birikim var” dediğini hatırlıyorum da, ne kadar doğru...Sonra tüm bunlar yetmezmiş gibi "Bir şeyiniz olayım sizin / hani nasıl isterseniz / oğlunuz, kiracınız, sevgiliniz / dünyanın bir ucuna / birlikte gider miyiz" diyor. Pılımı pırtımı toplayıp gidesim geliyor peşi sıra...
Bir de ben aslında tüm bu şiirleri okurken aklımda en çok O var zaten ama "Ben nerde bir çift göz gördümse / Tuttum onu güzelce sana tamamladım / Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu" dizeleri "işte bu" dedirtiyor insana, "işte bu"...Sormak geliyor içimden bir de "Kim istemez mutlu olmayı / Ama mutsuzluğa da var mısın?" diye...
Sonrası...Sonrası, üstüm başım şiir oluyor, içim dışım...Bu yaz sıcağında ferahlıyorum, iyi oluyor...