Geçmeyen, geçer gibi yapıp tekrar başlayan illet bir hastalıkla boğuşmaktayım iki haftadır. Çok gerekmedikçe iş falan yapmıyorum, yapamıyorum, kafamı yataktan kaldıramıyorum zira. Bugün biraz daha iyi gibi olunca (hâlâ sesim çıkmıyor ama ağrılarım çok azaldı en azından) platformda yeni başlayan "İstanbul Ansiklopedisi"ne başlayayım dedim. Başlayınca da bitirdim :) Daha güzel olabilirmiş, hikayede akmayan ya da aksa da boşluklar içeren yerler var ama genelde beğendim. Bir de işte İstanbul var içinde, sevilmez mi?
Diziyi izlerken de kendimce bir "İstanbul Alfabesi" yazmaya karar verdim. Üşenmeyip, yazdım da. Uzun oldu biraz, ki atladığım bir çok şey vardır eminim, ama idare edin artık :)
Atatürk Kültür Merkezi: İstanbul’un göbeği demek. Sayısız konser,
gösteri demek. “AKM’nin önünde buluşalım” demek. Yan sokağındaki Bostancı
dolmuş sırası demek. Olmazsa, İstanbul, İstanbul olmaz demek.
Atlantik
sineması: Arkadaşlarımla
ilk konsere gittiğim mekan. Orta 1 ya da orta 2’ye gidiyorum, MFÖ konseri var. Ne
heyecan!...Öncesinde ve sonrasında kezlerce film izledim orada. O kocaman sinema
salonları yok olup gittiler ne yazık ki. Çok uzun zamandır M&S binası.
Atlas sineması: Üniversiteye giderken tanıştığım
sinemalardan biri. Ne güzel filmler izledim orada da.
Akmar Pasajı: Kadıköy’deki canım pasaj. İçinde güzel
bir de kafe vardı eskiden. Arkadaşlarla buluşma mekanlarımızdan biriydi. Ah,
bir de taşcı amcamız vardı, hâlâ var gerçi sanırım. Torunu işletiyor
şimdilerde. Oradan aldığım yeşil taşlı gümüş yüzük hâlâ en sevdiğim takılarımdan
biri.
Akaretler Yokuşu: Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü ile
çıkıp indim yıllarca. Bazen yalnız, bazen sevdiklerimle. Bazen şarkı
söyleyerek, bazen gülerek, bazen küfrederek. Üniversite zamanlarında yıkıntı
halindeki mekanların şimdi şık şıkıdım kafelere dönüşmesine şaşkınlıkla
bakıyorum.
Acıbadem: Vakti zamanında tamamen "duygusal" (:P) nedenlerle geçtiğim vakıf üniversitesi Acıbadem'de olunca tanıştım bu semtle. Çok sevdim. 3-4 katlı apartmanlarını, evime yakınlığını, sakinliğini, merkeziliğini...Bana kucak açtı 15 yıl, minnettarım.
Burgazada: En sevdiğim ada. Adamız. Bir gün belki
yaşarız da. Umut tükenmez...
Beykoz: Babamın balık tutmayı en sevdiği
mekanlardan biriydi Beykoz. Ben de yanında tabii.
Bağdat Caddesi: Hep güzel. Hep canlı. En şenlikli 29 Ekim
yürüyüşlerini gerçekleştirdiğimiz cadde.
Baylan: Tartışmasız en sevdiğim pastane. Her
gittiğimde Kumral Ada-Mavi Tuna’yı anarım. Kup Griyesi çok özeldir tabii ama Türk
kahvesinin yanında Rokoko da şahane gider, öneririm 😊
Bahariye: KAL’da okurken öğle tatillerinde çıkar
yürürdük Bahariye’de, ne keyifliydi.
Beylerbeyi: Babamın mekanlarından biri daha! Balık
tutmak için, midye tava yemek için, son yıllarda Karadeniz pidesine yumulmak
için ve illaki “deniz havası” almak için gidilesi.
Bebek: Bebek deyince aklıma hep Kalem Bar gelir. Sanki ömrüm barlarda geçmiş gibi! Hayatımda bir kez gittim Kalem Bar'a, üniversite 1'de. Ama işte biteyazan bir dostluğun tekrar ayağa kalktığı, unutulmaz bir geceydi. Önemi tartışılmaz ve ne zaman Bebek'ten geçsem anarım o geceyi de, şükür ki artık ve hep, yanımda olan dostumu da :)
Bostancı: Ayrılıkların ve kavuşmaların mekanıdır tren istasyonları. Bizim de zarif eşimle YHT sponsorluğundaki evliliğimiz için daimi uğrak yeri.
Cennet Bahçesi: Üniversite zamanlarının “hadi Cennet’e
gidelim” cümlesinin öznesi. Gerçekten cennet gibi bir çay bahçesiydi.
Caddebostan Kültür
Merkezi: Ne çok sinemaya
gittim CKM’de. Salgından bu yana eskisi kadar sıklıkla gitmiyorum ama hep var
olsun...
Çukurcuma: Masumiyet müzesine ev sahipliği yapan semt.
Yolum çok düşmese de, gittiğim zamanlarda sokaklarında dolaşmak hep çok keyifli.
Çengelköy: “Çengel” deriz biz eskiler :P Kokoreç yemek
için, sahilde oturmak için, tarihi fırınından simit almak için gideriz. Bir de
tabii canım hemşirem G.cuğumun mekanı.
Deniz Müzesi: Beşiktaş sahil’deki müze. Önünden kaç kez geçip gittim bilmiyorum. Bir iki defa gezmişliğim de var. Yine gitmeli en kısa zamanda.
Emirgan: Lale bahçelerini ziyaret etmek bir bahar ayı rutinidir bizim ailede. Babamdan bize kalan bir gelenek. Bu yıl gidemedik daha gerçi...
Emek Sineması: Yine bir “üniversite zamanları” sineması.
Beyoğlu’nun güzelim mekanlarından. Ah...
Fenerbahçe: Fenerbahçe parkı, Romantika, Fenerbahçe
kulübü tesisleri...Hepsinde onlarca anı. Oğluşun ilk havai fişek gösterisi
izlediği yer.
Florya Atatürk Köşkü: Her gittiğimde sanki canım Atam bir yerden karşıma çıkıverecekmiş gibi hissettiğim, sadeliğine, güzelliğine vurulduğum köşk. Denizi ayrı, kumsalı ayrı güzel...
Gezi parkı: Fazla söze gerek yok. Bu ülkenin direniş
tarihindeki en önemli mekan. Mesele sadece bir ağaç değildi. Görmek istemediler.
Galata Kulesi: İstanbul Kanatlarımın Altında adlı film
gelir hep aklıma, Hezarfen Ahmet Çelebi’yi anarım ne zaman çıksam Galata
Kulesine. Ve onu beyaz perdede canlandıran Ege Aydan’ı.
Gültepe: Annemlerin İstanbul’a ilk geldiklerinde
yaşadıkları, benim de hayatımın ilk 3 yılını geçirdiğim semt. Hatırlamasam da.
Gümüşsuyu: Fahri makina mühendisi olarak anılmama
neden olan İTÜ şehir yerleşkelerinden birine ev sahipliğine yapan mekan. 2006
Şubatında boşandıktan sonra Gümüşsuyu Akbank şubesinin önünde canım lise
arkadaşlarımın güvenli kollarına atmışlığım vardır kendimi.
Hacı Abdullah: İstiklal Caddesi denince aklıma ilk gelen
mekanlardan biri. Lise 2’deydim ilk gittiğimde sanırım. Üniversitede, sonrasında
hep çok sevdim orada yemek yemeyi. Ne zenginmişiz ki o öğrenci halimizle
gidebiliyormuşuz böyle restoranlara.
Harbiye
Açıkhava: Ah, ne çok
konser, ne çok anı...Zülfü Livaneli, Joan Baez, Edip Akbayram, Erol Evgin,
Bülent Ortaçgil, Sezen Aksu ve niceleri.
Haydarpaşa: Masalsı bir başka mekan daha. Gar lokantasının yeri de hep ayrı. Oğluşu ilk olarak dedesi götürmüştü oraya, bir süre 3 yaş ağzı ile "Hanigar" kaldı adı, aramızda.
Ihlamur Kasrı: Bir defa gittim sadece sanırım. Gitmeli
yeniden ve tez zamanda, ne güzel bir yerdir...
İstiklal
Caddesi: Başlı başına bir
başlık olmalı. Cuma akşamları romlu çay, kitap fuarı zamanları, Mephisto’da kitap-çay
keyifleri, Rejans ve daha pek çok şey...
İntaş sitesi: 5 yaşımda geldiğim, İstanbul’un
göbeğinde yaşanabilecek en keyifli çocukluğu yaşamama neden olan, içindeki okulda
ilkokula gittiğim, büyüdüğüm, evlendiğim, çocuğumu büyüttüğüm ve artık sitenin
eski halinden eser kalmamışsa da minibüs şoförüne “İntaş’ta ineceğim” dediğimde
anlaşıldığım mahallem 😊
Japon Bahçesi: Baltalimanındaki muhteşem kiraz ağaçlarına
ev sahipliği yapan bahçe. 3 yıl önce gittim en son. Rüya gibiydi.
Kuleli Askeri
Lisesi: Babamın balık
tutma mekanlarından biri daha. En özeli. Masalsı görüntüsü ile bu şehirde en
sevdiğim binalardan biri.
Kadıköy
Anadolu Lisesi: Lisem. Beni
ben yapan canım okulum. Okulu kırmak için sandal kiralanan kaç okul vardır
yahu? :P
Kireçburnu: Yediğim en güzel sigara böreklerinden
biri Kireçburnu’ndaki köhne bir öğrenci evindeydi yıllar ve yıllar önce.
Küçükçekmece: Okula giderken aktarma yaptığım tren
istasyonu, son 4 yılda en çok fotoğraf çektiğim mekan sanırım.
Kazasker: Dedeciğimle yürüyüş yaptığımız, bana un
kurabiyesi alıp döndüğümüz komşu mahallemiz. “Ördek askere kadar yürüyüp,
gelelim mi?” derdi beni güldürmek için. Canım dedem, un kurabiyesi sevdamın
gizli öznesi sensin.
Kız kulesi: Boğazın orta yerindeki masal kulesi. Çok
özel. Hep çok özel...
Koço: İçinde Ayazma olan kaç restoran
biliyorsunuz? Hah işte öyle bir yer Koço. Kabak kızartması efsanedir.
Giderseniz mutlaka isteyin 😊
Kuzguncuk: Son zamanlarda kaldırımları kafeler
tarafından işgal edilmiş olsa da, şirin yerdir Kuzguncuk. İsmet baba’da denizin
üstünde rakı içmek kadar güzel, az şey vardır hem 😊
Laleli: Eskiden amcamları ziyaret için gittiğimiz
eski İstanbul semti. Ama benim için daha çok “Laleli'den dünyaya doğru giden bir
tramvaydayız” diyen Cemal Süreya demek
Moda: Dondurmacısı, çay bahçesi, deniz kulübü,
Nazım’ın dizeleri yazılı olan kaldırım taşları ile geçmişim, bugünüm,
muhtemelen yarınım 😊
Nişantaşı: İTÜ’de okurken değil de çalışırken bir
ayağımız hep Nişantaşı’ndaydı. Canım F.hocam, pek severdi doğup büyüdüğü bu
semti, bizi de sürüklerdi peşinden. Ara sokaklarına bile hakimimdir bu yüzden.
Ortaköy: Yine bir üniversite zamanlarının mekanı.
Hafta sonu Ortaköy’de kurulan pazarı gezmek, bir şeyler (bazen bir çanta, bazen
bir küpe, bazen bir kitap, bazen bir fotoğraf) almak en sevdiğim şeylerden
biriydi.
Özgürlük Parkı: Kadıköy’de yaşamanın ayrıcalıklarından biridir
Özgürlük parkı. Sadece yeşil alanları, ağaçları değil, küçücük amfi tiyatrosunda
sergilenen oyunları da nefes aldırır insana.
Perili Köşk: Dışardan da çok güzel ama içi de büyüleyici. Borusan Holding yöneticileri ile bir vesile ile toplantı yapmanın en
keyifli tarafı o köşkün içine girebilme ayrıcalığıydı sanırım.
Paşabahçe: Beykoz’a balık tutmaya gidilir de
Paşabahçe’deki cam mağazasına uğranmaz mı? Uğranır tabii 😊
Rumeli Hisarı: Ne çok konsere ev sahipliği yapan büyülü
mekan...İçinde bir mescid var şimdilerde. Neden? Bu sorunun yanıtı yok.
Saraçhane: Son günlerimize damgasını vuran mekan. Bu şehrin seçilmiş yöneticisini ve çalışma arkadaşları ile gençlerimizi geri alınca şimdiye dek görülmemiş büyüklükte bir şenlik yapacağız orada.
Sultanahmet: Gez gez bitmeyen, her seferinde kendine
hayran bırakan bir semt daha. Köftesi başlı başına bir ziyaret nedeni öte yandan
😊
Şile: Yârimle nikah sonrası çocukları da alıp 3
günlüğüne kaçtığımız İstanbul’un “sayfiye” yeri. Sahilindeki balık
restoranları, merkezinde deniz manzaralı kafeleri, envai çeşit şile bezi
kıyafetleri ile hep güzel, hep gidilesi...
Şişli Etfal: 1971 yılının 3 Şubatında “Hastanemizde
5 kilo 600 gram bir tosuncuk doğmuştur” diye anons yapılan hastane. Evet,
bildiniz, o tosuncuk benim 😊
Tüyap Kitap Fuarı: Bir yıl boyunca harçlıklarımı biriktirip
bir ayin gibi tek başıma gidip gezdiğim, çıkışta Bostancı dolmuşlarına binmek
için gerekli para ile İnci’de profiterol yemek için gerekli tutarı ayırıp
kendimi kaybedercesine alışveriş ettiğim fuar. Taşındığından beri gitmediğim,
gençliğimin büyülü mekanı.
Taşkışla: İçine ilk girdiğimde “neden mimarlık
yazmadım” deyip pişman olmuştum. Gerçekten de bir üniversite binası ancak bu
kadar güzel olabilir...
Ulus Parkı: Boğaza tepeden bakmayı seviyorsanız gitmişsinizdir
mutlaka.
Veliaht çay
bahçesi: Ah...Şimdilerde
Cumhurbaşkanına tahsil edilen, biz üniversitedeyken halka açık, şirin, huzur
dolu, küçücük göleti ile E.cuğumla gitmeyi en sevdiğimiz mekanlardan biriydi.
Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya!...
Yeditepeli
şehir: Babamdan geçmiş bu
“yeditepeli şehre” olan aşkım.
Yerebatan Sarnıcı: İşte bir büyülü mekan daha. Canım Mahir Polat’ın öncülüğünde gerçekleştirilen restorasyon sonrasında daha da büyüleyici.
Yıldız Parkı: En sevdiğim parklardan biri. Eski zamanlardan birinde Blog kızları olarak piknik yapmışlığımız bile var.
Zeytinburnu: Son 4 yıldır okula arabayla gittiğim zamanlarda “şurada durup biraz fotoğraf çekeyim” dediğim ama hep sonraya ötelediğim sahil yolunun güzelliği bir başka.



