29 Nisan Cumartesi

Bahar, çok acayip bir mevsim değil mi sizce de? İnsana durduk yerde umut veren, yaşam sevinci aşılayan, gülümseten...

Kendimi bildim bileli bahar gelince hep bir şaşkınlık gelir üzerime benim! 

Çiçeklenen her ağacın önünde durup uzun uzun durup bakarım, mor salkımlara, erguvanlara (Ekmekçim'i anmadan asla!), manolyalara (Zeki Müren'in  sesi kulaklarımda), leylaklara (Leylak dalı öğretmenim, merhaba :P), papatyalara (annemin beni küçükken "papatyam" diye seven sesi kulaklarımda), gelinciklerin yeşillikleri hep birlikte kırmızıya boyayışına (hep Edip Cansever'in şiiri eşliğinde), ve tabii (Aydın Engin'in deyişiyle) körpe yeşillere...Şaşarım. Nasıl böyle canlanabiliyor doğa, nasıl bu kadar muhteşem bir güzellikle "ben buradayım" diyebiliyor, nasıl her yıl bıkmadan ve her yıl birbirinden farklı bir güzellikle karşımıza çıkmayı başarıyor? Siz şaşırmıyor musunuz sahi :)

Bu hafta Bergama'dan geldiğimden beri deli gibi çalışıyorum yine. Dün akşam saat 10'da kapattım bilgisayarı. Yoğunluk bitmiyor, neden bilmem. Ama işte bahar geldi, yine ve iyi ki :) 

Az sonra çıkıp teyze-anne-abla üçlüsünü alıp kahvaltıya götüreceğim, akşamüstü yârim gelecek Ankara'dan ve akşam da canım Ş.ve K. bize yemeğe gelecekler (S.bey'den bana miras kalan sevgili dostlarım). Hayat güzel. Her şeye rağmen. Daha da güzel olacak. Ataol Behramoğlu'nun dediği gibi:

"Dünya daha güzel olacak

İnanıyorum buna.

Bir insanın kalbinin güzelliğine

Çocukluğuna,

Sonsuz cesaretine, olanaklılığına

İnandığım kadar.’

Dün canım C.ciğim göndermiş bu fotoğrafı bana...Durup durup bakıyorum, siz de bakın ve bu güzellikten mahrum kalmayın :)

25 Nisan Salı

Oğlumun gelmesi, bir de yârimin yanımda olması benim için en büyük bayramdır her zaman. O.ciğim perşembe sabahın köründe İstanbul'a geldi. Tüm gün, yedik, içtik, söyleştik, yürüdük, gülüştük anne-oğul... Ne güzel oldu, çok özlemiştim kuzumu. 

Bayramın ilk günü ise anneanne, teyze, büyük teyze, dayı-yenge ile annemlerde bayram kahvaltısı ve akşam da abimlerde akşam yemeği yedik, ki kalabalık aile ortamlarını bencileyin çok seven oğluş için şenlik gibiydi bu toplanmalar :) İki ana öğün arasında da eve bayram ziyaretine gelen Y. ve G. hemşirelerimle hasret giderdik. O.bey, benim arkadaşlarıma en az benim kadar düşkündür. Çok mutlu oldu o yüzden BAL teyzelerini gördü diye :)

Cumartesi sabah ise annesini bayramda yalnız bırakmayan A.ciğimin yanına gittim, Bergama'ya. Ege'ye bahar gelmişti, çok güzeldi her yer. Havalimanından eve gidene dek papatyalar, gelincikler, masmavi deniz ve güneş eşlik etti bize. Daha ne olsun :) Bir de leylek görüp marteniçkamı bahar dalına asabildim sonunda ki, bu çok önemli bir gelişmeydi. Kişisel bir dilek de değildi ki, "e ne yapalım, olmayıversin" diyeyim! Gerilmiştim baya "ya leylek göremezsem, ne olacak bu ülkenin hâli" diye! :P Artık içim rahat, 1.tur mu, 2.tur mu onu bilemem ama biliyorum ki her şey güzel olacak :)

Böylece bir dini ve bir milli bayramı içeren 4 gün içinde iki farklı şehirde yaşayan annelerin gönlünü hoş edip, bu iki şehirden farklı , bir üçüncü şehirde yaşayan oğlumla ve eşimle hasret giderdim. Bayram nedir ki zaten daha fazla :) 

Ha bir de Bergama'ya gidip tarihin içine atmasak kendimizi olmazdı, o yüzden bir de ailecek Asklepion'u gezdik, bilmem ki kaçıncı kez...Ve ben yine, ilk kez görüyormuşcasına hayran kaldım, ayrılmak istemedim bu güzelim mekandan...


 

17 Nisan / Pazartesi

 Ne yoğun bir haftaydı ve ne güzel :) 

İlk ve önemli haber: bazı yetersizliklerimiz olsa ve yapılacaklar bitmese de akreditasyonu kaptık :) Pek mutlu olduk, bölüm olarak keyiflendik :) 

Sonra sevdiceğimle 11 yılı bitirdik. Hâlâ çok aşığım ona, hâlâ o yanıma geldiğinde "yüreğimde bir balık oynuyor", ki daha ne olsun :)

Bir de A.ciğimle kendimize 11.yıl hediyesi verip: Budapeşte'ye gittik. Gezdik, yürüdük, yedik, içtik, güldük, sonra yine yürüdük, tepelere çıktık, tepelerden indik, her yerde karşımıza çıkan sakuralara meftun olduk, bol bol "iyi ki" dedik. Öyle işte...İyi ki :)

Fotoğraf çekmelere doyamadım aslında ama en çok kendimi bir masal diyarında zannetmeme neden olan şu manzaraya bayıldım sanırım :)

Kale taraflarında yürürken karşımıza çıkan şu heykelin karşısından ayrılmak istemedim

Chimney cake adıyla anılan tatlıya öldüm bittim, sabah, öğle, akşam yememek için zor tuttum kendimi :)

Ulusal Galeri'de karşısından ayrılmak istemediğim çok tablo vardı ama en içime işleyeni şuydu sanırım :)


9 Nisan Pazar

Dün sistem tasarımı dersi öğrencilerimle öğle saatlerinde çevrim içi görüştükten sonra (çok şeker bir grup, pek seviyorum bu grubu) kendimi baharın şefkatli kollarına bırakmaya karar verdim. Ne kadar da iyi bir karar vermişim dedim akşam eve dönerken. 

Moda İskelesinde Murat Meriç ve Murat Başer'in "Münir Nureddin Selçuk'tan Timur Selçuk'a Bir Yolculuk" adlı plak dinletisi ve söyleşisi vardı, B.cığımla ona gittik. Öncesinde de Modalı dostlar F. ve B. ile ailelerine yeni katılan siyah küçümen Ponçik'le buluşup sahilde bahar güneşinin keyfini çıkararak yürüdük, bir yerde oturup bir şeyler atıştırdık. Sonra da iskeleye yollandık B. ile. Sohbet güzel ancak mekan küçüktü ve ayakta kaldığımız için sonuna kadar dinleyebilecek güçte hissetmedik kendimizi. Yine de 3-4 bestesini (Allahım nasıl güçlü bir ses, yine hayran kaldım) ve sohbetin büyük kısmını (Atatürk ile dargın kaldıkları zamanı, bestelerini kimsenin okumasına izin vermeyişini vb) dinleyebildik. 

Münir Nureddin deyince hep üniversite yıllarım gelir aklıma. Ekip olarak çok severdik onu dinlemeyi ve hatta üniversite 3'te (ne akıl ve ne cesaretse!) vize haftasının bitişini kutlamaya Kalamış'a Taner Şener'in mekanına gitmiştik. Şimdi, bu yaşımdan baktığımda çok garip geliyor yaptığımız. Hem madden hem manen...Bir defa Kalamış'ta içkili ve canlı müziğin olduğu bir restorana öğrenci halimizle gidecek parayı nasıl denkleştirmişiz, hâlâ bilemiyorum (hatırladığım son kuruşumuza kadar harcadığımız ve o ayı sürünerek bitirdiğimizdi gerçi ama yine de hesabı kahramanca ödeyip çıkabilmiştik!)...Bu 5 kişilik öğrenci grubunun kendisini dinlemeye geldiğini gören rahmetli Taner Şener, o gece bizimle çok ilgilenmiş, çok mutlu olmuş, ve bir sürü şarkısını da bizimle söylemişti. Ne muhteşem bir geceydi...Kalamış'tan bir tatlı huzur almaya gitmiştik biz de ve evet, hiç unutulmayacak bir sürü komik ve güzel anıyla bitirmiştik geceyi:)

Akşam ise kendimi Grey's Anatomy'ye adadım yine. 19.sezonun son 5 bölümünü ard arda seyrettim. Sanırım bu diziyi hâlâ ve inatla seyredip zevk alan son kişi benim bu ülkede :)

Bu pazar günü, bu yazıyı okuldan yazıyorum bu arada :) Akreditasyon ekibi değerlendirmeye geldi. 3 gün sabahın köründen akşamın körüne kadar okulda olacağım bu yüzden. An itibariyle bölüm başkanları ve ekip tanışma, kaynaşma (!) toplantısındalar Rektörlükte. Ben ve bölümdeki hocalar beklemedeyiz. Çok heyecanlı :) Geçse, bitse de rahatlasak hayırlısıyla ...

Size kampüsten güzel bir bahar fotoğrafı atmayı isterdim ama bizim buralara bahar gelmedi henüz! O yüzden yine çok sevdiğim bir Küçükçekmece gölü fotoğrafı ile karşınızdayım :)


7 Nisan Cuma

Bu haftayı "emekli olmak istiyorum" diye diye tamamladım, yalan yok. Ve evet, emekli olmak istiyorum, bunda da yalan yok! Daraldım çünkü, öğrencilerin bir tekinin bile kamera açmadığı çevrimiçi derslerde konu anlatmaya çalışmaktan, "hibrit" modelde sınıfa gidip bir öğrencinin bile gelmediğini görüp ağlamaklı olmaktan, çevrimiçi sınavda kopya çekmesinler diye 2 gündür sabahtan gece yarılarına dek buna uygun soru alternatifleri barındıran sınav hazırlamaktan! Ay yeter yahu!

Efendim? "'Güzellikler dükkanı' diye geldik, hep yakınma hep yakınma mı" diyorsunuz? E siz de haklısınız tabii ama, sevgili dostlar, burada da çemkirmezsem hâlim nice olur benim, bir düşünün cânım efendim :)

...

diye yazıp çıktım evden :) Önce ablama uğradım, "hadi gel Gazhane'ye gidelim, güzel bir resim sergisi varmış" dedim, ikiletmedi beni sağ olsun, geldi o da. Canım N.hocam haberdar etmişti beni bu sergiden, iyi ki de etmiş, iki kardeş Naile Akıncı'nın Eyüp temalı sergisinde kendimizden geçtik :) Sonra da oturup Gazhane'nin içindeki İBB tesisinde yemek yedik. Hem lezzet hem de fiyat gayet iyiydi, pek memnun kaldık. 

Böylece güzellikler defterine yakışan bir faaliyetle günü / haftayı kapatmış oldum, mesudum :)

Bir de Nazım'dan dizeler olsun bu yazıda ki, baştaki dırdırlanmamı affedin :)

"Hastalar,

     kardeşlerim,

          iyileşeceksiniz.

Ağrılar, sızılar dinecek.

Yumuşak, ılık

bir yaz akşamı gibi inecek

ağır, yeşil dalların arasından rahatlık.

Hastalar, kardeşlerim,

biraz daha sabır, biraz daha inat.

Kapının arkasında bekleyen ölüm değil,

           hayat.

Kapının arkasında dünya,

          dünya cıvıl cıvıl.

Kalkacaksınız yatağınızdan,

          gideceksiniz.

Tuzun, ekmeğin, güneşin tadını

          yeni baştan keşfedeceksiniz.

Sararmak limon gibi, mum gibi erimek,

devrilmek kof bir çınar gibi ansızdan.

Kardeşlerim, hastalar,

biz ne limonuz, ne mum, ne çınar,

biz, insanız, çok şükür,

çok şükür, biliriz, umudumuzu ilacımıza katmasını.

“Yaşamak gerek!”

     diyerek

          ayak direyip

               dayatmasını.

Hastalar,

     kardeşlerim,

          iyileşeceğiz.

Ağrılar, sızılar dinecek.

Yumuşak,

     ılık

bir yaz akşamı gibi inecek,

ağır yeşil dalların arasından rahatlık."

Naile Akıncı sergisinden...


3 Nisan / Pazartesi

Anlatılan odur ki 3.5 yaşındayken ben, İzmir'e teyzemlere bir gidişimizde, annemle babam beni teyzem ve eniştemle evde bırakıp dışarı çıkmışlar. Ben eniştemin peşinde dolanıp durmuşum tüm gün. Adamcağız duşa girdiğinde kapının önünde "eeeye" ('Enişte'nin Şulecesi) diye ağlaya ağlaya kendimi helak etmişim o çıkana dek. O zaman bu zamandır "pembe sümbülü"yümdür eeyemin :) Pembe sümbülüydüm yani. Perşembe gününe dek. Sabah kalkıp traş olmuş ve oracıkta son nefesini vermiş. 93 yaşında. Ayakta. Kaç yaşında olursa olsun zor, sevdiğin bir insanı kaybetmek ama aynı zamanda çekmeden, çektirmeden, güzel yaşadığına emin olarak gittiğini bilmek iyi geliyor insana. Komiklikleri, teyzeme olan aşkı, sakarlıkları ile anılarımızda olacak bundan sonra...Nurlarda yatsın canım enişteciğim...

Perşembeden pazar sabaha dek İzmir'deydik annem ve ablamla. A.ciğim de cumartesi sabah geldi taziyeye. Cenaze evlerinin kendilerine has enteresan bir hali oluyor. Gelen gidenler, yenilip içilenler, anılar, ağlamalar, gülüşmeler, dualar...Bolca börek bir de!..Bundan sonra başsağlığına giderken börek götürmemeye karar verdim, o derece! 

Dün annemi ablasının, teyzemin yanında bırakıp bir süre, ablam, ben ve A. İstanbul'a döndük. Akşam A.ciğimle "Biz kimden kaçıyorduk anne"nin ilk bölümünü seyrettik. Devam ederim sanırım diziye bu akşam da ama hiç mi bir şey hatırlamaz insan okuduğu romandan yahu? Kendimi çok kınadım!

Bugün sabah yârimi havalimanına bırakıp döndüm, masaya oturdum, oturuş o oturuş...İşler birikti tabii 4 gündür el sürmeyince. Onların peşindeyim sabahtan beri. Bir de "hibrit"e dönmüşüz yine, onun sıkıntısı bastı üzerime. En sevmediğim eğitim modu "hibrit". Ne içindesin sınıfın, ne dışında gibi bir hâl...Sınavlar da online olacakmış üstelik. Pof!

Mutfak penceremin güzelliklerinden...Çiçek açtı bir de bücür boyuna bakmadan :)