18 Nisan 2025, Cuma

Geçmeyen, geçer gibi yapıp tekrar başlayan illet bir hastalıkla boğuşmaktayım iki haftadır.  Çok gerekmedikçe iş falan yapmıyorum, yapamıyorum, kafamı yataktan kaldıramıyorum zira. Bugün biraz daha iyi gibi olunca (hâlâ sesim çıkmıyor ama ağrılarım çok azaldı en azından) platformda yeni başlayan "İstanbul Ansiklopedisi"ne başlayayım dedim. Başlayınca da bitirdim :) Daha güzel olabilirmiş, hikayede akmayan ya da aksa da boşluklar içeren yerler var ama genelde beğendim. Bir de işte İstanbul var içinde, sevilmez mi?

Diziyi izlerken de kendimce bir "İstanbul Alfabesi" yazmaya karar verdim. Üşenmeyip, yazdım da. Uzun oldu biraz, ki atladığım bir çok şey vardır eminim, ama idare edin artık :)  

Atatürk Kültür Merkezi: İstanbul’un göbeği demek. Sayısız konser, gösteri demek. “AKM’nin önünde buluşalım” demek. Yan sokağındaki Bostancı dolmuş sırası demek. Olmazsa, İstanbul, İstanbul olmaz demek.

Atlantik sineması: Arkadaşlarımla ilk konsere gittiğim mekan. Orta 1 ya da orta 2’ye gidiyorum, MFÖ konseri var. Ne heyecan!...Öncesinde ve sonrasında kezlerce film izledim orada. O kocaman sinema salonları yok olup gittiler ne yazık ki. Çok uzun zamandır M&S binası.

Atlas sineması: Üniversiteye giderken tanıştığım sinemalardan biri. Ne güzel filmler izledim orada da.

Akmar Pasajı: Kadıköy’deki canım pasaj. İçinde güzel bir de kafe vardı eskiden. Arkadaşlarla buluşma mekanlarımızdan biriydi. Ah, bir de taşcı amcamız vardı, hâlâ var gerçi sanırım. Torunu işletiyor şimdilerde. Oradan aldığım yeşil taşlı gümüş yüzük hâlâ en sevdiğim takılarımdan biri.

Akaretler Yokuşu: Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü ile çıkıp indim yıllarca. Bazen yalnız, bazen sevdiklerimle. Bazen şarkı söyleyerek, bazen gülerek, bazen küfrederek. Üniversite zamanlarında yıkıntı halindeki mekanların şimdi şık şıkıdım kafelere dönüşmesine şaşkınlıkla bakıyorum.

Acıbadem: Vakti zamanında tamamen "duygusal" (:P) nedenlerle geçtiğim vakıf üniversitesi Acıbadem'de olunca tanıştım bu semtle. Çok sevdim. 3-4 katlı apartmanlarını, evime yakınlığını, sakinliğini, merkeziliğini...Bana kucak açtı 15 yıl, minnettarım. 

Burgazada: En sevdiğim ada. Adamız. Bir gün belki yaşarız da. Umut tükenmez...

Beykoz: Babamın balık tutmayı en sevdiği mekanlardan biriydi Beykoz. Ben de yanında tabii.

Bağdat Caddesi: Hep güzel. Hep canlı. En şenlikli 29 Ekim yürüyüşlerini gerçekleştirdiğimiz cadde.

Baylan: Tartışmasız en sevdiğim pastane. Her gittiğimde Kumral Ada-Mavi Tuna’yı anarım. Kup Griyesi çok özeldir tabii ama Türk kahvesinin yanında Rokoko da şahane gider, öneririm 😊

Bahariye: KAL’da okurken öğle tatillerinde çıkar yürürdük Bahariye’de, ne keyifliydi.

Beylerbeyi: Babamın mekanlarından biri daha! Balık tutmak için, midye tava yemek için, son yıllarda Karadeniz pidesine yumulmak için ve illaki “deniz havası” almak için gidilesi.

Bebek: Bebek deyince aklıma hep Kalem Bar gelir. Sanki ömrüm barlarda geçmiş gibi! Hayatımda bir kez gittim Kalem Bar'a, üniversite 1'de. Ama işte biteyazan bir dostluğun tekrar ayağa kalktığı, unutulmaz bir geceydi. Önemi tartışılmaz ve ne zaman Bebek'ten geçsem anarım o geceyi de, şükür ki artık ve hep, yanımda olan dostumu da :) 

Bostancı: Ayrılıkların ve kavuşmaların mekanıdır tren istasyonları. Bizim de zarif eşimle YHT sponsorluğundaki evliliğimiz için daimi uğrak yeri. 

Cennet Bahçesi: Üniversite zamanlarının “hadi Cennet’e gidelim” cümlesinin öznesi. Gerçekten cennet gibi bir çay bahçesiydi.

Caddebostan Kültür Merkezi: Ne çok sinemaya gittim CKM’de. Salgından bu yana eskisi kadar sıklıkla gitmiyorum ama hep var olsun...

Çukurcuma: Masumiyet müzesine ev sahipliği yapan semt. Yolum çok düşmese de, gittiğim zamanlarda sokaklarında dolaşmak hep çok keyifli.

Çengelköy: “Çengel” deriz biz eskiler :P Kokoreç yemek için, sahilde oturmak için, tarihi fırınından simit almak için gideriz. Bir de tabii canım hemşirem G.cuğumun mekanı.

Deniz Müzesi: Beşiktaş sahil’deki müze. Önünden kaç kez geçip gittim bilmiyorum. Bir iki defa gezmişliğim de var. Yine gitmeli en kısa zamanda.

Emirgan: Lale bahçelerini ziyaret etmek bir bahar ayı rutinidir bizim ailede. Babamdan bize kalan bir gelenek. Bu yıl gidemedik daha gerçi... 

Emek Sineması: Yine bir “üniversite zamanları” sineması. Beyoğlu’nun güzelim mekanlarından. Ah...

Fenerbahçe: Fenerbahçe parkı, Romantika, Fenerbahçe kulübü tesisleri...Hepsinde onlarca anı. Oğluşun ilk havai fişek gösterisi izlediği yer.

Florya Atatürk Köşkü: Her gittiğimde sanki canım Atam bir yerden karşıma çıkıverecekmiş gibi hissettiğim, sadeliğine, güzelliğine vurulduğum köşk. Denizi ayrı, kumsalı ayrı güzel... 

Gezi parkı: Fazla söze gerek yok. Bu ülkenin direniş tarihindeki en önemli mekan. Mesele sadece bir ağaç değildi. Görmek istemediler.

Galata Kulesi: İstanbul Kanatlarımın Altında adlı film gelir hep aklıma, Hezarfen Ahmet Çelebi’yi anarım ne zaman çıksam Galata Kulesine. Ve onu beyaz perdede canlandıran Ege Aydan’ı.

Gültepe: Annemlerin İstanbul’a ilk geldiklerinde yaşadıkları, benim de hayatımın ilk 3 yılını geçirdiğim semt. Hatırlamasam da.

Gümüşsuyu: Fahri makina mühendisi olarak anılmama neden olan İTÜ şehir yerleşkelerinden birine ev sahipliğine yapan mekan. 2006 Şubatında boşandıktan sonra Gümüşsuyu Akbank şubesinin önünde canım lise arkadaşlarımın güvenli kollarına atmışlığım vardır kendimi.

Hacı Abdullah: İstiklal Caddesi denince aklıma ilk gelen mekanlardan biri. Lise 2’deydim ilk gittiğimde sanırım. Üniversitede, sonrasında hep çok sevdim orada yemek yemeyi. Ne zenginmişiz ki o öğrenci halimizle gidebiliyormuşuz böyle restoranlara.

Harbiye Açıkhava: Ah, ne çok konser, ne çok anı...Zülfü Livaneli, Joan Baez, Edip Akbayram, Erol Evgin, Bülent Ortaçgil, Sezen Aksu ve niceleri.

Haydarpaşa: Masalsı bir başka mekan daha. Gar lokantasının yeri de hep ayrı. Oğluşu ilk olarak dedesi götürmüştü oraya, bir süre 3 yaş ağzı ile "Hanigar" kaldı adı, aramızda. 

Ihlamur Kasrı: Bir defa gittim sadece sanırım. Gitmeli yeniden ve tez zamanda, ne güzel bir yerdir...

İstiklal Caddesi: Başlı başına bir başlık olmalı. Cuma akşamları romlu çay, kitap fuarı zamanları, Mephisto’da kitap-çay keyifleri, Rejans ve daha pek çok şey...

İntaş sitesi: 5 yaşımda geldiğim, İstanbul’un göbeğinde yaşanabilecek en keyifli çocukluğu yaşamama neden olan, içindeki okulda ilkokula gittiğim, büyüdüğüm, evlendiğim, çocuğumu büyüttüğüm ve artık sitenin eski halinden eser kalmamışsa da minibüs şoförüne “İntaş’ta ineceğim” dediğimde anlaşıldığım mahallem 😊

Japon Bahçesi: Baltalimanındaki muhteşem kiraz ağaçlarına ev sahipliği yapan bahçe. 3 yıl önce gittim en son. Rüya gibiydi.

Kuleli Askeri Lisesi: Babamın balık tutma mekanlarından biri daha. En özeli. Masalsı görüntüsü ile bu şehirde en sevdiğim binalardan biri.

Kadıköy Anadolu Lisesi: Lisem. Beni ben yapan canım okulum. Okulu kırmak için sandal kiralanan kaç okul vardır yahu? :P

Kireçburnu: Yediğim en güzel sigara böreklerinden biri Kireçburnu’ndaki köhne bir öğrenci evindeydi yıllar ve yıllar önce.

Kalamış: "İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar" dizesine vurgun olduğum, tek başıma araba kullanırken söylemeyi en sevdiğim şarkı: "Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan". Münir Nurettin Moda Deniz Kulübünde sahne aldığında Kalamış'taki restoranlarda servis dururmuş, çatal kaşık sesi olmasın diye. Ah İstanbul...Benim için hep özeldir yeri Kalamış'ın. Son yıllarla lise grubuyla Todori'de buluşmayı seviyoruz. Her gidişimde anıları da yüklenip dönüyorum eve...

Küçükçekmece: Okula giderken aktarma yaptığım tren istasyonu, son 4 yılda en çok fotoğraf çektiğim mekan sanırım.

Kazasker: Dedeciğimle yürüyüş yaptığımız, bana un kurabiyesi alıp döndüğümüz komşu mahallemiz. “Ördek askere kadar yürüyüp, gelelim mi?” derdi beni güldürmek için. Canım dedem, un kurabiyesi sevdamın gizli öznesi sensin.

Kız kulesi: Boğazın orta yerindeki masal kulesi. Çok özel. Hep çok özel...

Koço: İçinde Ayazma olan kaç restoran biliyorsunuz? Hah işte öyle bir yer Koço. Kabak kızartması efsanedir. Giderseniz mutlaka isteyin 😊

Kuzguncuk: Son zamanlarda kaldırımları kafeler tarafından işgal edilmiş olsa da, şirin yerdir Kuzguncuk. İsmet baba’da denizin üstünde rakı içmek kadar güzel, az şey vardır hem 😊

Laleli: Eskiden amcamları ziyaret için gittiğimiz eski İstanbul semti. Ama benim için daha çok “Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız” diyen Cemal Süreya demek

Moda: Dondurmacısı, çay bahçesi, deniz kulübü, Nazım’ın dizeleri yazılı olan kaldırım taşları ile geçmişim, bugünüm, muhtemelen yarınım 😊

Maçka: Trabzon Maçkalı bir insan olarak üniversiteyi okuduğum, çalıştığım yer İstanbul Maçka oldu. Ne güzel bir semtidir İstanbul’un. Şairler parkında dolaştınız mı hiç? Kulağınıza fısıldanan şiirlere kulak veriniz, yolunuzu aydınlatacaklardır, eminim 😊

Nişantaşı: İTÜ’de okurken değil de çalışırken bir ayağımız hep Nişantaşı’ndaydı. Canım F.hocam, pek severdi doğup büyüdüğü bu semti, bizi de sürüklerdi peşinden. Ara sokaklarına bile hakimimdir bu yüzden.

Ortaköy: Yine bir üniversite zamanlarının mekanı. Hafta sonu Ortaköy’de kurulan pazarı gezmek, bir şeyler (bazen bir çanta, bazen bir küpe, bazen bir kitap, bazen bir fotoğraf) almak en sevdiğim şeylerden biriydi.

Özgürlük Parkı: Kadıköy’de yaşamanın ayrıcalıklarından biridir Özgürlük parkı. Sadece yeşil alanları, ağaçları değil, küçücük amfi tiyatrosunda sergilenen oyunları da nefes aldırır insana.

Perili Köşk: Dışardan da çok güzel ama içi de büyüleyici. Borusan Holding yöneticileri ile bir vesile ile toplantı yapmanın en keyifli tarafı o köşkün içine girebilme ayrıcalığıydı sanırım.

Paşabahçe: Beykoz’a balık tutmaya gidilir de Paşabahçe’deki cam mağazasına uğranmaz mı? Uğranır tabii 😊

Rumeli Hisarı: Ne çok konsere ev sahipliği yapan büyülü mekan...İçinde bir mescid var şimdilerde. Neden? Bu sorunun yanıtı yok.

Saraçhane: Son günlerimize damgasını vuran mekan. Bu şehrin seçilmiş yöneticisini ve çalışma arkadaşları ile gençlerimizi geri alınca şimdiye dek görülmemiş büyüklükte bir şenlik yapacağız orada. 

Sultanahmet: Gez gez bitmeyen, her seferinde kendine hayran bırakan bir semt daha. Köftesi başlı başına bir ziyaret nedeni öte yandan 😊

Şile: Yârimle nikah sonrası çocukları da alıp 3 günlüğüne kaçtığımız İstanbul’un “sayfiye” yeri. Sahilindeki balık restoranları, merkezinde deniz manzaralı kafeleri, envai çeşit şile bezi kıyafetleri ile hep güzel, hep gidilesi...

Şişli Etfal: 1971 yılının 3 Şubatında “Hastanemizde 5 kilo 600 gram bir tosuncuk doğmuştur” diye anons yapılan hastane. Evet, bildiniz, o tosuncuk benim 😊

Tüyap Kitap Fuarı: Bir yıl boyunca harçlıklarımı biriktirip bir ayin gibi tek başıma gidip gezdiğim, çıkışta Bostancı dolmuşlarına binmek için gerekli para ile İnci’de profiterol yemek için gerekli tutarı ayırıp kendimi kaybedercesine alışveriş ettiğim fuar. Taşındığından beri gitmediğim, gençliğimin büyülü mekanı.

Taşkışla: İçine ilk girdiğimde “neden mimarlık yazmadım” deyip pişman olmuştum. Gerçekten de bir üniversite binası ancak bu kadar güzel olabilir...

Ulus Parkı: Boğaza tepeden bakmayı seviyorsanız gitmişsinizdir mutlaka.

Veliaht çay bahçesi: Ah...Şimdilerde Cumhurbaşkanına tahsil edilen, biz üniversitedeyken halka açık, şirin, huzur dolu, küçücük göleti ile E.cuğumla gitmeyi en sevdiğimiz mekanlardan biriydi. Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya!...

Yeditepeli şehir: Babamdan geçmiş bu “yeditepeli şehre” olan aşkım.

Yerebatan Sarnıcı: İşte bir büyülü mekan daha. Canım Mahir Polat’ın öncülüğünde gerçekleştirilen restorasyon sonrasında daha da büyüleyici.

Yıldız Parkı: En sevdiğim parklardan biri. Eski zamanlardan birinde Blog kızları olarak piknik yapmışlığımız bile var.

Zeytinburnu: Son 4 yıldır okula arabayla gittiğim zamanlarda “şurada durup biraz fotoğraf çekeyim” dediğim ama hep sonraya ötelediğim sahil yolunun güzelliği bir başka.

15 Nisan 2025, Salı

Geçen hafta okuduğum "Bahçede Hayatlar" kitabından bahsetmiştim size. Kitabı okurken hemen en kolayından yapabileceğimi hayata geçirip, sarımsakları köklensinler diye suya koymuştum. Bu bir haftada güzelce köklendiler, ben de dün aile içi küçük bir törenle (:P) toprağa geçirdim onları. Mucizevi bir şey gerçekten.

Bu sıra elimde Seray Şahiner'in "Vatan, Millet, Samatya"sı var. Elime alabildiğim zamanlarda akıyor aslında ama benim kafam ülke gündemine kilitlendiği için çok nadir elime aldığımdan, yavaş ilerliyorum.

Aslında ruhuma ağır geleceğini tahmin ettiğimden izlememiştim ama çok güvendiğim bir iki arkadaşımdan "mutlaka izle" şeklinde önerileri alınca, oturup "Adolescence"ı izledim. Az geliyordu kalbimin üzerine oturmuş öküzler, bir de bu dizi nedeniyle büyük bir öküz daha oturmuş hissettim! Etkilendim, evet. Yankı Yazgan'la yapılan söyleşiyi de dinledim. İlgilenirseniz, şurada:


 Aa, bir de Muhteşem Lillian Hall'u izledim. O da başka bir yerden vurdu beni. Demanstan. Çok beğendim, etkilendim. Sadece annemin demansı nedeniyle değil, başroldeki karakteri F.hocama çok benzettiğimden...

Tüm bu karmaşa içinde 12 Nisan geldi, geçti. Adamıza giderek kutladık "ayrı şehirlerde sürdürülen bir evlilik modelinde" 13.yılı bitirişimizi :) 



7 Nisan 2025, Pazartesi

19 Mart'tan beri kafam bir dünya. Kendimi ne bir diziye ne bir kitaba verebiliyorum. Endişe ve kaygılarım tavan yaptı. Bir süredir sadece oğlum için endişelenirken, 20 gündür tüm gençler için endişelenerek, özellikle de haksızca tutuklanan 301 genç için üzülürek, şehrimin hapiste olan seçilmiş yöneticilerine dertlenerek geçiyor günlerim. Her gün blogu açıp, ne yazacağımı bilemeden bakıp , komşu blogları okuyup, bazen yorum yazıp çıkıyorum. Tüm bu hengamede kendimi en iyi hissettiğim gün Maltepe Mitingine katıldığım gündü. İçim biraz olsun umutla doldu ama o da kısa sürdü zaten. 

Bu ülke gündeminin verdiği sıkıntının üzerine bir de hasta olmayı başardım! Cuma günü boğaz ağrısıyla başladığım günü pastil ve ıhlamur yardımıyla iyi geçirmiştim aslında ama cumartesi sabahına vücudumun her bir zerresinin ağrıdığı, ağır bir soğuk algınlığı ile uyandım. Cumartesi akşamı evimizin yakınındaki hastanenin aciline gidip serumu yiyince, bir de üstüne antibiyotikle reçetelenince pazar öğleden sonra biraz daha iyileştim neyse ki. Bugün daha iyi kalktım, okula gittim ve maske takıp dersimi anlattım güzelce. Bu görev aşkı nereden geliyor bilmiyorum ama haftaya vizeleri başlayan kuzucuklarıma ders anlatmamak içime sinmedi. Böylece içim huzurlu ama sesim kartlaşmış şekilde (Ekmekçimin tanımıyla "sahne sesi"mle) eve gelip kendime ıhlamur ve tavuk suyuna çorba kürü uyguladım. Artık daha iyiyim sanırım ve dilerim :)

Hastalığın faydası ise şu oldu: Bir yere çıkamadığım, anneme gidemediğim için evde oturdum ve bir süre sonra sürekli sosyal medyadan gündemi takip etmekten bitap düşüp kendimi kitap okumaya verdim. 

Önce liseden dönem arkadaşım sevgili Fuat Sevimay'ın "Bata Çıka"sını bitirdim. Ülke gündemimize cuk oturan ve devlet kavramını, insan ilişkilerini sorgulayan Fuat, bence iyi iş çıkarmış, üzerinde düşünülesi, konuşulası bir roman yazmış.Öneririm.

Bata Çıka'yı okurken, kargo ile bir kitap gelmiş ve yüzümü güldürmüştü cumartesi günü. Sevgili Z.'nın yolladığı kitabın adı "Bahçede Hayatlar". Çağla ve Çiçek Öztek adlı iki kız kardeşin yazdığı bu kitabı da hemen okuma sırasına aldım. Okumaya başlayınca da elimden bırakamadım. Kadıköy, Moda'nın geçmişten günümüze çok hoş detaylarla bezeli anlatımı ile başlayan kitap, akıcılığı ile içine çekti beni ilk elden. Sonrasında iki kız kardeşin bireysel bahçıvanlık tecrübelerini okumak, deneyimlerini benim son yıllarda zarif eşimden öğrendiklerimle birleştirmemle daha anlam kazandı. İki yıldır Bordo bulamacını biz de yapıyoruz mesela Dikili'deki bahçemize. Ağaç loncaları ile ilgili bölümü okuyunca da hemen yârime fotoğrafını çekip yolladım. Bunu biz de denemeliyiz bence.

Kitabı az önce bitirdim ve bir heves mutfağa gidip kitapta tarif edilen gibi sarımsak köklendirmek için bir başlangıç yaptım. Bir de salon penceremin önündeki Fransız Balkon diye tanımlanan ama balkona falan benzemeyen, sadece çiçeklerimi korunaklı bir şekilde büyütmemi sağlayan alanda bundan böyle maydanoz, roka, dereotu yetiştirmeye karar verdim. Korunaklı olduğundan kargalar falan da dadanmaz diye düşünüyorum, bakalım, göreceğiz :)

Bu yazının fotoğrafı da zarif eşimin, soyadının hakkını vererek her sene üniversitesinin hobi bahçesi alanında kiraladığı ve ekip biçtiği bahçesine ait olsun.
Böyle bir yazı sonrasında geldiğim yerin yine ona çıkması tesadüf olmasa gerek. Süreya Berfe'nin dediği gibi "Ama ben, ellerini gördüm önce / Toplayan, düzelten, onaran ellerini / Dokunduğuna soluk aldıran / Telâşlı, usta, sevecen ellerini"...