31 Mayıs Çarşamba

Bugün, sabahın köründe uyanıp, bilgisayarda yapmam gereken bir analizi tamamlarken, bir yandan da müzik tarihçisi sevgili Murat Meriç'in hazırladığı  "Hep ileride şarkılar" adlı podcastinin ilk bölümünü dinledim önce. Sonra da bir şekilde önüme düşen, Gripin'in şu şarkısını benim BAL kızlara yollayıp, "hadi" dedim, "ayaklanalım, neticede çok da şey yapmamak lazım" :) 

Ardından evden çıktım ve ne zamandır gitmek istediğim Kadıköy'deki Vapur Cafe'ye gittim. Eski üniversitemden sevgili F.cüğüm ile buluşup hasret giderdik, zorlanarak da olsa, siyasetten uzak tutarak kendimizi , kitaplardan, filmlerden, çocuklardan, eski günlerden konuşup, gelip giden vapurların ardından baktık, hafifledik. 

Öğleden sonramı bir öğrenci grubumla toplantı yapıp, gönderdikleri raporu okuyup düzeltmekle ve araştırma grubumla toplantı yaparak geçirsem de genel olarak rahat günlerden biriydi. Hele de dünkü bitmek bilmez ve herkesin aşırı gergin olduğu bölüm toplantısından sonra "oh" dedim kendi kendime, "nazar değmesin"...Değdi bile gerçi! Oğlumun öğleden sonra yazdığı mesajla, çok sevdiğim ve bana her daim umut veren siyasi iki karakterle ilgili haberler günümün hafifliğini olabildiğince ağırlaştırdı ve kendimi yine tam ayağa kalkarken düşeyazan hacıyatmaz gibi hissetmeme neden oldu. Kafam yine kazan gibi. Pof!

  

27 Mayıs / Cumartesi

Bu hafta derslerin son haftasıydı. Öyle böyle derken çarşamba günü son dersimi yaptım Yüz yüze derse gelen öğrencilerime çikolata almıştım, kızlardan biri de kurabiye yapmıştı, ders sonrası sohbet seansı yapıp şeker depoladık  hep birlikte :)

Çarşamba akşamı yârim geldi, ne güzel ki :) Zira  A.ciğimin doktora döneminden çok yakın arkadaşı S., memleketi Hindistan'a giderken, hasret gidermek için 2 günlük İstanbul molası verebileceğini muştulamıştı önceden. Böylece biz de perşembe sabahtan başlayarak 2  gün için de olsa İstanbul'da turist olabildik :) Gerçi benim perşembe günü okulda işlerim vardı, ikiliye ancak akşamüstü katılabildim ama olsun. 

Perşembe akşamı Koço'daydık. Nefis bir Moda manzarası eşliğinde S.'a şunu da bunu da tattıralım derken akşam eve döndüğümüzde kafalar dumanlı, mideler şişti :) Cuma günü ise kahvaltı sonrası ilk önce Büyükada'ya gittik, Aya Yorgi'ye çıkıp seçim öncesi dileklerimiz için mumlar yaktık. (Bu ara sanmayın ki Hint kökenli bir Amerikalı ile gündemden koptuk, S., sağ olsun, en yakın arkadaşının memleketinde olan bitenlere baya bir hakimdi, dolayısıyla laf yine hep döndü dolaştı ne olacak bu memleketin haline'ye geldi :P). Sahildeki müthiş keyifli ve martıların şov yaptığı yemekten sonra Burgazada'ya geçtik. S.cığımız da bizim gibi Burgazada'yı daha çok sevdi. Kalpazankaya'ya ve sahildeki minik cafeye de bayıldı :) 

Bu sabah ise misafirimizi havalimanına bırakan A.ciğim, Ankara'ya döndü. Ben de dün gece seçim için şehre dönen oğluşla hasret giderdim tüm gün. Annem ve ablam da geldiler. Oh, mis...Sakin ama güzel bir gündü. Akşamüstü, O.bey arkadaşlarıyla buluşmak için çıkınca ben de yürüyüşe çıktım akşama doğru. Heyecanla yarın olmasını bekliyoruz artık. Yarın olunca da akşam olmasını bekleyeceğiz. Rüyalarım bile seçim temalı ne zamandır. Hayırlara çıksın diyerek uyanıyorum sabahları. Ay lütfen, hayırlara çıksın ya:) 

Dün yemek yememizi yakından gözlemleyen martılardan biri :) 

22 Mayıs Pazartesi

A.beyciğimin geldiği perşembe günü yağmur fena yağınca, ada planımızı rafa kaldırdık ama bizde plan bitmez malum, ani bir kararla cuma sabah yola çıkıp, Edirne'ye gittik :) İstanbul'dan çıkana dek hava bulutluydu ve manzaramız da iç bayıcı şekilde yüksek yüksek apartmanlardan oluşuyordu. Bir süre sonra, şükürler olsun, İstanbul bitti :) Yeşillikler ve kanola tarlaları, yüzünü gösteren güneşle ve tabii ki bizim şarkılarımızla birleşince şükela bir yolculuk oldu :) 
Ben daha önce iki kez günübirlik gitmiştim ama A.ciğimin ilk gidişiydi. Yarım yamalak da olsa rehberlik yaptım kendisine :) Ama asıl rehberimiz "Piri" uygulamasıydı. İlk kez denedik bu uygulamayı ama pek beğendik :) Kulaklıklarımızı takıp (daha doğrusu bir kulaklığı paylaşıp) sanal rehberimiz eşliğinde gezdik Edirne'yi. 
Ne yazık ki Selimiye Camii tadilattaydı, aynı şekilde eski saray kalıntıları da. Ama bunlar keyfimizi kaçırmadı tabii ki, "bir daha gelmek için nedenimiz oldu" deyip gezmeye devam ettik. Karaağaç'taki Lozan Anıtı ile başladık ve Gar Binası, İkinci Bayezid Külliyesi, Eski Camii, 3 Şerefeli Camii, Kapalıçarşı ve Büyük Sinagogla devam ettik. Arada tabii ki ciğer yedik, ve oğulcuğumun özel isteği üzerine peynir helvasını atlamadık :) En güzel sürprizlerden biri, bizim için çok özel bir yeri olan Akdeniz Heykeli'nin heykeltraşı İlhan Koman'ın evini de görmek oldu sanırım. 
Edirne'nin en güzel yanı neydi derseniz, rengarenk gülleri derim. Beni benden aldılar coşkularıyla...
Onarımda olan yerler nedeniyle, gezilecek yerleri tahmin ettiğimizden erken bitirince cumartesi günü dönüş yoluna öğlen olmadan çıktık ve yolumuzun üzerindeki arkadaşlarımız A. ve M.'ye uğradık, onları da alıp "içelim güzelleşelim" seferine çıktık :) İçtik, güzelleştik nitekim , akşam da çok geç olmadan evimize vardık.
Pazar sabah,  oy vermek için şehrimize gelen ve ikinci tur nedeniyle kalışını uzatan, üniversiteden arkadaşımız N.ciğimiz kahvaltıya geldi. Oh, pek güzel oldu, 32 yıl evveline, döndük, anıları tazeledik, sadece eskilere takılmadık, yeni zamanlar ve hayattaki yeni rollerimizle ilgili çene yaptık bol bol. Üçümüze de iyi geldi.
Hadi ben kaçtım artık, yapılacak bin tane işe bir yerinden başlama vakti :)  

18 Mayıs Perşembe

Salı akşamüstü arabamı yıkattım ve bilin ne oldu? Akşamına yağmur başladı ve hâlâ da yağıyor :) Kuraklık tehlikesi ile karşı karşıya kaldığımızda haber verin, ya arabamı yıkatayım ya evin camlarını sileyim. Şaşmaz kuraldır :) Diyeceksiniz ki "e hava durumuna baksaydın, belliydi!" O kadar planlı, programlı ve ön görülü bir insan olsam hayatta daha başka bir yerdeydim şimdiye, inanın :) 

Seçim sonuçlarından kaçmak ve kendimi toparlamak için bir sürü şey yaptım bu 4 günde: Öncelikle salı sabahı canım Ekmekçimle 2 saate yakın buluştuk, yürüdük, kahve içtik, dertleştik, söyleştik ve de gülüştük. Akşamına önceki üniversitemden sevgili E. ve M.'ın davetine icabet ederek yeni aldıkları eve  (aslında bahçe keyfi yapacaktık ama yağmur yağınca evde oturduk) akşam yemeğine gittik Ö.cığımla.Biraz akademik dedikodu, biraz, kaçınılmaz olarak, ülke gündemi derken ve çokça da güzel yemekler derken keyifli bir akşam oldu.  Çarşamba okuldaydım, akşamına da Ayfer Tunç'un "Kuru Kız"ını bitirdim nihayet. Bu kadar akıcı bir kitabı bu kadar yavaş okumam da benim ayıbım olsun! 

Boş vakitlerde de ülke gündemine en uzak diziyi bulup onu seyrettim: Queen Charlotte: A Bridgerton Story. 1700lerde yaşamış Kraliçenin hayat hikayesi gerçeklerden esinlenilerek anlatılmış. Beğendim doğrusu, bana iyi geldi bu dizi. Ve evet, kral 3.Goerge da pek yakışıklıydı :)

Bu sabahsa önce annem için pazar alışverişi yapıp bıraktım, ve tabii ki elimdekileri bırakıp dönmedim, kahvaltıdan da nasiplendim :) Sonra ise kendim için alışveriş yapıp evin yolunu tuttum. Birazdan zarif eşim gelecek. Kahve keyfine onu bekliyorum :) 


 

15 Mayıs Pazartesi

Çok umutlanmıştım bu sefer. Fena çakıldım o yüzden. Sabah yatakta bir fasıl ağladıktan sonra oğulcuğumun zoruyla kalktım yataktan. Gençliğin enerjisi midir, politikacı adayı olmanın getirdiği hacıyatmazlık mıdır nedir, çok üzgün olmasına ve olan biteni anlamlandıramamasına ve dün gecenin (aslında sabahın) bir saatine dek çalışan kendisi olmasına rağmen "umutsuzluk yasak" temalı bir konuşma yaptı bana ve "hadi artık covid de olmadıklarına göre anneannemlere gidelim kahvaltıya" diyerek beni zorla evden çıkardı. Tabii annemlerde de sohbet aynıydı tahmin edersiniz. Nedenler, niçinler, dolu dolu gözlere eşlik etti genelde. Ne yapalım, çekilecek çilemiz varmış demek...

Az önce oğlumu yolculadım Ankara'ya, okuluna. Kafasını verebildiğinden hiç emin değilim ama okul okuldur, gitsin bakalım. Sonra eve geldim, bilgisayarı açtım, ders hazırlıklarımı yapmak için ama kafamın içi bir dünya! "Tamam önce bloga bir iki satır yaz, bugünü de kişisel tarihine not düş, sonra çalışırsın" diye rüşvet verdim kendime :)

"Zor zamanlardan şiirle geçilir" bilgisini nasıl kazandım bilmiyorum ama böyle bir bilgi var evet içimde. O yüzden, günün şiiri Kemal Burkay'dan: 

Kırgın umutta 
Keder tortusunda 
Acıda, zehirde, pusuda 
Yılma 
Doğan günü bekle 
Çünkü tutar bir erik ağacı sunar sana 
Doğan gün 
Van gölünden bir sabah 
Bir kıvılcım, bir titreşim 
Bir tutam Akdeniz 
Süphancı bir serinlik 
Ve genç bir gerinme 
Usulcacık saç hışırtıları 
Bir dudaktan buğulanan sıcaklık 
Tutar getirir 
Doğan gün 
Öpücük gibi konar gözlerine bir melodi 
Sevgilin gibi dokunur parmaklarına bir kedi 
Ve kavga ve zulüm ve ateş 
Hep birlikte örülen bir türkü 
Güzel yapmak için, güzel olmak için 
Çünkü hayat dönen, kıvrılan 
Yanan bir ibrişimdir 
Tutar getirir 
Doğan gün




13 Mayıs Cumartesi

Oğulcuğum bu sabah oy kullanmak için şehrimize geldi. O buradayken içimde bir sevinç oluyor hep. Birlikte sohbet etmeyi, onunla uğraşmayı, benimle uğraşmasını, durup dururken sarılıp öpmeyi, elini omzuma koymasını ve öylece yürümeyi ne kadar özlüyorum...

Uzun ve keyifli bir kahvaltı sonrası annemlere gittik, O.bey teyzesinin ve anneannesinin anneler gününü yarın il örgütünde çalışacağı için bugünden kutladı. Bu arada ablama test yaptık ve negatife döndüğünü görüp sevindik. Sonra da çıkıp anne-oğul yürüdük, bir şeyler içtik, dedikodu yaptık. Ama  en çok da yarınla ilgili heyecanlarımızı ve endişelerimizi paylaştık. Sonrasında o babasına giderken ben de eve döndüm, çayımı demledim ve "living"i izledim. Oyunculuklara ayrı, konusuna ve işleniş biçimine ayrı vuruldum. 

Yarın kot pantolonumu giyeceğim. Beyaz gömleğimi geçireceğim üstüne. Gömleğin kollarını kıvıracağım. Kırmızı ojelerimi bugünden sürdüm. Gidip oyumu kullanacağım. Her şeyin güzel olmasını umarak...

Bloga da kendi fotoğrafımı yüklemem aslında pek, biliyorsunuz. Ama bu sıra dışı bir gün! Sıra dışı davranma hakkım var bence :)

Fotoğrafa yüklediğim şarkıyı ise geçenlerde dinleyip bayıldım, nasıl daha önce hiç duymamışım, bilmiyorum...

12 Mayıs Cuma

Çalışırken, daha doğrusu çalışmaya başlamak için kendimi motive ederken hiç bir zaman bu kadar zorlanmamıştım. İçimde resmen iki Şule vardı bu hafta. Sorumluluklarının ve yapması gerekenlerin bilincinde olan Şule; sürekli gündemi takip etme derdinde olan ve değişen ruh halleriyle (umutlu-gergin-mutlu-endişeli) iş yapmamak için bin tane neden arayan (ve tabii ki bulan!) diğer Şule'yi ikna etmeye çalıştı. Sonuçta, işler bir şekilde bitti ama ben de bittim! Yorgunum!

Bu mücadelenin (!) dışında, hemen her gün annemlere uğradım, yemek götürdüm, alışverişlerini yaptım, aldığım ıvır zıvırla keyiflerini yerine getirmeye çalıştım. Okula gitmedim, onun yerine zoom'dan yaptım dersimi çünkü ne kadar dikkat etsem ve belirti göstermesem de covid temaslıyım ve taşıyıcı olmak istemedim. Hatta bu akşam olan üniversite arkadaş buluşmama da bu nedenle gitmedim. 

Bunun dışında, Hıdırellez dileklerimiz olsun diye dün sahile yürüdüm ve "denizi kirletiyorum" endişesini, "yahu kağıt bu zaten, eriyip gidecek" diye kendimi ikna ederek sahilden denize bıraktım. Pazar akşamı Hızır ve İlyas'ın bizi dikkate alıp almadığını göreceğiz, bakalım :)

Bir de dün akşam rakım, eriklerim ve leblebim ile bir meyhanede sevdiklerimle birlikte demlendim :) Yüz yüze değildi tabii, tahmin ettiğiniz üzere...Çevrim içi bir meyhaneydi! Ben İstanbul'dan,  A.ciğim Ankara'dan, Y.hemşirem İtalya'dan ve kardeşi M.A. Almanya'dan olmak üzere şahane bir masamız vardı. Murat Meriç'in "Plaklı Meyhane"nesinin teması "seçim şarkıları"ydı, çok eğlendik. Geceyi de dün ölüm yıl dönümü olan Sait Faik'in şiirinden yapılan en güzel bestelerden biriyle bitirdik: Sevişme Vakti. 

Dünkü sahil turumda İstanbul yine gönlümü çaldı. Bizim BAL kızlara şöyle yazdım sonrasında:  "Tam bıktım artık bu adamdan, ayrılacağım dersin de sevgilin öyle bir şey yapar ki yine tavlar seni ya, bu İstanbul böyle bir şehir. Tam bıktım, başka yerde yaşayycağım artık diyorum, öyle güzel oluyor ki yine, "ay ben çok özlerim burayı" moduna giriyorum" 
Öyle işte! Ben de az çatlak değilim sevgili okuyucular :)

8 Mayıs Pazartesi

Sabah, Ekmekçim whatsapp'ten "iyi misin, her şey yolunda mı?" diye yazmasa, son paylaşımın üzerinden 1 hafta geçtiğini fark etmeyecektim! "İyiyim merak etme" diye yazdım canım arkadaşıma, ama belki "dünyanın hali gibi halimiz" diyen şairin izinden gitsem daha uygun bir cevap vermiş olacaktım :)

Ş.mun yaşgünü sonrası yoğun ders günümdü, korkunç bir  baş ağrısı ile dersleri nasıl tamamladım bilemiyorum. Ertesi gün okuldaki dersimi de ağrı kesicilere rağmen geçmeyen baş ağrısı ile tamamlayınca, her derde deva bölüm başkanım tansiyonumu ölçtü ve 14.2  değerini görünce, bölümde bir olağanüstü hal ilan edildi, elimdeki kahve bardağı sert bir dille alındı ve yerine limonlu su verildi :)  Gerçekten de benim gibi normalde 10'larda gezen düşük tansiyonlu biri için yüksek bir değer tabii 14.2. Toplantı sonrası da hemen eve yollandım :) Bol sarımsaklı yoğurt ve biraz dinlenerek kendime geldim neyse ki :) Sonraki günlerde de son zamanlarda abarttığım tuzu azalttım ve normale döndüm :)   

Bu arada ablam perşembe günü akıllı ilacını aldı ama gün içinde telefonlaştığımızda "bu sefer çok sarstı, her tarafım ağrıyor, çok yorgunum" dedi hep. Esas nedeni anlamalıydık tabii!! Cuma günü ben Ankara'ya gelmiş ve akşam eve davet ettiğimiz arkadaşlarımız için yemek hazırlarken ablamdan "test yaptırdım, covidim" haberi gelmez mi? Gelir tabii!!! Haydaaa, kızcağızın covid olmasına mı, bunun akıllı ilaçla birleşip daha ağır geçirmesine neden olmasına mı yoksa İstanbul'da olup destek olamama mı üzüleyim; muhtemelen pazartesi günü yaş gününde kaptığı için bu illeti, acaba kimden aldı ve acaba başka kimlere bulaştı diye mi endişeleneyim yoksa her hangi bir semptom göstermesem de "e ben de mi covidim acaba? o zaman bu akşamı iptal etmemiz gerek" diye mi dertleneyim bilemedim! Tabii hemen yaş gününe gelen herkese mesaj atıp durumu bildirdik. Sonra da gidip test yaptırdık A.'le. Akşamüstü negatif sonucu gelince, en azından kendimiz için ve görüştüğümüz kişiler için rahatladık. Yaş günü ekibinde de sadece bir kişide covid çıktı. Artık ondan mı ablama, ablamdan mı ona yoksa başka birinden mi ikisine geçti illet virüs, bilmiyoruz...Neyse ki bugün daha iyi, akşamüstü alışveriş yapıp kapıdan bırakacağım ve maskeli de olsa görebileceğim kendisini.  Ben tabii, bilim insanı olduğumdan "nazar değdi" diye açıklama yaparak tamamladım bu süreci :P

Bunun dışında Ankara güzeldi, her yer leylaklarla doluydu ve ben mest oldum tabii ki. Balkon çiçekliklerine "bahar gelmiş, yaşasın" temalı çiçek diktik, arkadaşlarımızla görüştük, oğlumla hasret giderdik derken İstanbul'a dönüş yolundayım artık. Ankara'nın en güzel tarafının İstanbul'a dönüş olduğuna inanmıyorum (nasıl inanayım, sevdiklerimi arkada bırakırken?) ama bu yolculuğun en güzel tarafı nedir, söyleyebilirim: Trenlerde sıcak içecek ikramı yeniden başlamış :) Misal, bu yazıyı kocaman kahve bardağımla birlikte yemekli vagondan yazıyorum size. Daha ne olsun :)

Haftaya bugün, ülkemdeki tüm kötülüklerin kapısının kapandığını görürsem bir de, değmeyin keyfime...

Hıdrellezi kaçırmadık tabii! Bireysel dileklerimizin yanı sıra,  ve hatta daha çok, "ülkesel" dileklere ağırlık verdik :) 

1 Mayıs Pazartesi

Geçen sene bugünler ne zordu. Ablamın kemoterapi nedeniyle dökülen saçlarının yarattığı hüzne dayanamayıp gidip saçını kazıtmıştık iki kardeş. Moraller dibe vurmuş, "nasıl geçecek bu zorlu dönem" diyorduk...Ama geçti, biliyorsunuz :) 

Ş.nun bedeninde o davetsiz misafirden eser yok artık. E o zaman bu doğum günü şahane bir kutlamayı hak ediyor diye düşündüm ben de ve annemlerin apartmanının altında yeni düzenlenen mekanda sürpriz bir yaş günü organize ettim. Tabii en büyük destekçim A.ciğim olmasa,zor kalkardım altından, bu kesin! 

Ablam aile içi bir kutlama beklerken, arkadaşlarını, sevdiklerini karşısında görünce çok mutlu oldu. Sevinci ve şaşkınlığı görülmeye değerdi :) 30 kişi, yedik, içtik, söyleştik, gülüştük, şükrettik. O.beyin 18.yaş günü pastasını yapan N. hanım yine şahane bir iş çıkarmıştı, hem görünüşü hem de tadı muhteşemdi pastanın. A.ciğimle yaptığımız kısır ve börekler de afiyetle yendi. Gün sonunda ablam "hayatımda yaşadığım en güzel doğum günüydü" deyince, yorgunluklar da bitti gitti. E daha ne olsun :)