Bu haftaya ailemizin ortancası ve tek prensesi E.hanımın üniversite mezuniyeti damgasını vurdu. Günler önceden başlayan hangi elbise, hangi ayakkabı alınacak, saçlar nasıl yapılacak heyecanına bazen yüz yüze bazen whatsapp üzerinden ortak olmuştum zaten. Ama günün ve haftanın heyecanı başkaydı :) O yüzden bu hafta katıldığımız arkadaş düğününün eğlenceli halleri, E.hanımın erkek arkadaşıyla tanışma kahvaltısının heyecanı, canım A.ciğim ve S.eniştem ile pazartesi akşam buluştuğumuz sofranın tadı ve yine E.ciğim ve arkadaşlarına mezuniyet sonrası eğlenmeye gitmeden önce zarif eşimle kurduğumuz sofra, haftanın detayları olarak yer aldı belleğimde.
Öncelikle mezuniyetten bir gün öncenin sabahına (salı sabahına yani) E.ciğimin babasına ve bana yaptığı sürpriz damgasını vurdu diyebilirim. İkimize de birer "mezuniyet anısı" hediyesi almış kuzu (kız çocuklarına özgü bir zarafet bu sanırım), ve ikimize de birer mektup yazmış. Hayatımda şimdiye dek aldığım en güzel ve en özel mektuplardan biri buydu sanırım. Ağlaya ağlaya okudum sonra da uzun uzun sarıldık birbirimize. 7 yaşında hayatıma giren o minik kız çocuğunun böyle aklı başında, duyarlı, duygusal bir genç kadına dönüştüğünü görmek zaten çok güzel ve özelken, beni kalbinde koyduğu yeri tarif ederken kullandığı kelimelerin kıymetini anlatmam imkansız sanırım.
Mezuniyet sonrası arkadaşlarıyla olacağını bize deklare ettiğinden kutlama yemeğini salı gecesi yaparız diye düşünmüştük. Sorduk prensese, "dışarda bir yere mi gidelim yoksa evde Şule teyze elinden çıkmış kısır-peynirli börek ve sütlü tatlı" üçlüsü ile mi kutlayalım diye. Ev alternatifini tercih etti bizimki :) İş başa düştü tabii hâl böyle olunca. Sabahki mektubun verdiği gazla değil 3 çeşit 13 çeşit bile yapabilecek bir ruh hali içinde olduğumu söylememe gerek yok sanırım :) Babaannenin ve E.beyin katılımları ile mezuniyet kutlamasını bir gece önceden yapmış olduk böylece. Güzel bir akşamdı.
Ertesi sabah kuaföre gitme, giyinme, iki arada bir şeyler yeme telaşına eşlik ettik E.hanımcığımızın. Önce onu yolladık tören alanına, sonra da biz gittik. Anne, anneanne-dede, teyze-enişte-kuzen de gelmişlerdi. Böylece 10 kişilik dev kadro olarak izledik töreni. Çıkışta da bol bol fotoğraf çektirdik, 10 kişinin çeşitli kombinasyonlarıyla :)
Tanrı, bana doğurmadığım bir çocuğu kendi kızımmış gibi sevme deneyimini yaşattı son 16 yıldır. Bu sevgi akışının sadece benden ona değil, ondan da bana olduğunu bilmek ise paha biçilemez...Ne diyeyim, "hayat sana teşekkür ederim" :)
Yolun hep açık olsun E.ciğim. Ayağına taş değmesin...
Bu da tören sonrasında arabaya binmeden önce çektirdiğimiz fotoğrafın anime karakterler haline dönüştürülmüş hali :) Onlar baba-kız akademik takıldılar, ben sivil ve mutlu/gururlu bir veli olarak :)
Bir önceki yazımda "Belki bir gün, "hayatımı şekillendiren 3 erkek" diye bir yazı yazarım." demiştim. Beklemeyi de, bekletmeyi de sevmem. Aklıma düştüğüne göre o yazıyı yazayım dedim bugün :)
Hayatım boyunca çok şanslı olduğumu düşündüm. Bir çok nedenle. Yaşım ilerledikçe, kişiliğimi, çevremdekileri sorgulayıp gözlemledikçe, hayatıma girmiş erkekler nedeniyle de çok şanslı olduğuma inandım. "Hayatıma girmiş erkekler" derken sevgililerden değil, babamdan, dedemden ve ağabeyimden bahsediyorum!
Babam, benim bu dünyaya gelmeme sebep olan iki kişiden biri, malum :) Doğduğum zaman "bir kızım daha oldu" diye mutluluktan ağlayan, kimseye yapmacık davran(a)mayan, bu hayatta tanıdığım en mert, en içi-dışı bir, en vicdanlı, en dürüst, en merhametli insanlardan biri. Siyasi görüşünü sadece oy verdiği parti ile sınırlamayan, hayat içindeki duruşu ile bunu yaşayan ve yaşatan, insanlara toplum içindeki konumlarından, işlerinden, eğitimlerinden, unvanlarından bağımsız olarak yaklaşan bir solcu. Kız-erkek arkadaşlığına önem veren, edebiyatı seven, ezberinden çok güzel şiirler okuyan bir romantik. Çevresindeki haksızlıklara, adaletsizliklere karşı öfkesi burnunun ucunda gezen, kızdığı zaman içinden bir "Hulk" çıkan bir Karadenizli. Atatürk'ün fotoğrafını site toplantı salonu duvarından indiren milletvekili komşunun yakasına yapışacak ya da çalıştığı kurumda işçinin tazminatının üzerine yatmaya çalışan genel müdürü eline geçirdiği sandalyeyle fabrika çevresinde kovalayacak (ve sonra işçilerin gözünde bir efsaneye dönüşecek) kadar sinirden gözü dönebilen biri. Buna rağmen ne ablama ne bana bir kez olsun bağırmamış olan canım babam...Üstüne giyecek sadece bir takım elbisesi varken, ikincisine gerek yok deyip ihtiyacı olanlara destek olan; geniş ailesindeki herkesin okuması için çaba harcayan, velhasıl sadece çekirdek ailesini değil, çevresindeki herkesi (arkadaşlarım dahil) koruyup kollayacak kadar büyük bir "kanat" olabilen, çok iyi bir adam. Bu hayatta başıma ne gelirse gelsin, her şeye rağmen dik durabilmemin temel nedeni. Bazen davranışlarımda ondan izler bulduğumda ya da annem, akrabalar falan "babası kılıklı" dediklerinde hâlâ yüzüm güler.
Dedem, yani annemin babası, hayatımdaki çok önemli, ikinci erkek figürü. Burada daha önce de anlattım kendisini. Roberto Benigni'nin "Hayat Güzeldir"ini seyrederken "aaa işte dedem" dedirten, çocukluğumun en müthiş rengi...Çok zor bir hayatı, bir gül bahçesinde yaşıyormuşcasına mutlulukla, neşeyle yaşamaya çalışan kocaman yürekli bir adam. Sözlerini uydurarak da olsa neşeli bir şekilde şarkılar söyleyen, aklımdaki görüntüsünde hep kuzenlerimin düğününde kollarını kocaman açarak harmandalı oynayan hali olan, canım efem. Sevdiği kadını, anneannemi, pamuklara sarıp sarmalayan biri. Ölümünden çok sonra bile sevdiğim her adamda ondan ve sevgisini yaşayış/yaşatış biçiminden bir iz aradığım neşeli romantik. (Hani Ece Temelkuran'ın dediği gibi tam: "Esmer, uzun ve neşeliydi. Asla çekilemeyecek güzellikte bir filmin efkârlı jönü gibi gidiverdi. Sonra, çok sonra anladım ki, dedelerine uzun uzun bakmış kız çocukları hep böyle adamlara niyetlenecekti...")Elinden her iş gelen, yemek de yapabilen, çatı da onarabilen, bu arada bağdaki üzümlerine de gözü gibi bakan çok becerikli bir adam. Kızlarını ve kız torunlarını el üstünde tutan, onlara elinden geldiğince destek olan, ve mutluluklarıyla mutlu olmayı bilen; okumamış olmasına rağmen zamanının çok ötesinde bir baba, dede...
Ve ağabeyim...Ağabeyim değil aslında, teyzemin oğlu. Ama doğduğumdan beri bir kez "T.ağabey" diye seslenmediğim, her zaman sadece "ağabeyim" olmuş biri. Aramızdaki 11 yaşa rağmen arkadaşım, çok uzun zamandır dostum. Çocukken bana masallar anlatan, biraz büyüdüğümde birlikte müzik dinleyip dans ettiğim, tatillerde İzmir'den gelişini dört gözle beklediğim, ben çok küçükken bile yaşıtıymışım gibi ciddiye alıp, benimle sohbet eden, Livaneli'nin edebiyatçı kimliği ile de (Arafat'ta bir çocuk), Fakir Baykurt'la da (Yılanların Öcü) daha küçük bir çocukken sayesinde tanıştığım, müzik zevkimin oluşmasında ilk dokunuşları yapan adam. Hayata benzer yerlerden baktığım, birbirimizden çok farklı yapıda olsak da beni hep anladığına inandığım, hayat içindeki bazı kritik zamanlarda söylediği tek bir sözle kendimi iyi hissetmemi sağlayabilen, bir hekim olarak da varlığına hep minnettar olduğum/olacağım canım insan.
Bu arada ilk şarkı babam için. Tatile çıktığımızda arabada hep birlikte el çırparak ve neşeli bir halde söylediğimiz ilk şarkı hep bu olurdu çünkü: "Altın, gümüş, pırlanta / Zümrüt, sedef, yakutla / Kim mutlu olmuş dünyada / Bir tek içten gülüş / Bir tatlı söz, bir öpüş /Sevdalı bir tek bakış yeter bana"...
İkinci şarkı dedem için. En sevdiği. İşten gelmiş, evde bir yandan bize atıştırmalık bir şeyler hazırlıyor yememiz için, bir yandan da avaz avaz ve sözlerini uydurarak hatta bazen dans ederek bu şarkıyı söylüyor. Anneannemden "yaşının adamı ol" uyarısını alıyor ama tınmıyor pek :)
Üçüncü şarkı ağabeyim için. Lise 1'e gidiyorum. Şubat tatilinde, bizdeyiz. Yeni türkü'nün "Dünyanın Kapıları" albümünden bahsediyor, "al, beğeneceksin bu grubu. Çağdaş Türkü var bir de, onları da dinle bir ara" diyor. O gün bugündür, müzik zevklerimiz paralel gidiyor.
Bir insanı sadece anne-babası, kardeşi değil, hayatındaki diğer insanlar da şekillendiriyor. Onlardan aldığı sevgi de bu süreçte çok belirleyici oluyor. Ben hayatımdaki bu 3 erkeğe hep minnet duydum. Karşı cinsle daha rahat bir ilişki kurabilmemi sağlayan, ya da erkeklere gereksiz anlamlar, roller yüklemememe neden olan şey, belki de böyle insanlarla büyümüş olmamdır. Hayat içindeki duruşumu borçlu olduğuma inandığım, farklı açılardan farklı kişilik özellikleriyle benim ben olmamı sağlayan insanlar için yazdığım bu "resmi geçit" yazısı bu yüzden. Bir tür, minnet ifadesi :)
Bir iki gün önce, rahmetli Mina Urgan'ın şu cümleleri düştü önüme:
Yıllar önce okumuştum "Bir Dinazorun Gezileri"ni ama hatırlamıyorum tabii ki. Yine de belki, içimde bir yerlerde yer etmiş "küçük mutluluklara sığınma" tutkumun temelinde bu kitap ve bu satırlar vardır diye düşündüm okuduğumda...
Bu ara her akşamüstü yaklaşık 45 dakika yürümeye çalışıyorum. Hem kilolarım aldı başını gidiyor diye, hem de yürüyüş ruh halime iyi geliyor diye. Yürürken bazen müzik dinliyorum, bazen telefonla konuşuyorum bazen kitap dinliyorum. Eve dönünce de "sandalye yogası" denen ve benim gibi orası burası ağrıyan 50+ kadınlar için önerilen 10-15 dakikalık hareketleri icra ediyorum. Yoruluyorum ama ilk günkü kadar sürünmüyorum artık neyse ki :P
Bir kaç akşamdır da oğluşumla "Prens"in yeni sezon bölümlerini izliyoruz. Yine çok iyi. Hatta sanki bu sezon daha da iyi.
Az önce de Kafatv'de Mehmet Aslantuğ ile yapılan söyleşiyi izledim, "Bir İstanbul Masalı" ile ilgili. Sonra canım ağabeyime yolladım, "bu adamı sana benzetirim hep, burada da mimikleriyle, gülüşüyle aynı sen" diye. Sonrasında birbirimizi ne kadar çok sevdiğimize dair yazıştık bir süre. Bu hayattaki şanslarımdan biridir kendisi. Kuzen olmanın ötesinde bir kıymettir benim için ağabeyim. Belki bir gün, "hayatımı şekillendiren 3 erkek" diye bir yazı yazarım. O üçlüden biri kendisi zira. Diğer ikisini bu blogu okuyan herkes biliyor zaten: babam ve dedem...
Son olarak, bu sabah canım başkanın ses kaydını dinlediğimi de yazayım. İnsan belediye başkanının sesini özler mi yahu? Özlemişim vallahi!
Bugün mezunu olmasam da 5 yıl okuduğum ve beni ben yapan lisemin talaş böreği günü vardı, gittim tabii ki. Öncesinde canım D.cığımı yeni evinde ziyaret ettim, kahve-çay eşliğinde birbirimizi hayatımızdaki son gelişmeler hakkında güncelleyip dertleştikten sonra birlikte okula yollandık. Kendisi 11 yaşımda girdiğim o kocaman kapılı okulda ilk arkadaş olduğum, 5 yıl sıra arkadaşlığını bir kez birbirimizi kırmadan sürdürdüğüm, sonra da hiç ayrılmadığım kişidir. Kalbimdeki yeri ayrıdır her zaman.
Sevgili okulumu binaları, bahçesi yenilenmiş haliyle görmek çok hoşumuza gitti. Bu ülkede çok alışık olmadığımız bir şeydir bu, biliyorsunuz. Güzel bir bahçenin içindeki, karakteri olan 2-3 katlı bir bina yıkılır ve yerine saçma sapan ve kocaman bir "şey" dikilir genelde! Oysa bu sefer öyle olmadı neyse ki, eski, alışık olduğumuz bina tasarımının korunmuş, çok sevdiğim bahçesindeki ağaçlıklı yolun aynen kalmış olduğunu görmek beni çok mutlu kılıyor. Bir de bu yıl 40 yıl evvel fen dersimize girmiş canım adaşçığım hocacığımın dersi ile müdür muavinimiz sevgili M. hocamızın derslerine girdik. Mezunlar günü için organize edilen çok hoş bir uygulama bu da. 40 yıl evvel oturduğumuz sıralara (tabii daha modernlerine) oturduk ve sevgili hocalarımızı dinledik, karşılıklı o günlere döndük. Fotoğraflar çektirdik bol bol, anılara daldık hep birlikte. Beter ülke ve dünya gündemine biraz ara vermek bana çok iyi geldi doğrusu.
Dönüşte önce oğluşla yemek yedik sonra biraz anneme uğradım, sonra da yürüyüşe çıktım. Ağaçlardan gelen mis gibi ıhlamur kokuları eşliğinde kendi kendime "aa şu manolya ağacı açmış", "aman ortancaların rengi ne güzel", "mor salkımlar 2.tura dönüyorlar" diye diye yürüdüm. İstanbul bu ara ayrı bir güzel sanki...
Mart ayında kayınvalidemin Bergama'daki evinin balkonunda coşmuş halde olan telgraf çiçeğinden bir dal koparıp getirmiştim. Sevdi yerini besbelli :)
Bugün evde temizlik günüydü. Biricik yardımcımız ve atom karıncamız S.ciğim ile temizlik arası Türk Kahvesi içme rutinimiz sırasında (onu da duble kahveye alıştırdım) konuşurken oradan buradan, bana "İmreniyorum size, ne çok geleniniz gideniniz oluyor. Biliyor musunuz benim hiç arkadaşım yok. Yani 'hadi gel, kahve yaptım içelim, dertleşelim' diyen biri yok hayatımda" dedi. İnanamadım önce bu duruma, sonra da çok üzüldüm onun için...
Az önce de sevgili C.ciğim blogunda "yazsana, nedir cennet" demiş hepimize. Düşündüm, benim için cennet; tüm sevdiklerimle büyük bir masanın etrafında toplanmak, yiyip içmek, gülüşmek, şarkı söylemek sanırım. Ve bu tüm sevdiklerimin içinde, tabii ki ailemin yanı sıra, "kan bağım olmayan kardeşlerim" var, (özellikle de BAL kızlarım tabii) varlıklarına her gün şükrettiğim...Sanırım bu hayattaki en büyük zenginliğim beni olduğum gibi kabul eden, iyi günümde kötü günümde yanımda yer alan, bazen defalarca anlattığım dertlerimi yeniden yeniden dinleyen, bazen ağlaştığımız, bazen geyik yapıp olur olmaz şeylere güldüğümüz, yanlarında sonsuz şımarabildiğim dostlarımın varlığı. Şanslıyım evet. En çok bu yüzden! Ve yine bu yüzden, yıllardır ayrı kıtalarda yaşayanlar, ayrı şehirlerde yaşayanlarla birlikte, hep birlikte kocaman bir zeytin ağacının gölgesine kurduğumuz masaya dizilsek, yesek, içsek, söyleşsek, bir tür cennet olmaz mı hepimiz için?..
Bu görseli yapay zekaya çizdirdim. Tam kafamdaki gibi olmadı ama idare ediverin gari :)
Hayalleri bir kenara bırakıp, bugüne dönersem tekrar, bu ara ülke gündeminde olup bitene üzülme, ağlama, sinirlenme, kızma, küfretme şeklinde seyreden sürecin dışında Yenal Bilgici'nin Gülcan Özer'le yaptığı söyleşi kitabı "Bu ilişkiyi konuşmalıyız"ı okuyup bitirdim. Okurken bazen A.ciğimi, bazen oğlumun babasını ve ailesini ve onlarla yaşadıklarımı, bazen dostlarımın ilişkilerinde yaşadıklarını, bazen de annemle olan ilişkimizi düşündürttü bana. Gülcan Özer'in youtube kanalındaki konuşmalarını seviyorum zaten. Kitapta çok da farklı bir şey yoktu ama güzeldi yine de.
Bir de ne zamandır elimde olan "Vatan, Millet, Samatya"yı bitirdim. Bazı yerlerde kendi kendime gülerek. Ne güzel yazmış yine Seray Şahiner.
Dün yârimle ben, iki anneler ve ablamla birlikte Anadolu Hisarı öğretmenler evine gittik babamı ziyaret ettikten sonra. Uzun uzun oturduk, güneşlendik. Çay-kahve içtik, bir şeyler atıştırdık, söyleştik.
Yine hayran hayran baktık denize, martılara...Ne zaman İstanbul'a bakıp tekrar aşık olsam ona, babam gelir aklıma ilk, onun İstanbul sevgisi... Bir de Nazım gelir aklıma, onun da İstanbul hasreti. Dün ikisi de aklımda, kalbimdeydi..İçimden konuşup durdum, uzun uzun baktım Boğaz'a, her ikisi için de.
Dün Gülhane'de bir ceviz ağacı değildim. Boğaz'da bir martıydım daha çok...
Bugün insanlık için küçük ama kendim için büyük bir adım atıp hayatımda ilk defa kalburabastı yaptım sevgili blog :) Geçen bayram, anneme yaparken yardım etmiş, "alıcı gözle" bakıp öğrenmiştim. Bugün ilk yalnız denememi yaptım, fena olmadılar bence. Tabii ben kalbur yerine rendeye bastım ama bu küçük bir detay :) Bir de geçenlerde oğluşu beklerken, gecenin bir köründe börek sarıp buzluğa atmıştım. Bayram hazırlıkları tamam yani :P
Bu haftaki ikinci büyük adımım Duolingo'dan İtalyanca öğrenmeye başlamam oldu. "Neden İtalyanca?" diyecek olursanız, hiç bir nedeni yok :) Maksat bir dil öğreneyim! Hem demans karşıtı bir eylem olduğunu söylüyor herkes, hem de "sosyal medyada gezindiğim zamana yazık, telefonum ve internet paketim bir işe yarasın " diye düşündüm açıkçası. An itibariyle sadece, "Salve, un caffe con latte, per favore" diyebiliyorum ama bu da bir şey bence :)
Üniversitede dersler bayram haftası bitiyor ama benim pazartesi günkü lisans dersim bayrama denk geldiğinden, bu hafta son dersimi yapıp son ödevlerini verdim kuzucuklarıma. Ödevlerin sonuna eskiden sevdiğim bir şiirden dizeler yazardım, son yıllarda küçük bir notla birlikte bir şarkı ekliyorum. Bu senenin notu şöyle:
Lisans
öğretim hayatınızda benden aldığınız 3.dersin ve bu dönemin son ödevinin altına
bir şarkı bağlantısını eklemek istedim. Zira çok bezgin, çok durgun ya da çok sessiz olduğunuz
zamanlar oldu sizinle yaptığımız dersler boyunca. Böyle zamanlarda sizi
neşelendirecek, umut verecek bir şeyler söylemek istedim hep, ama yöneylem
araştırması gibi zor bir dersi size anlatmaya ve sevdirmeye çalışırken, bu o
kadar kolay olmadı! O yüzden bu şarkı, tüm o zamanlarınız için ve tabii bir de
gelecekte de kendinizi, yorgun, bezgin hatta umutsuz hissettiğiniz zamanlarda dinleyin,
yüzünüz gülsün diye 😊 Sevgiler, sınavlarınızda başarılar gençler!