Yazlık kapatma çalışmaları son hız ilerlerken, dün söz verdiğim üzere gezinin de bir özetini yazmak istedim ve oturdum bilgisayarın başına...Hazırsanız başlıyorum :)

Aslında gezimiz pazar akşamüstü başlıyordu ama bizim tatilimiz cumartesi başladı. Zira, BAL'da matematik öğretmenim olan canım N.hocam ve eşi E.ağabey, bizi Urla'daki evlerine davet etmişlerdi. Biz de ada turuna çıkmadan bir gün önce bu davete icabet ettik zarif eşimle. Hep derim şanslıyım diye…Nitekim, bu hayatta kaç kişi liseden mezun olduktan 37 yıl sonra matematik öğretmeninin evinde kurulmuş bir dost sofrasında yer alabilir ki…İşte biz A.ciğim ve Y.hemşiremle birlikte N.hocamla E. ağabeyin çok güzel, çok zarif döşenmiş huzur dolu evlerindeydik 5 eylül cumartesi günü. Yedik, içtik, söyleştik, eskilere daldık, ülkedeki gidişata dertlendik, derken akşam da mis gibi bir uyku çekip yola çıktık ertesi sabah. 

Geminin Kuşadası'ndan kalkış saati 18.00 olsa da, biniş saati 13.00 olarak duyurulmuştu. Biz de dakik insanlar olarak söylenen saatte gemideydik. Kamaramıza yerleştik. Gemiyi turladık, acil durumda bilgilendirme toplantısına katıldık derken Kuşadası'ndan tam saatinde ayrıldık. Şöyle bir kamaramız vardı, ben çok beğendim doğrusu:
Pazartesi günü gözümüzü Rodos'ta açtık. Kahvaltı sonrası da hemen adaya indik. 12 adaların başkenti olan Rodos çok iyi korunmuş bir yerleşim yeri. Etrafta modern giyimli insanlar falan olmasa kendinizi bir Ortaçağ kasabasında zannedebilirsiniz rahatlıkla. Şövalyeler caddesinde yürüdük, Hipokrat çeşmesinin önünde poz verdik, devasa çınar ağaçlarının gölgesinde oturduk ve tabii ki denize girmeyi ihmal etmedik. 
Salı sabah Girit adasındaydık. Ada bizi müthiş bir rüzgarla karşıladı. Başkent Heraklion'un olduğu limana değil de daha doğuda yer alan Agios Nikolaos'a çıktık. Limanın hemen yanındaki göl etrafında yürüdük ve rüzgarın nispeten az olduğu çok güzel bir koyda yüzdük bir süre. Rüzgardan ve deli dalgalardan tırstığımız için gideriz diye düşündüğümüz Spinalonga tekne turuna çıkmadık. Ama limanın hemen yanındaki Avrupa heykelini (Zeus'un boğa kılığına girerek Europa'yı Girit'e kaçırması mitini ve Avrupa kıtasına adını veren figürü temsil eden heykel) ve Bereket Boynuzunu (Zeus'u sütü ve balıyla besleyip büyüten keçinin boynuzunu simgeleyen heykel) görmeyi es geçmedik.  
Çarşamba günü Santorini'de açtık gözümüzü. MÖ 1600'lü yıllarda tarihin en büyük volkanik patlamalarından birinin yaşanması sonrasında büyük miktarda magma boşalması ile şimdiki halini alan ada, bence Yunan adalarının en güzellerinden. Katıldığımız turla birlikte önce adanın güneyindeki sakin, güzel Akrotiri köyünü, sonra kuzeyindeki en ünlü köylerden biri olan Oia'yı ve son olarak da teleferikle ulaşımın olduğu Fira'yı gezdik. Bir masal diyarı gibiydi.
Perşembe günü Mikanos'taydık. Sanırım bu turda ennnn çok beğendimiz yer Mikanos oldu. Yeldeğirmenleri, daracık ama tertemiz ve rengarenk sokakları, kedileri, Küçük Venedik diye anılan bölgedeki cafeleri ile gönlümüzde özel bir yere sahip oldu. 
Cuma günü ise Milos'ta açtık gözümüzü. Diğer adalara göre daha az turistik olan Milos'un bence en görülesi yeri Sarakiniko adındaki koyuydu. Beyaz volkanik kayaları ve ay yüzeyini andıran manzarasıyla beni çok etkiledi doğrusu. Ayrılmak istemedim.
Cumartesi, yani turumuzun son günü ise, Pire limanına vardık. Sabah erkenden Akropol'ü görmek için katıldığımız turla yola çıktık. Aşırı kalabalık olsa da o kadar güzel bir mekan ki Akropol, iyi ki gitmişiz dedik. Rehberimiz Yorgos da şahane bir anlatımla bizi mest etti.
Cumartesi akşamı son kez geminin güvertesinde oturduk yârimle. Gemi turunun güzel bir tatil seçeneği olduğu konusunda hem fikir olduk ve ileride nerelere gidebileceğimizin hayalini kurduk bol bol. Güneş hanım da batarken bize şov yapmayı uygun buldu, bir son gün kıyağı geçmek istedi sanırım :)

 
Böylece bu blogtaki en uzun ve en çok fotoğraf barındıran yazıya da imzamı attım sanırım :) Artık derlenip toparlanma ve yazlığı kapatma çalışmalarına gönül rahatlığıyla devam edebilirim :) 

13 Eylül 2026, Pazar

Bir aydır birlikteyiz annem ve ablamla biliyorsunuz, güzel güzel yatıp kalktık, yedik içtik...Tam yârimle çok önceden planladığımız tatile çıkacağız, iki-üç gün kalmış, perşembe günü deli gibi öksürmeye başlamaz mı annem... Haydaaaa...Cuma günü hastaneye götürdük ablamla, faranjit ve bronşit teşhisi koydu doktor. Ciğerleri zaten alerjik astım nedeniyle hassas, bebek gibi, üstüne de bu hastalık çıkınca ekstra halsizlik de eklendi. Tam da benim yanlarında olmayacağım hafta! Pof!

Biz geziye çıktık çıkmasına ama benim yüreğim hep ağzımda, hep "şimdi kötü bir haber gelecek, acaba bu adadan uçak var mıdır, nasıl döneriz" gibi düşünceler eşliğinde...Ablam sağ olsun, anneme baktı, ama her şey başına kalınca yoruldu da ne yazık ki. Hatta haftanın ikinci yarısından sonra kendi de hastalandı (sesi çıkmıyor iki-üç gündür). 

Annem, şükür ki bugün döndüğümüzde, bu haftadaki öksürük-halsizlik-öksürük nedeniyle kusma, nefesin zorlanması şeklinde seyreden hastalığı büyük ölçüde atlatmış gibiydi, toparlamıştı kendisini biraz. Ama naz katsayısı (ablam öksürünce, çocuk gibi onun da hemen öksürmeye başlaması mesela) gayet yüksek seyrediyor :P

Aslında tatil çok güzeldi. Valizi bir kez açıp her sabah başka bir adada uyanmak bizim gibi gezmeyi seven ama valiz açıp kapamaktan yorgun düşen insanlar için şahane bir deneyimdi :) Rotamızı yapay zekaya çizdirdim, şöyleydi:

Bu gezi sırasında bir kez daha anladım ki, biz sadece yemekleri, şarkıları değil kaderleri ve alışkanlıkları da birbirine çok benzeyen iki güzel ülkenin şanssız halklarıyız...Tıpkı Ecevit'in o şiirinde dediği gibi:

"bir soyun kanı olmasın varsın
damarlarımızdan akan
içimizde şu deli rüzgar bir havadan..."

Gözümden uyku akıyor an itibari ile. O yüzden gezinin detayları bir sonraki yazıya kaldı, bekleyin şekerler :)

2 Eylül 2026, Çarşamba

Eylül serinliğiyle geldi, çok şükür. Bizim buraların en sevdiğim zamanları. Emekli olunca keyfini istediğim gibi çıkarabileceğim inşallah, şimdilik "buna da şükür" diyerek ilerliyorum :)

Son zamanlarda kitap okuma hızım çok yavaşlamıştı. Yazın biraz kırdım bu yavaşlığımı. Önce Fuat Sevimay'ın "Diye Diye"sini okudum. Sonra, Filiz Aygündüz'ün "Nisa"sını, ki çok etkiledi beni, özellikle sonlara doğru gözyaşlarıma engel olamadım. Ardından Yenal Bilgici'nin "Kuşlar İçin Ağaçlara Konma Kılavuzu"nu okudum, keyifle. Son olarak da sevgili öğretmenim Leylak Dalı'nın önerisiyle Virginia Evans'ın "Muhabbet"ini bir solukta bitirdim. Bu akşam gece pazarına yürüyüp pazarımızın tek kitapçısından kendime yeni bir kitap alma niyetim var, bakalım, kısmet :)

Bu arada, domates konserveleri ile hemhal olduğumuz günlerden sonra 30 Ağustos Zafer Bayramını kutladık, malum. En sevdiğim, beni en heyecanlandıran milli bayramlardan biridir 30 Ağustos, yine öyle oldu.

Yazlığımız İzmir il sınırları içinde olunca da sadece bayraklarla değil, Atatürk posterleriyle donanmış evlerin önünden geçerek sahile yürümek çok keyifli oluyor :)


Akşamına yârimle randevulaşıp Dikili'de yemeğe gittik, ortam da müzikler de çok güzeldi. Çok seviyorum böyle estetik kaygılar güden mekanları. 


Güneş de batarken her zamanki gibi bize şov yaptı :P

Bugün de ma-aile Bademli tarafında Denizköy diye bir yere gittik. Şarkılar söyleyerek gidip geldik, orada da anneler denize çok yakın cafede oturdular, biz de arada denize girip çıkarak birlikte yiyip içtik. Gayet keyifli bir gündü.
Arabayı, biz bir iki kadeh içebilelim diye, ablam kullandı, annem sultanım co-pilot olarak yanında, biz de zarif eşim ve annesi ile arka taraftaydık. 

Bu yazının son fotoğrafı da anneme ait olsun. Annem son bir yıldır okuduğunu unutuyor ve bu yüzden de kitap okuyamıyor biliyorsunuz. Yenal Bilgici'nin kitabını önce ben, sonra da ablam okuyup beğenince okumak istedi. Sanırım 10.kez kitaba yeniden başladı dün öğleden sonra. Her seferinde Kuzgun ve Serçe adlarını çok beğeniyor, roman için de “sardı beni” diyor, ertesi gün sil baştan…


Bir taraftan çok hüzünlü bir taraftan çok güzel…Cemal Süreya’nın dediği gibi: “hüzünlü şarkılar gibi güzel, güzel anılar gibi hüzünlü”…Öyle işte.