28 Şubat / Pazartesi

Okuldaki aylık takvimden Şubat ayı sayfasını koparırken "yuh" dedim kendi kendime, "2022'nin de 2 ayını yedik bile!"

Bugün sabah yolda  giderken bu yeni okulumda da yine pazartesi sendromu yaşamadığımı düşündüm. Lay lay lom gidiyorum okula, yıllardır hep yaptığım gibi. Oysa o danışmanlık yaptığım 1 yıl boyunca nasıl bir ızdıraptı pazar akşamları ve pazartesi sabahları benim için. Kendime pazartesi sendromu yaratmayan bir meslek seçtiğim için sabah sabah kendimi tebrik ettim :) Aferin kızım, böyle devam et! Ama yine de abartmadan, tez zamanda emekli ol :) (beni çelişkilerimle seviniz :P)

Yolda giderken arkası yarın'da "Anna Karanina"yı dinledim. Hissiyatım bu romanın radyo tiyatrosuna uyarlamasının pek olmadığı yönünde. Eski bir oyun olduğundan seslendirenler Cüneyt Türel, Kamuran Usluer, Toron Karacaoğlu, Ani İpekkaya, Mazlum Kiper  gibi yıllarca şehir/devlet tiyatrolarında izlediğimiz büyük oyuncular. Onları dinlemek çok hoş. Anna'yı ise Adalet Cimcoz seslendiriyor ki bu beni pek eğlendirdi. Zira eski Türk filmlerinde Belgin Doruk'un, Türkan Şoray'ın sesi olarak bildiğimiz Cimcoz'u bir türlü oturtamadım bu role. "Reca ederim bu bahsi kapatalım" dediğinde hayalimde Belgin Doruk canlandı hep Rus asilzadesi değil. Bu yüzden de Anna'nın repliklerine kendim replikler de ekleyip Belgin Doruk seslendirmesi ile canlandırarak baya bir güldüm tek başıma araba kullanırken (Yolum uzun, eğlenceli hale getirmezsem çekilmez :P) Bir de bazen öyle atlama zıplamalar var ki (e tabii koca roman 12 bölümlük arkası yarına sığdırılırsa başkası beklenemez) Beyaz'ın eskiden 2 dakikada yıllardır süren dizileri özet geçme skeçleri vardı ya, onları çağrıştırdı bana :P

Okulda ders sonrası bölüm sekreterimiz "hocam size çiçek geldi, odanıza bıraktım" deyince yüzüm güldü, baktım zarif eşim yollamış öyle içinden gelmiş, ki bir nedeni olmayan çiçek en sevdiğimdir :) (Bizim KAL sınıf grubunda eşlerin dedikodusu yapılacağı zaman kendilerinden "zarif eşim" diyerek bahsedilir, konuya öyle girilir :) Ben de biraz cıvık modda A.ciğim için sıkça kullanırım bu tabiri biliyorsunuz ama benim kullanma nedenim kendisinin gerçekten zarif bir adam olduğunu düşündüğümden doğrusu :))

Akşam yemek sonrası ise evde çay yaptım kendime ve Mubi'den "Petite Maman-Küçük Anne"yi izledim. Bayıldım tek kelimeyle. Ne güzel bir kurgu...O kızlar nasıl güzel oynamışlar sonra...Çok etkilendim. Ancak çocuklar böyle sıradışı bir karşılaşmayı bu kadar doğallıkla karşılayıp yaşayabilirler sanırım. Ben de annemle böyle bir deneyim yaşasam neler olurdu diye düşündüm sonra...Annemle böyle bir şey yaşayamazdık herhalde gerçi. O çocukken de mantığın ve gerçekçiliğin ağır bastığı biriydi muhtemelen. İnsan 7'sinde neyse 70'inde hatta 80'inde de odur sanırım, benim 51 yaşımda hâlâ hayalperest olmam gibi!

Çiçeğin yanındaki legodan kalem kutusu el emeği göz nuru, bana ait :)

27 Şubat / Pazar

Hiç bu kadar uzun ara vermemiştim bu blogta sanırım. Neredeyse 1 hafta oluyor. O halde fazla uzatmadan (gözümden uyku akıyor zira) satır başları ile özet geçeyim son günleri:

  • Oğulcuğum önce covid sandığımız soğuk algınlığı nedeniyle bir iki gün gidemedi okula ama 3.gün zımba gibi sahalara döndü. Aldığı ilaç ve vitamin takviyesinin yanı sıra A.beyciğimin akşamları yurda götürdüğü çorba ve yemekler de şifa oldu eminim ve şükürler olsun :)
  • Bu hafta o kadar çok rüya gördüm ki sevdiklerimle dolu...Babamı, halamı gördüm iki kez mesela. Çok güzeldi, sabah keyifli keyifli uyandım. Dün gece de zarif eşim ve kuzenlerle İshak Paşa Sarayı'nı gezdik. Fakat rüyamda bile "ay çok kalabalık burası, inşallah covid bulaşmaz" diyordum bir yandan sarayın güzelliğine hayran kalırken. Kahrol e mi covid! Rüyalarımıza bile sızdın!
  • Her yıl bir defa gerçekleşen sertifika  programında yine dersim vardı arka arkaya, cuma ve cumartesi günleri. Orta ve üst düzey yöneticilere süreç yönetimi anlattım. Katılımcıların profilinin çeşitliliği beni geriyor her sene ama sonunda aldığım ücret iyi olunca, vazgeçemiyorum :) Malum, hayat pahalı, geçim zor! Yine rutini bozmadım ve gerildim ders öncesi, ama bu sene grup sıra dışı bir şekilde katılımcı ve eğlenceliydi. Ders de yorucu ama zevkli geçti.  
  • Her sabah ve her akşam bel egzersizlerine devam ediyorum. Ve sonunda, 2 aydan sonra, ilk defa 3 gündür ağrı kesici almadan geçirebilmeye başladım günleri ki bu başlı başına iyi bir haber! Yine "şükürler olsun" demek gerek o halde ve nazar değmesin! Çok çektim vallahi!
  • Dün akşam dersler de bitince bu hafta pek görüşmediğim annem ve ablamla evin yakınlarındaki Akçaabat köftecisine gidip kendimizi muhlama, mısır ekmeği ve köfteye vurduk. Her şey pek lezizdi ve kaptırdık yine yemek yerken!  Akşam eve döndüğümde de Ekmekçim ve Elektramın önerisiyle "Drive my car"ı izledim. Upuzun bir filmdi ama pek beğendim. Bazı sahneleri şiir gibiydi özellikle. Çok etkileyiciydi. Sanat iyi ki var!
  • Bugün sabah da yine annem ve ablamlaydım kahvaltıda. Ardından Ekmekçimle sahile kadar yürüyüp hasret giderdik, şahane oldu :) Akşamüstü ise G.cuğuma gittim, çay-kahve eşliğinde börek-tatlı yiyip çan çan çene yaptık bir-iki saat boyunca. Tabii tüm bunlar bitip eve döndüğümde geç olmuştu ve yarınki dersin notlarının üzerinden geçmem gerektiği için bu saate kadar da çalıştım. Artık uyku zamanı. Yatak beni çağırıyor :)
  • Bu blog kişisel tarihimdeki güzelliklere odaklanmayı hedefleyerek doğmuştu. Son günlerde dünyada yaşanan iç acıtan olaylardan bahsetmiyorsam nedeni bundandır. Yoksa haberleri okudukça yüreğim acıyor, söylemeye gerek var mı...O yüzden bu haftanın dizeleri Birhan Keskin'den. Haftanın gerçek gündemine de uyuyor bence...

“Size,
nasılsın diyerek başlayan telefonlarınıza
(garip, tuhaf aslında)
beyaz bembeyaz tabiatımla
'iyiyim' diyorum.
yani aslında korkuyorum
bütün bunlar kıyamet
bütün bunlar cinnet
bütün bunlar cinayet demeye
bir daha düzeltilemeyecek sözler
söylemeye korkuyorum.”

Drive my car'ın şiirsel anlarından biriydi şu sahne, bilgisayardan seyrederken ekran görüntüsü almadan edemedim :)

 

22 Şubat /Salı

Bazı şeylerin insanların sevdiklerine malum olduğuna inanır mısınız? Ben inanırım ve sevdiklerim de sağ olsunlar kah rüyama girerek kah içimin anlamsızca daralmasına sebebiyet vererek bana bir şeyleri anlatırlar! Dün de öyle oldu.

Okulda dersimi verdikten sonra blog yazısını yazıp, bir iki öğrencimle görüşüp eve çıkmak üzere arabaya bindim. Ama nasıl bir iç sıkıntısı bastı aniden, size anlatamam. Nitekim eve geldim ve zorla çıktım 3.kata, ayaklarımı sürüyorum sanki. Üstümü değiştirip yatağa attım kendimi, gözümden uyku akıyor (içim sıkılınca uykum gelir benim ve dayanılacak gibi olmaz bu uyku hali). Neyse efendim, 1 saat sonra oğlumun telefonu ile uyandım. Sesi çok kötü geliyor. Çok halsizmiş, boğazı ağrıyormuş, "doktora gidiyorum ama covid oldum sanırım" dedi. Haydaaaa...

Sonrasında evde tek başıma dönüp durdum. Mesajlaştık, konuştuk ama olmuyor işte. Hayır, yanında olsam ne yapacağım ama böyle zamanlarda uzakta olmak zor, orası kesin! Doktor muayeneden sonra "karantina yurduna alalım seni, semptom gösteriyorsun, bir de PCR testi yapalım" demiş. Benimki toparlanıp karantina yurduna gitti, test de yapıldı. Neyse ki A.beyciğim de oradaydı da hemen vitamin, aspirin, ıhlamur ve meyve desteğini götürüp kapıdaki görevliye teslim etti ama tabii benim içim huzursuzdu tüm gece. O.cığım "yatıp uyumaya çalışacağım" yazınca ben de yattım tekrar, uyumuşum. Gece ara ara uyanıp telefonumu kontrol ettim, neyse ki bir gecenin bir vakti  "pcr test sonucu negatif çıktı" mesajını okuyup rahatladım ve uyumaya devam ettim bu sefer daha huzurla :)

Bu sabah O.bey normal yurduna, odasına geri döndü negatif test sonucu nedeniyle. Okula gitmedi, ilaç ve meyve takviyesi ile odasında dinlendi tüm gün. Ukrayna-Rusya ile ilgili bir şeyler paylaştı ara sıra ki böylece kendisini daha iyi hissettiğini anladım, şükür :) 

Çocuğun mu var derdin var, yaşı kaç olursa olsun diyerek bitirmek istiyorum bu yazıyı izninizle :)

Haaa bir de dün gecemi aydınlatan muhteşem bir Turgut Uyar şiir dinletisi vardı İş Sanat'ta: Acım Sessiz Bir Güneş Batmasıdır. Dinleyin derim, muhteşemdi. 

Bu sümbülleri yaş günümde oğluşum göndertmişti. Ne güzeller, hâlâ :)

21 Şubat / Pazartesi

Cuma gelip bu sabah dönen A. Beyciğimin sayesinde günler hem keyiflendi, şenlendi hem de yoğunlaştı tabii. Babanın doktor kontrolü başroldeydi (neyse ki iyileşme var) ve aile ziyaretleri de eşlikçiydi ama onun dışında da gezdik tozduk biraz :)

Önce ikimizin de geçmiş doğum günleri şerefine güzel bir restoranda akşamüstü rakı-balık keyfi yaptık. Çok özlemişiz baş başa, yiyip içip söyleşmeyi doğrusu.

Cumartesi iki arkadaşımızla birlikte ne zamandır görmek istediğimiz İş Bankası Kurtuluş Savaşı Sergisine gittik. Mekan zaten güzeldi, sergi de etkileyiciydi, pek beğendik. Tabii bir de canım S.'nın dedesine ait madalyanın, süngünün sergilenmesi de ayrıca güzeldi, S.adına biz de gururlandık tüm şehitlerimiz, gazilerimizle...

Sergi sonrasında da yüz yıldır (hiç sevmem abartmayı!) gitmediğimiz Boğaz ve Haliç manzaralı restoranda kendimizi kebap yemeye vurduk. Bahar ayları için gezme planları yaptık. Bakalım, salgın ne kadarına izin verecek...

Akşamına ise evimizin küçük kardeşi/büyük oğlu Ö.cığımız geldi, onunla da küçük bir sofra kurup yine demlendik, sohbet ettik, özleşmişiz, iyi oldu :)

Dün akşam, hafta sonu kapanışı olarak  Oscar adaylarından "The Power of the Dog"u izledik. Çok etkilenmediğimi düşünürken, bu sabah aklımda filmden sahnelerle uyanınca, şaşırdım biraz doğrusu. Demek ki alttan alta işlemiş içime :) 

Bugün okulda da iki öğrencime (güz döneminde verdiğim iki lisans dersini en yüksek notla tamamlayan birer kişi) hediye alıp, küçük birer not yazarak imzaladığım kitapları verdim. (Birine Yekta Kopan'ın diğerine Fuat Sevimay'ın son öykü kitabını almıştım (aslında kitabın kendisinden çok içine yazdığım notun onlar için anlamlı olduğunu düşünüyorum, dilerim öyledir)). Bu hediye kitap uygulamasını önceki üniversitemde başlatmıştım, burada da devam ediyorum. Çocuklar o kadar mutlu oluyorlar ki, onların sevinci beni de iyi hissettiriyor :)

Bugünün diğer güzelliği bir öğrencimin "içimden geldi" deyip getirdiği bu çiçeklerdi. Yüzüme gülümseme oturdu, gitmiyor tahmin edersiniz ki :)  

17 Şubat / Perşembe

Yıllar önce oğlumun babası M*rcedes'de çalışırken o zaman yeni çıkmış olan bir modeli şirket arabası olarak kullanırdık. Çok utanırdım, genç bir mühendis ile bir araştırma görevlisi olarak böyle bir araba kullanıyor olmamıza, her görene "şirket arabası, bizim değil" diye açıklama yapardım :)  Bu nereden aklına geldi diyeceksiniz...Bugün semt pazarına çıktım sabahtan. Biraz meyve-sebze ve tabii ki simit alıp döndüm eve. Kendim taşıyamıyorum bir süredir, o yüzden yardım eden genç delikanlılardan biri eşlik etti bana alışveriş ve eve taşıma sırasında. Kendimi de kötü hissediyorum böyle boş boş yürürken yanımda benim aldıklarımı taşıyan bir gençle yürümekten ama şu ara yapabileceğim başkaca bir şey yok ne yazık ki. Çocukcağıza da "yavrum belim çok zorluyor beni bu sıra, o yüzden senden yardım istedim" açıklaması yaptım ama yetmedi, yolda yürürken bir kartona "Sanal M*gros'u işçilere yaptığı haksızlık nedeniyle kullanmama kararım var. Belim de iyi değil, aldıklarımı taşımama yardım edecek birine ihtiyaç duyuyorum" gibi bir şey yazıp boynuma asıp yürüsem belki içim daha rahat edecek diye düşündüm, öyle bir huzursuzluk! Ben de az cins değilim, evet !

Neyse efendim, pazarın en güzel tarafı taze sarımsak çıkmış, onu almaktı. Beni bu hayatta bu kadar mutlu edecek az şey vardır. Tadını çok sevmemin yanı sıra, bir tür bahar müjdecisi benim için taze sarımsak. Tezgahta görünce şeker görmüş çocuk gibi sevindim yine :) Allahım yoksa bahar mı geliyor :)

Bugün Dünya Kediler Günüymüş bir de. E kutlamadan olmaz tabii ki :) Kedi görse sandalye tepesine çıkan benim gibi bir insanı kendisine meftun eden, aynı yatağı paylaştığım, evimizin asil ve asosyal kedisi Miço bey nezdinde tüm kedilerin gününü kutladım, hepsi adına yemesi için kendisine yaş mama açtım bugün, affetmedi, götürdü tabii :)

Miço'nun bu bakışı "İnci Küpeli Kız"ı çağrıştırıyor bana. Evet biliyorum, miço insan değil kedi, zaten kız da değil erkek ve evet küpesi de yok ama vallahi benziyor :)

(Böyle yazınca da şu meşhur laz fıkrası geldi aklıma, hani hamsiyi "kafestedir, sarıdır, öter" diyerek betimleyen Temel'e benzettim kendimi. E lazlık damarlarımda, malum :P)

16 Şubat / Çarşamba

Bugün okula gitme günümdü. Gidip gelirken yine Edith Piaf'ı dinledim radyo tiyatrosunda ve bitirdim. Ne hüzünlü bir hayat hikayesi ve Ayten Gökçer ne güzel can vermiş Piaf'a...

Bu dönemli derslerimden biri seçmeli güya, ama tam 74 kişi almış! Neyse ki diğer iki dersimin mevcudu az da onlarla dengelenir yüküm. Ders anlatırken enteresan bir enerji yükleniyorum ben, yine öyle oldu, bel ağrımı falan unuttum resmen :)

Dönüşte anama uğradım, halamın 7'siydi bugün, ablamla irmik helvası kavurmuşlar, pek lezizdi. Ruhuna gitsin halacığımın diye diye yedim.  .

Ardından eve geldim. Bir iki gündür bizim ailenin prensesinin canı sıkkın, haberleri alıyorum A.beyciğimden ve O.'den ama bir türlü konuşamamıştık. O aradı, baya bir konuştuk, daha çok o konuştu ben dinledim aslında ama tam 1 saat 8 dakika tutmuş ki, bu benim gibi biri için bir rekor! Neyse ki ağlayarak başladığı konuşmayı neşeli ve kendinden emin bir şekilde bitirdi E.hanımcığım. "Akşam yemeği yememişti, senle konuştuktan sonra tost istedi, çayla onu yiyor şimdi" haberi de geldi ki bu iyi bir şey :) Bir de babasına “Şule teyze iyi ki hayatımızda” demiş ki bu çok daha iyi bir şey :)

Bugün bir de ne zamandır bana yatıya gelmiş olan "Görünmez Kentler"i bitirdim. Beklediğimden çok farklı ama çok güzeldi. Ece Temelkuran'ın "Olmayan Kuşlar Ansiklopedisi"ni çağrıştırdı bana, tarzları çok farklı olsa da. Bir yerinde Polo, Han'a "Ne zaman bir kent anlatsam Venedik'le ilgili bir şeyler söylüyorum" diyor ve ekliyor : "Diğer kentleri anlamak, farklılığını kavramak istiyorsam, gizli bir ilk kentten yola çıkmak zorundayım. Benim için bu, Venedik" 

Gecenin geri kalanını tanışmamızın üzerinden 25 yıl geçmesini kutlamak için E., V. ve A.'le yaptığımız Venedik gezimizin fotoğraflarına bakarak değerlendirmeyi düşünüyorum sanırım :)

Salgın bitsin, ekonomi düzelsin, yine gezebilelim lütfen :)

14 Şubat / Pazartesi

Dün sabah "buzluktaki tavuk suyunu çıkarayım da çorba yapayım" diye düşünerek kalktım ve bir de ne göreyim, buzdolabım bozulmuş! Of ve de pof! Hayır sitem etmiyorum, 25 yıldır evimizin emektarı kendisi, çok çalıştı, yoruldu biliyorum ama yani zamanlama kötü oldu, onca yorgunluğun üzerine! Neyse ki buzdolabımın nispeten boş olduğu bir dönemdi. Yine de buzluktaki ikişer poşet taze fasulye ile kabak rendelerinin harcanmasına izin veremezdim. En azından pişmiş yemek olarak dursunlar diyerek kalkıp zeytinyağlı taze fasulye ve fırında mücver yaptım hiç aklımda yokken! Peynir ve benzeri bozulacakları ablama götürüp onun buzdolabına istifledim, ailemizin beyaz eşya ustası ile konuşup uzaktan verdiği yönergeleri yaptım ve "abla bu buzdolabından hayır gelmez artık, değiştir" demesi üzerine internette buzdolabı fiyatlarına bakıp dudağımın uçuklamasını zor engelledim! Of ve de pof demiştim, değil mi?!

Bizim üniversitede bahar dönemi bugün başladı. Sabahtan okula giderken TRT Dinle'nin "Arkası Yarın" kuşağında "Edith Piaf" adlı oyunu dinlemeye başladım. Ayten Gökçer ne de güzel can veriyor Piaf'a...Okula gidince bizim ekiple bir toplantım vardı önce zoom'dan, sonra doktora dersimde genel olarak ders içeriği hakkında bilgi verdim, daha kayıtlar tamamlanmadığı için derse başlamadım. Öğleden sonra da öğrencilerle bir fikir alışverişi toplantımız vardı, ona katıldım. Eve dönerken evimin resmi beyaz eşya üreticisi bayiine uğrayıp buzdolabı aldım, yarın teslimatı yapacaklar. Annemin 3 yıl önce aldığı buzdolabının aynısını 3 katı fiyata almanın verdiği ağırlıkla eve geldim sonra, ne diyelim, sağlık olsun :)

Akşam yemek sonrası çay içerken, dün Ekmekçimin Mubi'den hediye gönderdiği Sardunya adlı filmi izledim.  Konu itibari ile yüreğim daralsa da izlerken, güzel bir ilk filmdi...Sağol Ekmekçim canım :)

Yaş günümden kalan güller güzel dayandı bu sefer :)

Fotoğrafa yıllar öncesinden Talat Halman hocanın Aşk Şiiri temalı konuşmasını giydirdim, günün anlam ve önemine binaen :)


12 Şubat /Cumartesi

Yıllar önce okuduğum bir kitap adıydı "Kalbimin Kuzey Kapısı: Trabzon"...Kitapla ilgili aklımda çok fazla bir şey kalmasa da adı hep aklımda. Evet ben de 3 gündür kalbimin kuzey kapısındaydım yine. Biliyorsunuz nedenini...

Halamı yolculadık, eski öğrencileri, partiden tanıdıkları, öğretmen arkadaşları ve akrabalar ile hep birlikte... Hava da güzeldi şansımıza. Hayatındaki herkese karşı olan şefkati, sevgisi, hayatının merkezindeki öğretmenliği, zarafeti  damgasını vurmuştu tüm konuşulanlara, paylaşılanlara. Böyle yolculanmak güzel bir şey gerçekten de...

Cami avlusunda bekleşirken, evde otururken, ya da sonra onu ziyaret ederken ona özgü o yürüyüşüyle-ayak uçlarına basarak ve salınarak- gelecek gibi hissettim 3 gün boyunca.

Büyük aile olarak birlikte ağladık, güldük, yedik, içtik, albümlere baktık, sarıldık birbirimize... Halamın, amcamların, babamın, büyüklerin olduğu anılar kaçıncı kez anlatıldı, canlandırıldı,  bilmiyorum ama hepsini andık rahmetle, sevgiyle, özlemle. Bazen gözümüzdeki yaşlar, çoğunlukla gülümseyerek yad ettik onları. 

Biz Trabzon'dayken, Y.hemşirem Miço beyi ziyaret edip onu yalnız bırakmadı, G.cuğum da hem perşembe hem de bugün anneme uğrayıp onu şenlendirdi, bizim aklımızın kalmamasını sağladı.  

Bu arada A.ciğimin yaş günü de bu kargaşada geldi geçti. Ne yapalım, 50 yılda 1 hafta gecikmenin lafı edilmez, haftaya kutlarız artık :) 

Ben zaman zaman içeri çekilip halamın kütüphanesine dadandım, kitapların arasında kayboldum bu üç günde...

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise memleketimin en güzel evlatlarından birine ait. Halama da çok yakışıyor bence...

9 Şubat / Çarşamba

Ailenin 5 erkek çocuğundan sonra 6.çocuğu kız olunca sadece anne-babasının değil abilerinin, ve tüm ailenin göz bebeği olmuş, üstüne titrenmiş halamın. Ama o hiç şımarmamış, hep asil, hep ağırbaşlı, hep zarif kalmayı bilmiş bir şekilde...

Öğretmen okulundan mezun olduktan sonra eniştemle evlenmişler. Evlilikleri hakkında çok sayıda romantik anı dinleyerek büyüdüm ben, ki kendisini çok hatırlamıyorum, ilkokul 4'e gidiyordum vefat edip halamı bu hayatta yalnız bıraktığında. Tedavi için gittikleri Almanya'da ölmeden bir gece evvel sırf halamın moralini düzeltmek için onu zorla bir dans kulübüne götürmesini, onu neşelendirmek için yaptıklarını, uzaklara bakarak anlatırdı bazen.

Halam 31 yaşındaydı eniştemi, 2 ay sonra babaannemi, 5 gün sonra dedemi kaybettiğimizde. Sonrasında kendisini uzun bir süre toparlayamadı. Toparlayıp aramıza döndüğünde içinde bir şeyler kopmuş, kanamıştı, hepimiz anlamıştık bunu. El üstünde tutmaya çalıştık hep, ama onun o güzelim yeşil gözleri, gülerken bile hep hüzün barındırdı içinde.  Güldü, gezdi, sevinçlerimize, acılarımıza ortak oldu, keyfi yerindeyken şarkılar söyledi usul usul ama işte hep bir şeyler eksikti, biliyordu, biliyorduk...  

Çocukları olmamıştı. Yarın, çocuğu gibi sevdiği yeğenleri olarak biz uğurlayacağız onu eniştemin yanına...Kavuşmuşlardır dilerim. Huzur içinde yat halam. Kalbimin kuzey kapısında, babamdan kalan son ve en değerli hatıraydın bana...Çok üzgünüm...  


7 Şubat / Pazartesi

En son yaş günümde yazmışım, sonrası biraz curcuna modunda geçince yazmayı atladım vallahi! Neler  oldu bu 3-4 günde diyecek olursanız:
  • Cuma günü okula gidip kalite ile ilgili bir raporun yazılma sürecini organize ettim. Bölümün çalışkan ve cıvıl cıvıl gençleri işin sıkıcılığını unutturdu bana, baya sıkı çalışıp işin büyük kısmını hallettik.
  • Bitmeyen yaş günü kutlamalarının 3.ayağı olarak cuma akşamı G.cuğumdaydık malum üçlü olarak: Y., G. ve ben...Bizim kızlar meze faslını abartmışlar, yine çok yedik ama çok da güldük, dertleştik, konuştuk, pasta üflemeyi unutmadık ve evin iki kedisini bol bol mıncırdık. Gece yarısını geçiyordu ayrıldığımızda. Ayrılırken "Şükürler olsun ki birlikteyiz, 80leri 90ları da beraber kutlayalım" dileğimizi yineledik :)  
  • Cumartesi sabah misafirlerimi beklerken bir iki çeşit yemek hazırladım, onlar da geç olmadan geldiler: Zarif eşim, anne ve babası :) A.beyciğim zaten gelecekti de bu gelişini Bergama üzerinden yapıp anne ve babasını da getirmesini kararlaştırmıştık daha önceden. Zira babada ciddi bir unutkanlık, farklılık var son zamanlarda, benim hekim olan kuzen/abime göstermek istiyorduk. Biraz dinlenip bir şeyler yedikten sonra abimin muayenehanesine gittik. Uzun bir muayeneden sonra da 10 gün sonra bir daha gelmek üzere vedalaşıp, ilaçları da alıp eve geldik. 
  • Cumartesi akşamı, yaş günü kutlamalarının sonuncusunu da böylece A.ciğim ve kayın anne-babayla yapmış oldum, güzel bir son oldu :) (A.'in anne ve babası, bu adamın neden bu kadar iyi ve güzel bir insan olduğunun kanıtlarıdır benim gözümde ve şanslı bir insan olduğumun göstergelerindendir, o yüzden keyifli bir kutlamaydı)
  • Pazar günü aheste kahvaltı, annem ve ablamın bizimkilere geçmiş olsun ziyareti, cadde'de güzel havanın tadını çıkararak yaptığımız bir yürüyüş ve bol sohbet ile geçti.
  • Bugün sabah ise bu sefer benim için doktor kontrolüme gittik A.'le. Ozon iğnesine gerek olmadığını, bundan sonra iyileşmenin biraz bel hareketlerine dikkat etmek ve kilo vermek ile zamana yayılacağını söyledi doktorum. 
  • Kahvaltı sonrası ekibi Ankara'ya yolcu ettim, iki fasıl çamaşır yıkadım, ortalığı toparladım ve bilgisayarın başına oturdum. Oturuş, o oturuş, akşamki toplantının bitişi 22:00'yi bulur bence (dünyayı kurtarıp, açlığa bir çare bulacağız sanki!!!), sonra da yatarım artık :)
Sevdiceğimin hediyesi olan kitap, benim gibi bir İstanbul delisi için şenlik gibi :) 
Kitaba yakışan şarkı da tabii ki fotoğrafa giydirildi bile :)

  

3 Şubat / Perşembe

"Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime,

toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum" 

demiş ya Nazım, işte ben de benzer hisler içindeyim bugün, 51.yaş günümde :)

Sabah aldığım ilk mesaj "en bi sen olan, senin sesinden dinleyerek sevdiğimiz, seninle dinlemeyi sevdiğimiz şarkıları toparladık senin için BAL kızlar, V. ve ben…" diyen E.cığımdandı ve beni mest etti. Muhteşem bir çalma listesi hazırlamışlar bana canım kardeşlerim/dostlarım. Şuradan dinleyebilirsiniz siz de isterseniz :)

Sonra annem ve ablam geldiler, kahvaltı ve sonrasında birlikteydik. Ablamın benim için yaptığı pastayı kestik, yedik. Onun dışında telefonlar, whatsapp ve sosyal medyadan onlarca kutlama, eve gönderilen çiçekler derken fena şımartıldım yine. Sevildiğini duyumsamayı, özel hissettirilmeyi kim sevmez, ben de çok seviyorum vallahi :) Oh be iyi ki doğmuşum :)

Ablamın kucağında ilk yaş günümden bir fotoğraf...Tek çocukta karar kılan annemle babamın önüne elindeki kumbarasıyla dikilip “yeter artık, ben kardeş istiyorum, paranız yoksa, alın benim paramı kullanabilirsiniz” diyerek benim doğmama vesile olmuş ulvi bir kişiliktir kendisi :) Görüldüğü gibi yaş günümde de en az benim kadar mutlu zaten :)

 
Ve her zamanki yaş günü şarkımı, gün içinde beni şenlendiren, özel hissettiren çiçeklerime giydirdim  :)

2 Şubat / Çarşamba

Haftaya bizim ekiple çalışıp (ocak ayının ilk haftasında 2 yıldan sonra ilk defa yüz yüze çalışabilmiştik ki, korkup yine zoom'a döndük sonrasında) kendimize yeni, güzel ve beni çok çeken bir proje konusu bularak başladık. Ondan beri de okuyorum yine. Cuma günü modelin ilk denemelerine başlarım diye umut ediyorum, bakalım :)

Öğleden sonra ablamla hastaneye gittik ve ozon iğnelerimi oldum. Acıdı diyemeyeceğim, "hissettim" diyebileceğim dozdaydı genel olarak  iğneler. Bir ikisinde ah uh sesler çıkmadı değil tabii, ama olacak o kadar :) Dilerim yararı olur. 

Dün akşam ise Y.m ve B.cığım bana erken yaş günü kutlaması yaptılar B.'larda. Yedik içtik, üniversitelerden, gündemden (ben yine yükseldim zaman zaman Elektra'm), eski günlerden, çocuklardan konuştuk, Pinocuk da heyecan içinde etrafımızda koşturup durdu, sonunda da horlaya horlaya uyudu yamacımızda :) 

Bugün evdeyim. İsli sisli pis puslu bu havada en iyi şey çalışmaktır diye kendimi feci doldurdum sabah. Şu makalelerin hakkından geleyim artık bu gazla :)

Oğlumun okuduğu üniversitenin instagram hesabını takip ediyorum. Dün paylaştıkları bu güzelim fotoğrafta O.cığımı görmek çok hoşuma gitti :)