27 Kasım Pazartesi

Salgın zamanında her gün yazarak başladığım blog, Ekmekçikız kadar dirayetli bir insan olmadığım için haftalık haline geldi, neyse buna da şükür :)

Geçen haftaya ailemizin sporcusu E.beyin, Antalya'da gerçekleştirilen Özel Sporcular Türkiye Atletizm Şampiyonasında 100 metrede Türkiye 2.olduğu haberiyle başladık, pek sevindik, gururlandık. TRT spor kendisiyle röportaj yapmış hatta, çok karizmatik ve havalıydı kuzu, kaç kez izledim, bilmiyorum :)

Okulda sınav haftası olduğundan ders yapmadık hiç, ama doktora yeterlilikti, jüri üyeliğiydi, vizeydi derken sırt çantam ve kulaklıklarımla okul yollarındaydım genelde. Yine de ders vermemek iyi geldi, artık eskisine göre daha çok yoruluyorum zira. Geçenlerde bir arkadaş "vitaminlerin üzerinde neden 50+ yazdığını, 51 olunca anladım" demişti, çok gülüp, çok hak verdim kendisine. 50 yaş bir dönüm oldu bende de gerçekten. Daha çabuk yoruluyorum artık, net! 

Cuma gününe, yani öğretmenler gününe, tabii ki biricik ilkokul öğretmenimizi, yani annemizi, kahvaltıya götürerek başladık ablamla. Günün kalanı, genelde mesajlar, telefonlarla, tebrikleşmelerle geçti. Evet, çıkışı yıllar önceki darbeci paşaların fikri olsa da, sevildiğimizi hissettiğimiz, sevdiklerimize onların bizim için önemini söyleyebildiğimiz her gün güzel ve özeldir bence, bu yüzden öğretmenler gününü seviyorum. Hayatıma dokunmuş öğretmenleri arayıp gönüllerini almayı da! Annem ısrarla "sen öğretmen değil, mühendissin" dese de öğretmen olmayı ve aranıp sorulmayı da :) Eski, yeni öğrencilerimden gelen mesajlarla, telefonlarla yüzüm güldü hep, var olsunlar :) 

Annemle ablamı eve bıraktıktan sonra, Ankara'ya yola çıktım. A.ciğim de ders çıkışı gara, beni karşılamaya gelip "sen seversin" diyerek oto sanayinin içinde bir cağ kebapçısına götürdü beni. Lezzetten ağlamak istiyorum diye diye götürdük kebapları, pek güzeldi :)

Cumartesi günü, önce, 3.sınıflarımla, online bir "sınav öncesi soru-yanıt seansı" yaptım (evet, "yoruluyorum" dedikten 5 dakika sonra başıma ek iş çıkarmaya bayılırım :P). Ardından kuzen F. ile kahve seansı yapıp, dertleştik, hasret giderdik. Akşamına ise daha önceden planladığımız üzere canım hemşirem A.ciğim ve sevgili eniştem S. ile birlikte dışarı çıktık. Bol bol yedik ve de içtik. Ankaralılar hafta sonu kendilerini içmeye vuruyorlar anladığım kadarıyla, zira çarşamba gününden rezervasyon yaptırdığımız halde, yer bulmakta zorlanmıştık. Hatta "gidilecek yerler" listemizdeki ilk 2'de yer olmadığından 3.seçeneğimize kalmıştık ama gittiğimiz meyhaneden de ve mezelerinden de ziyadesiyle memnun kaldık.

Pazar günü ise evimizin küçümeni (küçümen dediğimiz bile 19 yaşını doldurdu gerçi) E.beyin yaşgünü kutlaması vardı. A.ciğimin lise-üniversite arkadaşı M. ve eşi D.de geldiler, güzel bir kahvaltı sonrası E.'nin tek sevdiği pasta olan ve benim cumartesiden yapıp dolaba kaldırdığım mozaik pasta eşliğinde kutlamalar gerçekleştirdik. E.ciğim ilk kez yaş günü pastasını sadece seçmeyip, hapır hupur yedi de böylece, çok mutlu oldum :) Nice yaşları olsun inşallah, sağlıkla, mutlulukla, başarıyla dolu...

Bu da yârimle yazdan kalan bir fotoğrafımızın yapay zeka ile anime karakterlere dönüştürülmüş hali. Pek sevdim  :)


18 Kasım Cumartesi

Üniversitede öğrencisiyken sınav haftasından nefret ederim, hoca olunca pek sevdim. Ders yok, bir nevi tatil zira :P Tatil dediğime bakmayın, yine okula gideceğim ama olsun, ders anlatmak için değil, toplantılara katılmak ve sınav yapmak için! Tabii o sınavları okumak var sonrasında, ama neyse, şimdi onu düşünmeyeyim :P

Dün BAL'dan canım hemşirem Y.cığımın yaşgünüydü. Anneciği de burada olduğundan dışarda bir şeyler yapmak daha zor, bir de üstelik cuma günleri onun yoğun ders günü, çok yorgun oluyor, o yüzden "bana gelin yemeğe" demiştim. Sabah anne-kız kuaföre gittik önce, gelince bir iki okul işi sonrası keyifle yaşgünü sofrasını hazırladım, arkadaşımın hediyesini aldım falan. Akşam pek neşeliydik, annem, oğlum, Y'cım ve annesi ile. Arayan soranlar, ortak lise arkadaşlarımızla whatsapp üzerinden görüntülü sohbetler derken akşamın sonuna yaklaşırken, H.teyze fenalaşmaz mı? Oy oy oy...Hemen Göztepe Şehir Hastanesinin aciline gittik apar topar ve bir dizi tahlil, serum, görüntülüme, konsültasyon sonucu "ne olduğunu anlamadık ama şu anda durumu iyi ve bir terslik görünmüyor" cümlesini duyarak hastaneden çıktığımızda sabah 5'i geçiyordu. Ne diyelim, Allah beterinden saklasın ve bir de tüm sağlık personeline güç kuvvet versin. İşleri çok zor gerçekten.

Günün güzel haberi ise şu: evdeki yersizlikten pencere önüne, yani dışarıya koyduğum yılbaşı çiçeği tomurcuklandı, çiçek açacak yakın zamanda. Ne kadar sevindim anlatamam. Yeni evde "yer yadırgama" problemini aşıp, açan ilk çiçek olarak gönlümde ayrı bir yeri olacak :)


Fotoğraf geçen haftaki Antep gezisinden. Beni çok etkileyen Udma Peynir müzesinden...

13 Kasım Pazartesi

Her lise grubunun bir dinamiği var. Misal benim KAL grubu hep eşsiz (eşler olmadan anlamında :P) buluşuruz. Bir iki defa sevdiceklerimizin de geldiği olmuştu yemeklere, ama ı-ıh, o ruh (lisedeymişiz gibi olma ruhu) yakalanamadı o buluşmalarda. Biz de karar alıp bir daha "tekil" gelme kararı aldık tüm yemeklere. Bu kararımızdan da son derece memnunuz, en absürt şeylere dakikalarca "anırarak" gülebiliyor, onun karısı/bunun kocası şu anıda bahsedilen kişiyi kıskanacak mı, kinlenecek mi, surat asacak mı diye dertlenmeden konuşuyor, eski anıları bininci defa gündeme getirip, gülüp eğlenebiliyoruz. Zaten yılda 2-3'ü de geçmiyor buluşmalarımız, böyle iyiyiz :). 

Oysa BAL grubu öyle değil. Zira BAL'lılarla yılda 2-3 değil sık sık buluşuyoruz, bir nevi "aile" gibi bir şeyiz, şükürler olsun. O yüzden eşler de o ailenin doğal fertleri. Kimisi "en bal enişte" kategorisinde birinci, kimi "gelin"likten "kız kardeş"liğe geçeli bin yıl falan oldu, dolayısıyla orada tüm buluşmalar hep birlikte. 

A.ciğimin de lise grubu, yazları büyük bir "dönem" buluşması yapar mutlaka, o yemeğe hayatta gitmem, zira orada tanımadığım, beni tanımayan bir çok kişi var ve yılda bir yapılan yemekte benim ne işim var diye düşünürüm ama lisenin Ankara grubu ile sıklıkla buluştuğumuzdan (orada "gelin" olan benim tabii), benim BAL grubuma benzer bir durum var. Nitekim bu hafta sonu da öyle bir buluşma hafta sonusuydu ve eş kontenjanından ben de aralarındaydım. Önce "ben gelmeyeyim, kendi kendinize olun" diye nazlansam da, yoğun ısrarlara dayanamayarak ve "fahri Bergama Liseli" ünvanımın bana verdiği yetkiye dayanarak katıldım aralarına :) Şehir dışından gelenlerle büyüyen grupla (ki biri bizim nikah şahidimiz, diğeri de eski mahalle komşumdu) hem mini bir Ankara turu yaptık hem de yedik içtik eğlendik, pek güzeldi. Hafta sonunun teması "Cumhuriyetin 100.yılında Ankara buluşması" olduğundan ve 10 Kasım haftasına  denk geldiğinden Etnografya Müzesi önünde buluşup önce Atamızı andık, ardından da Resim ve Heykel Müzesine gittik. Ben yine müzeden çıkmak istemedim, tahmin edilebileceği üzere. Ardından şehir dışından gelenlerin teklifiyle Anadolu Medeniyetleri Müzesi ziyaretimizi de gerçekleştirdik, ki zaten çıkışta hepimiz baya bir yorulmuştuk. Sadece kültürel faaliyetleri yazdığıma bakmayın. Aralarda içilen kahveler, yenen köfteler sonrasında akşam da şahane bir masada yedik, içtik, eğlendik. Ben kendime "grubun resmi fotoğrafçısı" görevini verdim ve 40 yıllık arkadaşların grup olarak, tek tek, farklı kombinasyonlarla fotoğraflarını çekip bu 100.yıl buluşmasını ölümsüzleştirme görevini üstlendim. Pazar sabah da bizim evde büyük bir pazar sabahı kahvaltısı yaptık hep birlikte, ki kahvaltı, hele de dostlarla birlikteyse en sevdiğim şeydir :) Bir de üstüne S.ciğim fal bakıp enteresan kehanetlerde bulundu. E daha ne olsun :)

Hayat hep arkadaşlarla, gülüş ahenk geçse ne güzel olurdu tabii ama pazartesi günleri 2 ders vererek haftaya başlayıp hayatın gerçekleriyle yüzleşiyorum malum :)

Sadece içindeki eserler değil, müzenin kendisi de bir sanat eseri gibi geliyor bana hep...


5 Kasım Pazar

Bizim alanın ulusal ve en büyük konferansına en son 2019 haziranında Ankara'da katılmıştım. Sonrakiler salgın nedeniyle çevrim içi gerçekleşmişti, malum. Geçen sene yüz yüze olana ise ablamın hastalığı nedeniyle katılamayınca, bu sene Gaziantep'te yapılan kongreye koşarak gittim diyebilirim :) Gittiğime de değdi doğrusu. Hem Antep şahaneydi, hem de kongre!

Önce bilimsel taraftan haberler: Eşim beyle birlikte yazdığımız bildirimiz oldukça beğenildi, sunduğum oturumda, uzun uzun görüş alışverişi yapıldı üzerinde. Ama kongre ile ilgili asıl güzel olan şey, eski ve yeni bir çok öğrencimle karşılaşmam, onların sevgileri ile şımartılmamdı sanırım. İlk asistanlık zamanından öğrencim olan Z.hoca, İTÜ'de ilk ders verdiğim öğrencilerden Ö.hoca, Doğuş'ta ilk ders verdiğim öğrencilerden M.hocanın yanısıra, 3 yıl önce bölüm başkanları olduğum canım araştırma görevlisi kızlarım ile geçen sene yeni üniversitemde mezun ettiğim ilk yüksek lisans öğrencim O.cuğum ve bu seneki yüksek lisans öğrencim Z.ciğim çevremde "hocam, hocam" diye dolandıkça zevkten dört köşe oldum :) "Emeklilik zamanım gelmiş benim" dedim kendi kendime. Bir çok öğrencim, artık öğrenci yetiştiren hocalar olmuşlar, daha ne...

Şehre gelecek olursak: 

Kongreden arta kalan zamanlarda yediğimiz kebaplar da, tatlılar da şahaneydi, kendimizden geçtik diyebilirim.

Zeugma müzesine daha önce gitmiştik ama tabii ki yine gidip, yine hayran kaldık, ayrılmak istemedik. 

"Udma, peynir müzesine gidin" dediklerinde doğrusu ya, "o ne, ya" demiştim ama gittikten sonra kimle karşılaşsam, ben de benzer bir tavsiye verdim. Eski bir hamamda, peynirin yapılma serüveninin anlatıldığı bu müze, beklemediğim kadar iyiydi gerçekten. Üzerinde "9000 yıl önce Mezopotamya'da bir çoban, artan sütünü oğlak işkembesinden yaptığı kesesinde saklayıp güneşin altında uyuya kaldı. Bıçakla kesilebilen, lokma ile yenilen, tuzlanıp korunan bir mucizeye uyandı. O günden bugüne süt, binlerce yıl, bin çeşit uykuya yattı, peynir olarak uyandı" yazan etkileyici bir notla başlıyor müze gezisi. Ortam da şahane olunca (Kurtuluş savaşında kullanılan gizli bir geçit de var içinde, kaleye bağlanan), müze iyice güzelleşmiş. 

Panorama müzesi de çok etkiledi beni. Müzede bir çok yerde kendimi tutmuştum ama "açlık beyannamesi"ni okurken dağıldım resmen, gözyaşlarımı engelleyemedim. Çok ağladım, çok...

Son gün, kongre gezisi Halfeti ve Rumkale civarınaydı, kaçırmadık tabii ki. Yol tahminimizden uzun sürse de, "iyi ki gitmişiz" dedik. Çok farklı, çok etkileyici bir coğrafya gerçekten. 

Ancak akşam dönüşte, 1 saat 40 dakikalık uçak yolculuğunu, fırtına nedeniyle 2 saat 20 dakikada tamamladık. Hayatımda ilk defa korktum. Uçakta da en az 10 akademisyendik, kongreden dönen. Yıllar evvel yaşanan o uçak kazası ve kaybettiğimiz hocalarımız geldi aklıma, daha da tedirgin oldum, Allah biliyor ya... Ama yanımda oturan ve uçakta tanıştığımız D.hoca o kadar korktu ki, onu sakinleştireyim derken, kendimi de sakinleştirdim sanırım. Uçakta bağıranlar, ağlayanlar, Kelime-i Şehadet getirenler, kusanlar, ne ararsanız vardı. D.hocam yolun son 15 dakikasında özellikle, korkudan koluma girdi, elele tutuştuk, öyle tamamladık yolculuğu diyeyim anlayın durumun vahametini!

Geldiğimden beri de ben oradayken sesi kısılan (ve hiç çıkmayan!) oğluş beyle ilgileniyorum. Dilerim yarına biraz da olsa, iyileşmiş kalkar. Kaç yaşında olursa olsun, o hastayken, ben de hasta gibi bir şey oluyorum zira...

Yarın okul var malum, ben biraz ders notlarımı gözden geçireyim ama öncesinde Nazım'ın muhteşem destanından bir bölümü buraya almadan bu yazıyı bitirmek olmaz diye düşünüyorum:

Antep sıcak,

              Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Fakat düşmanın topu vardı.
Ve ne çare, kader,
                  düz ovayı Antepliler
                                     düşmana bırakacaklardı.

«Karayılan» olmazdan önce
                     umurunda değildi Karayılan'ın
                     kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

Siperi bir gül fidanıydı onun,
gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
              ak bir taşın ardından
                             kara bir yılan
                                          çıkardı kafasını.
Derisi ışıl ışıl,
             gözleri ateşten al,
                              dili çataldı.
Birden bir kurşun gelip
                      kafasını aldı.
Hayvan devrildi kaldı.

Karayılan
        Karayılan olmazdan önce
kara yılanın encâmını görünce
haykırdı avaz avaz
            ömrünün ilk düşüncesini .
    «İbret al, deli gönlüm,
      demir sandıkta saklansan bulur seni,
      ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
fırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
                     seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olana :
                                KARAYILAN dediler.

«Karayılan der ki : Harbe oturak,
  Kilis yollarından kelle getirek,
  nerde düşman varsa orda bitirek,
  vurun ha yiğitler namus günüdür...»

Ve biz de bunu böylece duyduk
ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen
                                          Karayılan'ı
                                          ve Anteplileri
                                          ve Antep'i
                     aynen duyup işittiğimiz gibi
                     destânımızın birinci bâbına koyduk.

Kaldığımız otel de ayrı güzeldi, avlusunda daha uzun uzun oturmak isterdim...