26 Eylül Salı

Dün çok garip bir rüya gördüm. Biri (kim olduğunu hatırlamıyorum) hasta ve ben onun vücudunu önümde duran onlarca balıkla ovarak iyi etmeye çalışıyorum! Bu işlemi yaparken de Yunus Emre gelip omzuma dokunuyor ve "doğru yoldasın" der gibi gülümsüyor. Ben içimden "vay be, demek Yunus Emre buymuş, tahminimden daha zayıf " diyorum. Uyandım sonrasında. Garip rüyalarım meşhurdur, bu da en gariplerinden biri olarak tarihime geçti.

Ardından iki öğrencimle zoom üzerinden tezleriyle ilgili görüştüm ve pıt pıt pıt whatsapp'ten önüme ablamın attığı videolar düşmeye başladı. Babam öldüğünden beri, yani 20 yıldır, ablamın eski kamerasıyla çektiği hiç bir videoyu seyretmeye cesaret edememiştik ikimiz de. Bugün, nereden aklına geldiyse, çıkarmış, izlerken de bazı bölümleri çekip bana yollamış meğer...Çok değişik bir histi. Babam sanki ölmemiş gibi. Sanki onu dün görmüşüm gibi. Üzerinden 20 yıl geçmemiş gibi...Ağladım, ağladım ferahladım...Acaba dün gördüğüm ve balıklarla ovarak sağaltmaya çalıştığım kişi kendim miydim ki? ...

Bugün bir de günlerden sonra ilk defa normal bir gün yaşadım. Koli yapmadım, koli açmadım, bir ustayla uğraşmadım, gündelikçi kıyafetlerimi çıkarıp normal bir şekilde giyindim, bilgisayar başında çalıştım, toplantılar yaptım. 2 Ekimde okullar açılıyor, çok hazır hissetmiyorum kendimi ama açılınca zorunlu bir şekilde adapte olurum nasılsa diye kendimi avutuyorum. Benim emeklilik zamanım gelmiş de geçiyor, bir de bunu fark ediyorum :) 

Yeni evimin mini minnacık da olsa bir balkonu var, tek kişinin keyif yapmasına yetecek büyüklükte :) . Benim "küdam"ları bana eşlik etmeleri için hemen yerleştirdim tabii ki :)
(vakti zamanında Leman'da sanırım, Can Barslan'ın bir "küçük adamlar -küdamlar- köşesi vardı, bilmem hatırlayanlar var mı aranızda, ben pek severdim. Tabii Can Barslan'ın küdamları benimkilerden çok farklıydılar ve hayat içinde çeşitli işlevleri vardı ama olsun, bunlar da bir nevi küdam :) )


24 Eylül Pazar

Taşındık ve ben bilgisayarı açıp bloga girebildiğime göre de yerleştik sevgili herkes :) 

Şükürler olsun ki bu "kentsel dönüşüm" işi de böylece bitti gitti. Gerçi cuma günü kolileri açıp açıp hâlâ açılmayan bir sürü koli daha olduğunu fark ettiğimde oturup bir fasıl ağlayacaktım nerdeyse, ama neyse ki bir yandan oğlumun ve ablamın, diğer yandan A.ciğimin ve canım hemşirem G.cuğumun, "az kaldı, hadi, yerleştik sayılır" gazlarıyla devam ettim. Ve evet, bir sürü şey verildi, atıldı ama yerleştik :) Dilerim sağlıkla, mutlulukla, huzurla oturalım. Dostlarımızla ve ailemizle keyifli masa sohbetleri, yemekleri, dertleşmeleri, gülüşüp eğlenmeleri eksik olmasın.   

Gerçi minnak salonumuza ısmarladığımız köşe koltuk gelmediği için henüz kamp sandalyelerinde oturuyoruz ama olsun, pencere önü çiçeklerimizi dikmeden olmazdı tahmin edersiniz ki :) 

21 Eylül Perşembe

Perşembe günleri sosyal medyada #tbt günleri malum. Ben de bunun farklı bir versiyonunu yapayım dedim blogta. Bu arada evet, okulda kayıt zamanındayız (dün 30 küsur öğrencinin not belgelerini incelemekten beynim uyuştu mesela) ve evet, yarın taşınıyoruz (evde koli, koli üstüne) ama kendime terapi niyetine oturdum bilgisayar başına :)

Biliyorsunuz, artık kapalı da olsa, ben ilk blogumu 2006'da, biraz da oğlumla ilgili bir tür günce gibi düşünerek açıp, sonra sadece O.beyle ilgili değil,kendimle ve hayatla ilgili de bir sürü şey yazmaya başladım ve oğluşun 18 yaşına dek de azalan bir ivmeyle devam ettim yazmaya. 

Bugün, 2007 yılının Eylül ayında ne yazmışım acaba diye düşünüp girdim eski bloga. Aşağıdaki yazı karşıladı beni. Burada da "Thow Back Thursday" kapsamında dursun istedim :) 

Şimdi efendim, sevgili elektra’cığım beni sobelemiş sayfasında. Hatta atlarım belki diye gelip haber bile vermiş…E, ben de yazayım o zaman…
Çikolatayı severim. Hem de öyle böyle değil, çok…Çalışırken, okurken, televizyon izlerken bir elimde genelde şokella kavanozu vardır.
Nazım’ı severim. Ama sadece severim demek yetmez aslında. Çok severim. Öyle ki, hani kitap okurken bir roman kahramanıyla kendinizi özdeşleştirirsiniz ya bazen, Nazım’ın hayatında kendimi yerine koyduğum kişi Piraye’dir. Bu yüzden çok eski zamanlardan birinde Vera’nın anılarını okurken bir sabah okulda kimsecikler yokken, Nazım’ın Piraye için söylediği çok özel ve sevgi dolu ifadeleri okuyup katıla katıla ağlamışlığım vardır.
Nazım’dan başlamışken şiir okumayı severim. Bir şiiri çok beğenip, onlarca kez okurken kendiliğinden ezberimde yer etmesini ayrıca severim.
İstanbul’u severim. Aşk üzerine kurulu bir ilişkim vardır bu şehirle. Trafiğinden bunalıp kaçsam bile hemen özler, dönmek isterim. O beni, iyi bir sevgili olarak, çok zorlamaz genelde. Ben de onun, iyi bir aşık gibi, suyuna giderim çoğunlukla…
Her çarşamba Penguen’imi alıp okumayı severim. Şimdi bir de Uykusuz eklendi yanına gerçi. Genelde ciddi bir ifadeyle okurum ama zaman zaman otobüslerde kahkaha atmışlığım da vardır.
Adalar’ı, özellikle de Burgazada’yı çok severim. İstanbul’un hem bu kadar merkezinde hem de bu kadar özel bir yerini sevmeyen var mıdır zaten, bilemem. Kalpazankaya’da Sait Faik’le karşılıklı şarap içmeye bayılırım :)
Kahvaltı yapmayı severim. Ama öyle hafta içi bir telaş içinde yapılanları değil, haftasonları aheste bir şekilde yapılan sabah kahvaltılarını…Bitsin istemem hiç. Hele de yanımda sevdiklerim varsa keyfime diyecek olmaz…
Gezmeyi, uzun yolculukları severim. Yola sabahın köründe daha herkes uykudayken çıkmaya, gün ağarırken bir yerde çay içmeye ve sevinçle yola koyulmaya bayılırım.
Şarkı söylemeyi, hele de arabada yalnız başımayken avaz avaz şarkı söylemeyi severim. Bir tür terapi gibi gelir bana.
Bahçemdeki kiraz ve erik ağaçlarını severim. Her bahar çiçeğe duruşlarını heyecanla bekler sonra da hani hayatımda olmasını istediğim her şey gerçekleşmiş, hiç sorun kalmamış gibi tuhaf bir iyimserlikle dolaşırım uzunca bir süre.
Annemi ve ablamı kan bağından bağımsız bir şekilde çok severim. Annem komşu teyzem, ablam da okuldan arkadaşım olsalardı da ben onları yine çok severdim diye düşünürüm. Yaşam içindeki en büyük şansımın onlar olduğuna inanırım.
İkinci en önemli şansım olan dostlarımla sohbet etmeyi, gezmeyi, dedikodu yapmayı, gülmeyi, ağlamayı yani yaşamı paylaşmayı çok severim.
Akşamları herkes uyuduktan sonra gecenin sessizliğinde kendime bir kahve yapıp ayaklarımı da altıma alıp kitap okumayı çok severim.
Kar yağarken oğlumla evde pencere kenarında sıçak çikolata içip yağan karı seyretmeyi sonra da dışarı çıkıp kartopu oynamayı severim.
Oğlumu mıncırmayı, onunla sarılıp koklaşmayı çok ama çok severim.
Ooooo, daha çok vardır emimin, bunlar hemen aklıma gelenler.

deyip bir başka blogger'ı sobelemişim ben de. Yazıyı okurken aynı kalanları (çikolata tutkum, Nazım sevgim, Burgazada aşkım), artık hayatımda olmayanları (mizah dergileri, bahçemdeki kiraz ve erik ağaçları) ve tabii ki yeni eklenenleri (zarif eşim A.bey listede yok mesela o yıllarda. Oysa "herkesin bir mucizesi vardır, benimki de o" cümlesine hayatımda en çok yakışan kişi olarak bu "severim" listesinde yer alırdı muhakkak, şimdi yazsam..." onunla gezmeyi, film izlemeyi, mutfakta yemek yapmayı, uzun yürüyüşlere çıkmayı, uzaktayken yazışmayı..."diye bir çok şey eklerdim sanırım) düşündüm. E, 35 yaş Şulesi ile 52 yaş Şulesi arasında o kadar fark olsun bence :P

Madem yazı #tbt'lik fotoğraf da öyle olsun madem. 2007 yılında oğluş, annemler ve BAL'lı hemşirelerimden A.lerle gittiğimiz Ağva tatilinde, çok sevdiğim salkım söğütleri, dereyi çekmişim.


20 Eylül Çarşamba

Yıkılmadım ama ayakta da değilim modundayım bu aralar! Mevcut evin yarısı büyüklüğünde bir eve taşınmak ne zormuş yarabbim. Atılacak/verilecek eski eşyaların ayarlanması, verilecek birilerinin bulunması, taşınması, toplanması, yeni eve sığacak eşyaların alınması, getirtilmesi, temizliği, yetmezmiş gibi kayıt haftası olması nedeniyle soru soran onlarca öğrencinin derdine derman olmaya çalışma, yeni ders kılavuzlarını hazırlama derken şiştim vallahi! "Az kaldı, dayan" diye diye kendimi itekliyorum ardımdan!

Bunların arasında geceleri ağrıyan belim ve zonklayan ayaklarımla televizyon karşısında oturup Kulüp dizisini izliyorum, günümün en güzel zamanları genel olarak bu saatler. 

Aaa, bir de dün sabah BAL kızlar olarak Fenerbahçe parkına gidip kahvaltı ettik, ve tahmin edin ne oldu? Yunus gördük :) Sahile bu kadar yaklaşmalarını beklemiyorduk doğrusu, sürpriz oldu hepimize :) Hem yediklerimiz, içtiklerimiz, hem hasret giderme ve dertleşme seansımız çok iyi geldi bana. O 2 saatin verdiği gazla günün kalanında bir sürü iş daha hallettim. 

Bugünün fotoğrafı yazlık günlerinden olsun. Dikili'de güneşi batırdığımız bir akşamüstünden. Aslında görünen sadece gün batımı olsa da masada bira-patates de var, taktir edersiniz ki:)

13 Eylül Çarşamba

Yazlıktan geldiğimizden beri arkamdan atlı koşturuyor gibi bir tempodayım vallahi. Bir yandan yeni evle ilgili yapılması gerekenler, bir yandan oturduğumuz evi tekrar kolilere toparlama ve taşınmaya uygun hale getirme çalışmalari, diğer yandan ise okul işleri, beni benden aldı resmen. Neyse ki, her şey yolunda, şimdilik :)

Bugün okula gidip gelirken Mine Söğüt'ün "Dolapdere: Kürt kediler, Çingene kelebekler" adlı kitabını dinleyip bitirdim. Çok beğendim, hele sonundaki İstanbul'un Mine hanıma yazdığı hayali mektup çok hoşuma gitti. İstanbul bana nasıl bir mektup yazardı acaba diye düşündüm kendi kendime :) Belki bir gün dener, sonra da paylaşırım burada. Malum, kendisi benim için "bitmeyen aşk" kategorisinde bir şehirdir. Emekli olduktan sonra ayrılma planı yaparken bile onu çok özleyeceğimi bilerek yapıyorum bu planları...

Bu sene yazlığa giderken de eve geri gelirken de Deniz Yüce Başarır'ın "Ben Okurum" adlı podcast dizisinden bölümler dinledim. Dinleyenler biliyordur, Başarır bir kitabı ele alıp, kitapla ilgili uzman diyebileceğimiz bir edebiyatçı ile kitabı/yazarı/kitabın hissettirdiklerini konuşuyor.  Giderken "Jane Eyre"i dinlemiş ve çok beğenmiştim. Bu kitabı ergenliğimden beri neden bu kadar çok sevdiğimi anlamlandırdım dinlerken. Ardından Nazımın "Memleketimden İnsan Manzaraları" ile devam ettim. Gerçekten çok iyiydi. Bininci kez "iyi ki anadilimde okuyabildim Nazım'ı" dedim kendi kendime :) Dönerken de Behçet Necatigil'i dinledim önce, ki Hilmi Yavuz'dan dinlemek ayrı keyifti Necatigil'i. Sonra da Tutunamayanlar'ı dinledim, ve tabii ki bayıldım. Tekrar okumalıyım dedirtti bana bu söyleşi. Turgut Özben'i, Olric'i, ve canım Selim'i özlediğimi anladım...Bakalım kısmet ne zamana...


Bugün kampüste önüme çıktı bu güzellik. O da benim gibi sonbaharın gelişinden mutlu sanırım, şenlikli duruşundan belli :)

8 Eylül Cuma

 Yine uzun bir ara verdim, o zaman yine madde madde, hızlıca bir özet geçeyim:

  • Bodrum dönüşü annemlerde bir tadilat daha yaptıracağımızdan bahsetmiştim. Evet, yaptırdık, 3-4 günde bitti. Dış cephe boyacısı, panjurcusu, çatı ustası derken bu sene yazlık yöresindeki ustalarla çok samimiydim vallahi! Neyse ki şansıma hep iyi ve sözünde duran ustalarla yolumuz kesişti de üzülmeden halledebildik. 
  • Sonra bir sabah, erkenden canım Y.hemşiremden "babamı kaybettik" mesajı alıp sarsıldık. Daha iki gün önce eşi ve evlatlarıyla tatilin keyfini çıkaran sevgili C. amcamız pat diye gidivermişti işte... A.ciğimle Foça'ya gidip cenazeye katıldık; dostumuza, annesine, kardeşine destek olmaya çalıştık, bilerek acının düştüğü yeri fena yaktığını...
  • O.bey bu yaz bizi pek şereflendirmedi, ilk yerleşme anında yardım için gelip 2-3 gün kalıp gidişini saymazsak. E.bey 10 gün, E.hanım da çok değil, 5-6 gün kadar bizimleydiler. Yine de, kısa da olsa, görüşmüş olduk, özleşmiştik, iyi oldu. Bir akşam, herkes yattıktan sonra salıncakta göğsüme yatıp, uzun uzun anlattı canını sıkan şeyleri E.ciğim. 21 yaşın görece ağır sorunları altında daralırken, hangi derdine ne kadar çare oldum bilmiyorum ama kendimce önerilerde bulundum, bir de çokça dinledim, öptüm, kokladım, sarıldım ona. O da ara ara sarılıp "iyi ki varsın" dedi anlatırken... İyi geldi ikimize de salıncakta, gecenin sessizliğinde konuşmak, dertleşmek...Anne-kız değiliz belki ama ona çok yakın bir şeyiz ve bu halimizi ikimiz de çok seviyoruz. Şükürler olsun. 
  • 3-6 Eylül'de ise A.ciğimle Ayvalık'tan feribota binip Midilliye kaçtık. Araba kiralayıp adanın etrafını dolandık gönlümüzce. Daha önce çocuklarla gitmiş, merkezde kalmıştık ama bu sefer  üç gecenin üçünde de farklı bir yerde kaldık. Bol bol yedik, içtik, planlar yaptık, hayaller kurduk, virajlı yollarda araba ile giderken şarkılar söyledik...Güzeldi nitekim, sıkça "ne iyi yaptık da geldik" dedik. Ben en çok Molivos'u beğendim doğrusu. Daracık sokakları, kalesi, evleri, muhteşem denizi ile gönlümü fena çaldı. Bir daha gidince sadece orada 3-4 gün kalma isteğimi bildirdim A.'e de :)    
  • Bugüne de, canım F.hocamın kızı İ.ciğimin bir kızı olduğu haberiyle başladım. Nasıl heyecan yaptım, ne çok mutlu oldum... 4-5 yaşlarındaydı tanıdığımda İ.'i. Üzerinde beyaz bir elbise, fırfırlı çorapları ve asık suratı ile İTÜ'nün koridorlarında annesinin elinden tutmuş, dolaşıyordu. Ben zamanın nasıl geçtiğini bile anlamadan büyüyüverdi, üniversiteyi bitirdi, Amerika'ya gidip, büyük ailemize yabancı bir damat getirdi :) Şimdi de minicik bir bebiş hanım katıldı aramıza, az şey mi? Dilerim çok mutlu, şans dolu bir ömrü olsun sevgili L.A.T.'in :)
  • Artık dönüş zamanı. Toplanma hazırlıklarındayız iki gündür.  Örtüler ve diğer her şey yıkandı,  ütülendi, halılar silindi, domates kavanozları kolilere kondu. Yarın da valizler toplanıp buzdolabı boşaltılır ve böylece pazar günü yola çıkmaya hazır hale geliriz. Sonrasında farklı bir koşturma beni bekliyor:Ev taşıyacağız! E ama olacak o kadar, tatil tatil, nereye kadar, değil mi :P
Molivos'ta gün batarken...