26 Temmuz Çarşamba

Günler birbirinin aynı geçiyor. Akşam annemle karşılıklı yataklarda yatıyoruz ve gece boyunca sayamayacağım defalarca yatıp kalkıyoruz. Rahat edemiyor bir türlü haklı olarak, uyuyamıyor, tuvalete gitmesi gerekiyor, öksürük tutuyor falan...Gün içinde de evin içinde bazen yatıyor bazen oturuyor benim desteğimle, ben de o sırada ya bir şeyler okuyorum ya da temizlik, yemektir gibi işlerle iştigal ediyorum (ki bugün bu sıcakta hiç bir şey yapmadım, yoğurt mayalamak dışında. Annem, ben ve biricik vantilatörümüz, oturduk gün boyu). 

"E o zaman ne yazacaksın bugün 'güzellikler defteri'ne" diyecek olursanız, bugün ben bir şey yazmayacağım, onun yerine sizi, beni çok etkileyen ve Bergama'da geçen güzel bir efsaneye yönlendireceğim. Birbirini çok seven Flemon ve Baukis'in insanın içini ısıtan hikayesine. 

Günün fotoğrafı ise bahçemizdeki mavi yasemine ait. "Bir demet yasemen" şarkısı dilime dolanıyor zarafeti ile her gözüme iliştiğinde. Aslında benim aşkımın hatırası, yasemen'in iki yanına diktiğim fesleğenler, ama olsun :)

Bu yazı, biraz oradan, biraz buradan şeklinde gibi görünse de, en azından benim için, bir teması var, tahmin edersiniz ki :)
 Cemal Süreya'nın dizelerindeki gibi tam: 
"Ben nerde bir çift göz gördümse 
Tuttum onu güzelce sana tamamladım. 
Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu
Bir bunun için yaptım "

23 Temmuz / Pazar

Son yazımın ertesinde neler oldu neler...Önce sakin geçiyordu günler. Sabahları ablamla erkenden denize gidip geliyor, sonra da evde kah kitap okuyup kah dinleniyorduk. Arada, kayınvalidemi Bergama'ya götürüp getirmiş, işlerini halletmesine yardım edip hayır duasını almış, cuma akşamı da ablam ve annemle Yeniçarohori'de sakin ve güzel bir yaz akşamı bile geçirmiştik. 

E, iyi güzel işte, daha ne olsun dediğinizi duyar gibiyim. Olan şu: Cuma gece saat 2 gibi bir ağlama sesi ile uyandık ablamla. Sonrası ambulans çağırma, uykusunda yataktan düşen ve acıdan kıvranan annemi ambulansla Dikili Devlet Hastanesine götürme, röntgen çekilmesi, kaburgasının kırıldığının anlaşılması ve kös kös, acılar içinde eve dönmek şeklinde gelişti. Dolayısıyla iki gündür ve kim bilir daha kaç gün, gündemimiz annemin kaburgasının iyileşme süreci olacak. "Daha beteri de olabilir, kalçasını ya da dizlerini de kırabilirdi" ile "nasıl oldu bu iş, bu sıcakta bu kadıncağız, bu yaşta nasıl toparlayacak kendisini" düşünceleri arasında gidip geliyorum. Ne diyelim, olacağı varmış...

Bu hafta ablam İstanbul'a dönecek kontrolleri için, bir hafta annem, ben ve yaz sıcakları bir aradayız. Şans dileyin lütfen  :)


Sabah denizi, özellikle çok efendiydi :) Gel de Can Babayı anma! :)

18 Temmuz Salı

10bin kez yazsam, anlatsam  da bıkmayacağım (ama bir ihtimal, dinleyenlerin bıkacağı :P) hikayelerim vardır. Yazlığımızın hikayesi bunlardan biridir: Yıllarca yaz tatillerinde çekirdek ailemizle, Türkiye'nin bir çok yerini gezerken ,halimden çok memnun olsam da, okul başladığında arkadaşlarımın anlattığı yaz aşkları konusunda dinleyici olmaktan öteye geçemez, pek imrenirdim anlattıkları hikayelere ve eve gelip babama takılırdım, "gezmek iyi hoş da bir yazlığımız olmadığından bir yaz aşkım olmuyor şu hayatta" diye. 96 yazında bu nohut oda bakla sofa evi aldıklarında "sana yaz aşkı yaşatamadım ama aşkının olduğu yerden yazlık aldım" demişti rahmetli. O zaman S.'la evlenip boşanacağımı, ama daha sonra hayatıma giren A.lerin de yazlığının burada olacağını bilse, çok gülerdi herhalde :)

O gün bugündür, her yaz (ablamın hastalığı nedeniyle gelemediğimiz geçen yazı saymazsak) yazlarımızın odak noktasında bu minnacık ev var. Her yaz, yapılacak bir sürü tadilat, bozulan güneş enerjisi, ot bürümüş bahçe gibi bin türlü abuk işle başlar tatil bu yüzden :) Bu sene de bir istisna değildi tabii! Eve vardığımız andan itibaren dış cephesi ve verandanın demirleri "beni boyayın" diye bağırıyordu resmen ve kime sorsak "yazın ortasında usta bulmanız mümkün değil" diyordu ki, zihni sinir bir kişilik olarak armut uygulamasına boya-badana talebini girmemle, yakındaki diğer sahil kasabasından bir ustanın araması bir oldu. Konuştuk, geldi, yapılacakları yerinde görüp fiyat verdi, anlaştık ve güzel ülkemin sözünde durmayan usta profiline inat, ertesi gün sabah 9'da 3 kardeşi ile gelip 3 günde evi çiçek gibi yaptılar. Rüya gibi bir şeydi vallahi, zamanında gelip sözünü tutan ustaların çalışmasına tanıklık etmek! Şükürler olsun! 

Tadilat bittiğine, temizliği yapıp yerleştiğimize, salıncağıma ve fesleğenlerime de kavuştuğuma göre yaz tatili başlayabilir artık. Yaşasın!

 

11 Temmuz Salı

 Ne dolu dolu geçiyor günler...İzninizle, satır başlarının dökümünü yapayım:

  • Hafta sonu Ankara'daydım. Cuma akşam A.ciğim ve zarif eşi, pek sevgili eniştem S.ile ODTÜ Vişnelik'te yedik, içtik, söyleştik. Pek güzeldi. A.ciğim, benim BALlı kızkardeşlerimden biridir ve ikiz eşim gibidir. Nitekim, benim sağ, onun sol dizindeki ağrı nedeniyle doktorlarımızın verdiği aynı tip dizliklere ve robocop halimize güldük :) Beyler de sözleşmiş gibi aynı tip kasket şapkayla gelmişlerdi yemeğe. Dışardan bakan biri için enteresan bir gruptuk sanırım :)
  • Cumartesi günü MFÖ'nün Özkan'ının sonsuzluğa gittiği haberi ile kahroldum. 13 yaşında, o zamanki Suadiye Atlantik sinemasında, gittiğim ilk konserdi MFÖ'nün konseri. O zaman bu zaman, sanırım üçlü içinde en sevdiğim kişiydi Özkan Uğur. Çocukluğum, gençliğim, yetişkinliğim, onunla(onlarla) coştuğum(uz) bütün o şarkılar, konserler geçti bir bir, gözlerimin önünden. Nurlarda uyusun... 
  • Cumartesi akşam Fazıl Say'ın "Dünya Anne" konserine gittik yârimle. Kadın şairlerin şiirlerinden bestelediği şiirlerle mest etti bizi yine Fazıl Say. Serenad Bağcan'ın sesi ile de büyülendik. Yine!  Aynı çağda yaşadığım, canlı dinleme şansına eriştiğim için kendimi mutlu hissettiğim insanlar ikisi de, çok yaşasınlar!
  • Pazar akşamı ise yemeğe Z.ciğimle  S. geldiler, bolca gezme muhabbeti yapıp geceyi tabii ki çocuklarımızdan bahsederek ve benzer aydınlanmalar yaşayarak bitirdik. 
  • Pazartesi günü A.ciğim yaz okulu dersine giderken ben de İstanbul'a doğru yola çıktım. Bolu tüneli kapalı olduğundan Bolu Dağında yeşilin bin tonuna bir kez daha hayran kalarak yolculuk ettim. Akşamına da İTÜ grubumuzla bizim eve çok yakın ve sosyal medyada ünlenen İtalyan restoranına gittik 5 arkadaş. Bol yeme-içmeli, bol kahkahalı bir buluşmaydı. Yorgun argın gittiğim restorandan gayet enerjik bir şekilde çıktım akşam. Ne demiş atalarımız: dostlar iyileştiricidir!  
  • Bugün sabah ise erkenden çıkıp BALlı hemşirelerimden bir diğeri olan Y.hanımcığım ile buluştum ve Cevizlibağ'a gidip elektrikli araç almasına eşlik ettim. Eşlik etmemin temel nedeni de şimdiye dek düz vitesli araba kullandığı için otomatik vitese, hem de elektrikli arabaya geçiş yaparken çekinen Y.cığım için arabasını eve getirme misyonunu üstlenmemdi. Heyecanlı ve güzel bir deneyimdi. En çok elektrikli aracın sessizliği hoşuma gitti sanırım. Dilerim sağlıkla, mutlulukla kullansın arabasını.
  • Yarın mezuniyet törenimiz var. Perşembe de yazlığa göç edeceğiz inşallah. O yüzden "bugün evde çok iş var"  fişi ile devam ediyoruz haftaya :P

Cumartesi sabah A.ciğimin üniversitedeki bahçesine gidip kahvaltılık salatalık-biberlerimizi toplar ve de bozkırın göbeğinde yarattığı bu ortama bakarken, dilimin ucuna gelen dizeleri, burada daha önce de paylaşmışımdır mutlak. Ama yine paylaşacağım, zira ona çok yakışıyor :)

Gözlerinin rengi gibi 
Yüreğinin rengi gibi 
Saçların da kendi renginde 

Ama ben, ellerini gördüm önce 
Toplayan, düzelten, onaran ellerini 
Dokunduğuna soluk aldıran 
Telâşlı, usta, sevecen ellerini 

Geç anladım ve inandım 
Her gün daha çok inanıyorum 
Ellerin, güzel işlerin karıncası 
Ellerin, ellerden bıkmış ellerime sığınak

6 Temmuz / Perşembe

Bitti...Doktor S.hanım, tedavi sürecini planlarken: 16 kemo, 25 akıllı ilaç, 30 gün radyoterapi, 1 ameliyat dediğinde sarsılmıştık iki kardeş, gözlerimiz dolu dolu birbirimize bakmıştık. Sonra ne çok şey yaşadık... Stresten tir tir titreyen bacaklarını battaniyelere sardığım, sarıldığım, doktorlarla konuşurken heyecanı yatışsın diye elele oturduğumuz, saçlarını birlikte gidip kestirip bir fasıl ağlaştığımız günler geride kaldı. Port takılırken yalnız, ameliyat sırasında ise dostlarla kapı önünde bekledim heyecan içinde. Her hafta kemo aldığı zamanlarda hastaneden toplantıya bağlandığım da oldu, öyle boş boş kafeteryada oturduğum da... Ama işte bugün geldi. Aldığı son akıllı ilaçla, ablamın 1.5 yıllık tedavisi bugün sonlandı. İki kardeş bizde bir heyecan bir heyecan...Aslında ben ameliyat sonrasındaki akıllı ilaç alımlarına eşlik etmemiştim ama bugün birlikte gitmek istedim. O yüzden de sabah, evden aldım yine ablamı, hastaneye gittik, doktorla birlikte görüştük, teşekkürlerimizi sunduk ve Ş.m son akıllı ilacını alırken ben kapı önünde, daha önce kezlerce yaptığım gibi oturup kitabımı okudum. Şükürler olsun. Allah bir daha göstermesin...Bundan sonraki tüm kontroller tertemiz çıksın inşallah.

E bugüne bir kutlama yemeği yakışırdı, ben de bizimkileri alıp Koço'ya götürdüm. Hem de adak adamıştım, onu götürdüm ayazmasına. Manzara yine şahaneydi, mezeler her zamanki gibi lezizdi ve biz pek keyifliydik :) Daha ne olsun...

Dönüşte annemlerin güvenliğine canım eski üst kat komşum Z.ablamın bıraktığı paketten çıkan hediye(ler) de günümüzü şenlendirdi. Zarif Z.ablam, bilmeden güzel bir günü, el emeği göz nuru yaptığı güzelliklerle pekiştirmişti. Bazı insanlar hem çok zarif hem çok yetenekli. Bazıları da, benim gibi, yeteneksiz ama böyle insanlarla sarmalandıkları için çok şanslılar :)

5 Temmuz Çarşamba

 Az önce Karga'nın Günü'nün blogunda bir sivrisinek ısırığının sonuçlarının nerelere gittiğini okuyup, "hay Allah yahu, nasıl bir sivrisinekmiş bu" diye yorum yazıp, içimden de "ne garip sıkıntılar oluyor insan hayatında" diye düşünürken, kendimi 5 yıl öncesine ışınlanıp, gülümserken buldum! Hal böyle olunca da "ben bunu bloga yazayım" diye düşündüm. 

Rahmetli Barış Manço'nun dediği gibi : "İnsanın bir kez ters gitmesin işi. Muhallebi yerken kırılır dişi" !

Salgın öncesi zamandayız, annemin komşularından, benim de pek sevdiğim bir komşu teyzemizin cenazesi için evimizin yakınındaki camideyiz. Okul yoğun, ama bir şekilde, koştur telaş gelip cenazeye yetişmişim. Cenaze namazında ablamla yan yanayız, annem arkamızda, bir grup komşu kadınla ayaktayız. Kalabalıklaşınca ortam, bir adım öne atıp, yer açma çabasına girmemle, derin bir "kırt" sesi eşliğinde ayağıma batan şeyin (neyin?) acısının beynime vurması bir oldu. Öyle bir kırt sesi ki ablam ve annem bile duyup bana baktılar, ne oluyor diye. Eğildim, spor ayakkabımın içinden geçip ayağıma batmış olan kocaman ataşı gözümde yaşlarla çıkardım. Namazı sessizce bitirdik. Bitirir bitirmez şaşkınlıkla elimdeki ataşa bakarak nasıl olup da ayağıma batmış olabileceğini anlamlandırmaya çalışır, bir yandan da "tamam ya, çıkardım, bir şey yok" derken, ablam beni dinlemeyip zorla eczaneye götürdü ve pansuman yaptırdı. Bu arada, kafamda "O büyük ataşın cami bahçesinde işi ne? Hem de olması gereken formunda değil, yarı açılmış halde. Ve neden/nasıl dik duruyordu da ben üzerine bastım? Spor ayakkabının tabanını nasıl delip geçti" gibi deli sorular dönüyordu tabii ama yapacak bir şey yok!

Akşam cenaze evindeyiz, dua okunuyor, helva kavruluyor falan. Fakat benim ayağım derin derin sızlıyor. Bir yandan da içimden bir ses "Sen salak mısın kadın? Ya tetanoz olursan? Doktora gitmemek nedir?" diyor sürekli. Ve fakat annem sultanım, dünyanın en panik insanlarından biri olduğu için, o sırada "ben hastaneye gidiyorum" desem, oracıkta düşüp bayılma ihtimali var, göze de alamıyorum. Sonunda salonun bir ucunda oturan ablama mesaj attım, "ayağım sızlıyor çok kötü, ben acile gideceğim ama annem duymasın, 'yorgunum deyip kalkacağım' " diye. "Tamam ben de benzer bir şey söyleyip kalkayım, birlikte gidelim" dedi. Biz planımızı uyguladık, annem huşu içinde dua okuyup komşusunu anarken,  biz evimizin yakınındaki hastanenin acilinin yolunu tuttuk.

Orta yaştan yaşlılığa doğru yol almakta olan acil doktoruna derdimi anlattım, "tetanoz aşısı yapalım ama öncesinde yarayı temizleyelim" dedi. ("Temizleyelim" demesini ben hafife almışım, baya bistüri ile deşti doktor amca, aslında) Fakat enteresan olan şu, nerden o muhabbete girdi, hatırlamıyorum ama Nazım'ın bir dizesini mırıldandı doktor bey, ben de tabii durur muyum, şiirin devamını getirdim. "Aa akşam akşam okuduğum dizenin şairini bilen bir de şiirin devamını getiren bir hasta, ne hoş" dedi, benzer şekilde karşılık verdim ben de tabii :) O sırada ayağımın sızısı falan kalmadı biz Nazım muhabbetine girdik doktorla. Komik bir durumdayız ama. O benim ayağımı deşmekle (ya da temizlemekle) meşgul, biri koluma tetanoz iğnesi yapıyor o sırada, ama biz Nazım konuşuyoruz :) Ablamın çıkışta, "adamcağız yaşlı, sen de kocana pek aşık olmasan, flörtleştiğinizi düşünecektim" demesi gecenin özetiydi sanırım :) Yok vallahi flörtleşmedim ama hiç ummadığım bir zamanda, hiç ummadığım bir yerde, karşıma böyle güzel bir insanın çıkmasından ve cenaze seremonisinin Nazım'la kapanmasından ziyadesiyle mutluydum, evet :)

Ertesi gün okula ayağım sarılı, hafif topallayarak gidince herkes öğrendi tabii olan biteni. "Hocam, böyle bir kaza çok enteresanmış tabii ama acildeki doktorla Nazım şiiri okumak da ne bileyim, sanki daha enteresan" diyenler, odada olmadığım zamanlarda masamın üzerine büyük ataşlar bırakıp Baba filmindeki at kafasına atıfta bulunup eğlenenlerle geçti o hafta :)

Hikayemizi "bazen olaylar saçma sapan bir şekilde gelişse de belki aslında hayat sizin için hazırladığı küçük ve güzel bir sürprizi ortaya çıkarmaya çalışıyordur" diye bitireyim izninizle. 

Henüz resmi olarak başlamasa da yaz tatili rehavetinde olduğumu da anlamışsınızdır. Yoksa nerde böyle eski bir anıya dalmak, günün olaylarını bile anlatmak için zaman bulamam ki ben :)

E öyleyse bu yazıyı, canım Nazım'ın bana bu güzel anıyı hediye eden şiiriyle ve söz konusu olan objenin temsili (ve şirin) bir fotoğrafı ile bitireyim o halde:

Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi meselâ,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
Hem de o derecede, öylesine ki,
Meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
Yahut kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
Insanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
Yaşamak yani ağır bastığından.

 

1 Temmuz Cumartesi

Bugün bayram tatilinden ve İstanbul'un tenhalığından yararlanıp Feshane'ye gittik ablam ve ablamın komşusu G. ile birlikte. Marmaray + otobüsle gidip, vapur + otobüsle döndük. Böylece gelirken bir Haliç ve boğaz sefası da yapmış olduk, şahane oldu. Feshane'ye, eserlere, kütüphanesine ve hatta, kafesine bile bayıldık. Kahvelerimizi içerken bayramlaşma adına ikram edilen kolonya ve lokumdaki inceliğe de! Özlediğimiz hareketler bunlar :)

Eve dönüş yolunda ben 4 durak erken inip günlük yürüyüşümü yaptım, sonrasında da evde keyif çattım :) Duş aldım, yüzüme bakım yaptım, kitap okudum, internette gezindim, eski fotoğraflara baktım... Benim emeklilik zamanım gelmiş bence, bu da öylece bir gerçek kendi halinde :)

"İnternette gezinirken" dedim ya demin, o sırada bir videoya (31.dakikadan itibaren seyredin, henüz seyretmemişseniz) rast geldim, Türkçeye "erbilmişlik" olarak çevrilen "mansplaining"in müthiş bir örneği! Kızsam mı, acısam mı, üzülsem mi, gülsem mi bilemedim doğrusu. Sonra, üstüne, Gibi dizisindeki benzer bir sahne önüme düşünce, gülmeyi seçtim. Oradan da +90'ın konuyla ilgili videosunu izledim, çok iyiydi doğrusu. Tüm bunları izlerken, geçen sene katıldığım akademik bir toplantıda diğer tüm erkek hocalara "...hocam" diye hitap eden idari amirin, bana "Şule hanım" deyişini (kadınlar hoca olmasa daha iyi diye herhalde!) hatırladım. Ben bu hocam-hanım ayrımcılığının şaşkınlığını üzerimden atamamışken dikkat çektiğim konuya çok önemsizmiş gibi davranmıştı kendisi. E peki, olur, benim kadar dikkate almak zorunda değil diye düşünmüştüm. Ama 1 ay sonra duyurulan karar, tam da o gün benim dediğim, ve onun "yoo, buna gerek yok" dediği fikrimi temel alan karardı. Dumur olmuştum! Bu çok "erbilmişler" aslında, hep aynı! Onlara göre kadınlar hoca olamazlar, olmamalılar, bir şekilde olsalar bile sözleri çok da dinlenmemeli, dinlense ve ilham alınsa bile alınmamış gibi yapılmalıdır! La havleeee :)  

Neyse efendim, bırakalım bu kendini bilmezleri bir kenara! Öyle böyle, özlem dolu ama sakin ve huzurlu bir bayram tatilini afiyetle yedik, bitirdik. Ne mutlu ki, yarın pazar ve yine tatil :) 


Feshanenin bahçesinde bizi karşılayan güzellik :)

Aaaa, az kalsın unutuyordum, en beğendiklerimden biri de Tan Cemal Genç'in "Görünmez Kentler" adlı eseriydi. Calvino'dan mı esinlenmiş bilmiyorum ama benim çok hoşuma gitti.