25 Nisan 2026, Cumartesi

Bizim üniversitede vize haftası yer kısıtı nedeniyle iki hafta oluyor, benim sınavım da ilk hafta olunca, ikinci hafta bana ara tatil gibi oluyor :) Bu hafta, o haftaydı işte. Ne yaptın derseniz, pek bir şey yapmadım ama evde sakin sakin geçen günler de bana iyi geldi, ne yalan söyleyeyim. Tabii bir de bahar geldi, hiç bir şey olmasa da mutlu oluyor insan zaten :) 

Pazartesi-salı annemle birlikteydim tüm gün. İki kez pilatese gittim, (10 seanstır gidiyorum ama hâlâ bacaklarım, kollarım ağrıyor vallahi, nasıl hamlamışsam artık...) evimle ilgilendim, dolapları yerleştirdim, her gün anneme uğrayıp lafladım, lisansüstü sınıfın ödevlerini okudum, bir akşamüstü de Ekmekçimle buluşup A.ciğimize gittik geçmiş olsuna.  

Bu ara kendimi türkülere vurdum bir de. Dönüp dolaşım dinlediklerim arasında Trio Aksak'tan Men onu sevmişem var. Onu Nim Sofyan'dan Senden bana yar olmaz takip ediyor. Size son zamanlarda benim için bir tür "guilty pleasure" olan diziden bahsetmiştim. Onun başrolündeki Ozan Akbaba'nın Cem Erdost İleri ile birlikte söyledikleri Üç telli turnam da dilimde hep. Pek çok sevdiğim Ezginin Günlüğünün kurucularından ve solistlerinden olan Hakan Yılmaz'ın Ben seni ararım'ını da es geçemem tabii bu arada. 

Bu kadar çok, türkü demişken Nazım'ı anmadan da olmaz:

"İnsanların türküleri kendilerinden güzel,
kendilerinden umutlu,
kendilerinden kederli,
daha uzun ömürlü kendilerinden.
Sevdim insanlardan çok türkülerini.
İnsansız yaşayabildim
türküsüz hiçbir zaman.
Hiçbir zaman beni aldatmadı türküler de
Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin.

Bu dünyada yiyip içtiklerimin,
gezip tozduklarımın,
görüp işittiklerimin,
dokunduklarımın, anladıklarımın
hiçbiri, hiçbiri
beni bahtiyar etmedi türküler kadar..."

Mutfak penceremin önüne de bahar geldi tabii ki, 23 Nisan'da astığımız bayrağımızla birlikte daha da şenlendi evim...


20 Nisan 2026, Pazartesi

Hızlandırılmış bir hafta sonuna daha imzamızı attık zarif eşimle, hazırsanız, anlatacağım :)

Cumartesi saat 01.30'da evimizin yakınlarındaki metro durağından tur otobüsümüze binerek başladı iki günlük gezimiz. Yarı uyur yarı uyanık geçen bir gece sonrasında saat sabah 8.00 civarı Salihli'deki mola yerimize varmıştık bile. Manisa il sınırlarına girince yol boyu güzelim bağlar eşlik etmişti bize zaten, bir tür şenlik gibi. Kahvaltımızı yaparken grubun geri kalanı ile tanıştık, ki onlar daha önce birlikte birçok geziye katıldıklarından tanışıp kaynaşmış durumdaydılar.

Kahvaltı sonrası durağımız Lidyalıların başkenti olan Sardes antik kentiydi. Lise yıllarında bir kez babamlarla bir kez de üniversite sınavı sonrası kutlamalar kapsamında arkadaşlarımla gitmiştim ama hayal meyal hatırlıyordum. Bir de tabii bu işin uzmanı bir arkeolog eşliğinde gezmemiştim daha önce. Soğuğa ve yağan yağmura rağmen müthiş bir antik şehirdi bizi karşılayan, tek kelimeyle bayıldım. 

Sardes antik kentini gezdikten sonra antik kentin çok yakınlarındaki Artemis tapınağına gittik. Bu tapınak tamamlanmamış olsa da, Anadolu’nun en büyük İyon tapınaklarından biri olarak geçiyor. Ben ağrıyan dizlerime rağmen, inatla, çıkılabilecek her yere çıktım, indim vallahi. Neyse ki yanımda ağrı kesici haplar, jeller ve eli elimde olan yârim vardı da idare edebildim:P

Sonrasında gruptaki herkesin getirdiği nevaleler büyük bir köy kahvesine yayılıp, çay eşliğinde gülüş ahenk tüketildikten sonra bir sonraki durağımız için yola çıktık.

Uşak sınırları içindeki Blaundus'a giderken yol üstündeki Kuladokya'ya da uğramayı ihmal etmedi tur rehberimiz neyse ki. Kapadokya'ya benzerliği nedeniyle bu şekilde adlandırılan mekan, Türkiye'nin ilk UNESCO tescilli volkanik jeoparkıymış aynı zamanda. 

Blaundus'a vardığımızda hava iyice sertleşmişti ama ne gam! Geçmişi M.Ö. 4. yüzyıla uzanan bu antik kent, derin vadilerle çevrili stratejik bir plato üzerine kurulmuş vakti zamanında. Buluntular İngiltere'deki meşhur Stonehedge 'i çağrıştırıyor ama ondan fazlasına sahip! Tiyatrosu, kaya mezarları, şehir kapısı, su kemerleri görünenler...Henüz tam anlamıyla kazılıp ortaya çıkarılmamış daha birçok tarihi eser olması insanı heyecanlandırıyor gerçekten...

Blaundus'ta yeterince üşüyüp yorulduktan ve adım adım gezdikten sonra otelimize ulaştık. Hızlı bir yemek sonrası saat 21.00 civarı uyuduk, hatta ve daha doğrusu yorgunluktan sızdık diyebilirim. 

Pazar sabahına kahvaltı sonrası Uşak müzesi gezisi ile başladık. Karun hazinelerinin de sergilendiği müze, müthişti. Ayrılmak istemedim. Lidyalılar estetik duyguları gelişmiş, gümüş ve altın işlemeciliğinde şimdiki ustaların ellerine su dökemeyecekleri kadar mahir insanlarmış anladığım...

Uşak müzesinden sonraki durağımız gezinin son tarihi bölgesi olan Aizonai antik kentiydi. Kütahya'da bulunan Aizonai de ayrı güzeldi. Anadolu'nun en iyi korunmuş Zeus tapınağı, dünyada pek benzeri olmayan bir şekilde inşa edilmiş bütünleşik stadyum-tiyatrosu kompleksi ve M.S. 301 yılında “tavan fiyat fermanı”nın kazındığı taş blokları ile beni benden aldı. 


Pazar akşamı saat 23.00'de evimize ulaştık. Yol boyu da başka gezilerin planlarını yaptık yârimle. Herkesin yaklaşan ayrılık hüznüyle mücadele yöntemi farklı, bizim bulduğumuz çözüm yolu da işlerimiz, çocuklarımız ve annelerimizle ilgili sorumluluklar arasında yaptığımız yeni planlar oluyor genelde :)

Haftasonu burada noktalanmadı tabii, biraz oturduktan sonra arabamıza atlayıp A.ciğimi annesinin doktor kontrollerini yaptırmak için Bergama'ya gitmek üzere bineceği otobüsüne götürdüm. Dönüp hızlı bir duş aldıktan sonra, son hatırladığım yatağımdaki yastıkların gözüme ne kadar güzel göründüğüydü inanın. Yine sızmışım :)

Bu sabah da oğluşa kahvaltısını hazırlayıp annemin yanına gittim. Bir yandan sohbet muhabbet, bir yandan sınav kağıtlarımın okumasını bitirme telaşı içinde aklım hafta sonunda kaldığından bu yazıyı da araya sıkıştırdım :)

Ne diyelim, darısı diğer gezilerin başına. Sağlıkla, huzurla...

13 Nisan 2026, Pazartesi

12 Nisan itibariyle 14 yılı devirdik yârimle :) Sadece çok yakınlarımızın ve çocuklarımızın davetli olduğu bir nikah töreniyle evlenivermiştik. "İyi ki" diyorum düşündükçe, "iyi ki yılların, yolların ve eski eşlerin varlığı yolumuzdan çevirmemiş bizi" :)

Yıldönümümüzü günübirlik İznik gezisi ile taçlandıralım dedik, hava da iyiydi şansımıza. Sabah kahvaltı yapmadan çıktık evden. İznik ne kadar yol ki zaten, gidiverdik. Sonrasında ayaklarımıza kara sular inene dek yürüdük. Ayasofya Camiisini,  Lefke Kapıyı, Roma Tiyatrosunu, Nilüfer Hatun Medresesini, Yenişehir Kapıyı, İznik Müzesini gezdik. Süleyman Paşa Medresesinde kendimize kahve ısmarlarken günün anısı olsun diye, yazlıktaki odamıza çini işlemeli bir ayna aldık. Ve tabii oğluşun "özellikle benim için gidin görün" dediği, Aziz Neophytos Bazilikası Kalıntısını ziyaret ettik. 

Günün güzelliklerinden biri ailemizin ortancası ve biricik prensesinin telefonla arayıp, iyi dileklerini ilettikten sonra "bugün 12 Nisan, neşe doluyor insan" diye başlayarak okuduğu çok özgün(!) şiirdi, güldürdü bizi ve tabii ki çok mutlu etti. Bir de O.ciğimle telefonlaşıp resmi olarak kardeş oldukları günü kutlamışlar. 14 yıldır iki ayrı şehirde yaşıyor olabiliriz, yoruluyor da olabiliriz ama çocuklarımızın bu evliliğe bakış açılarının bu kadar olumlu olması bir ömre bedel, söylemeden edemeyeceğim. Nazar değmesin ama lütfen, tamam mı :P

7 Nisan 2026, Salı

Yine uzun bir ara verdim. Kritik bir şey olduğundan da değil ama zaman olduğunda yazacak bir şey bulamadım, yazacak şeyler olduğunda da zamanım olmadı. Yenim dardı velhasıl :P

Hemen kısa kısa yazacak olursam:

Yârimle kendimizi filmlere adadık bu hafta. Ankara'dayken Mubi'den "Gündüz Apollon, gece Athena"yı izledik önce. Ben beğendim doğrusu. Özellikle Selen Uçer'i. Bu kadının böyle içli ama pervasız karakterleri çok iyi canlandırdığına inanıyorum.

Pazartesi günü annemdeydim, her zaman olduğu gibi. Öğlen bir misafirimiz vardı: 5 yıl evvel ayrıldığım vakıf üniversitesinden bir arkadaşım geldi. Kendisi benim oradan ayrılmadan önce dekanlık yaptığım fakülteye yeni dekan olarak atanmış. Benimle konuşup, bu konuda tavsiyelerimi almak istediğini söylediğinde biraz duralamıştım doğrusu, neyi, nasıl anlatacağımı bilemediğimden. Ama madem istemiş, geri çevirmek olmaz diyerek anneme davet etmiştim. Geldi, her zamanki nezaketiyle, oturduk konuştuk. Nasıl bir yardımım oldu bilemiyorum ama söyleştik bolca, eskileri ve "eski güzel günleri" de yad etmeyi atlamayarak :)

Pazartesi akşamı ise KAL'lı arkadaşlarımla rahmetli anneannemin "her gün gelen soğan gibi, ayda gelen doğan gibi" özdeyişi üzerine baya bir konuşup (yazışıp) eğlendik. Vefatının üzerinden 42 yıl geçse de anneannem hep benimle :)

Bu hafta bir gece rüyamda Yaşar Kemal'i görüp Türk ve Rus edebiyatı üzerinde konuştum; bir akşam da Sırrı Süreyya Önder'le hasbıhal etme fırsatı buldum. İki rüyam da birbirinden şahaneydi :) 

Cumartesi günü yârimle "Sarı Zarflar"a gittik ve çok beğendik. İtiraf edeyim ki, ben hem izlerken, hem de çıkışta, üzerinde konuşurken ağladım baya. Çok dokundu yüreğime...

Pazar günü ise "Bildiğin Gibi Değil"i izledik evde. Hazal Türesan'ı zaten pek çok severim. Yine çok iyiydi. Filmi de çok beğendik. İzlemediyseniz, öneririm.

Son olarak, yine hasta olmayı başardım! Bugün okula zar zor gittim geldim, bakalım yarın ne yapacağım...Grip aşısı ol(a)mamanın ceremesini çekiyorum resmen. Bu sene hasta olmaktan yoruldum vallahi!


Mutfak pencereme gelen misafir :)