31.Mart / Çarşamba

Bugün pek de bir şey yap(a)madan geçti. Sabahtan biraz gelen-giden mesajlarla ilgilendim sadece, öğlen O.'cığımın ders arasında apar topar eve yakın laboratuvara gidip PCR testi yaptırdık. Öksürüğü ve halsizliği sürüyor zira...Sonuç yarına kaldı herhalde. Pof! Ne garip günlerden geçiyoruz...  Tüm gün ıhlamur, vitamin, meyve, pastil, tavuk suyuna çorba, tuzlu su ile gargara şeklinde aktı gitti. Oncağızım arada derslere katıldı bir de, artık ne kadarı aklında kaldıysa...Ne diyelim, Allah beterinden saklasın...

Bugünüme hastalığın yanısıra damgasını vuran bir diğer şey ise Taner Öngür ve Serap Yağız'ın yeni çıkan albümleri "Üç derdim var"dı. Döne döne dinledim. "Mapusun İçinde" ve "Alageyik Destanı" favorilerim.

O zaman bugünün şiiri Nazım'dan olsun yine. 

İnsanların türküleri kendilerinden güzel,
                        kendilerinden umutlu, 
                        kendilerinden kederli, 
             daha uzun ömürlü kendilerinden. 
Sevdim insanlardan çok türkülerini. 
İnsansız yaşayabildim 
                        türküsüz hiçbir zaman. 
Hiçbir zaman beni aldatmadı türküler de.
 
Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin.

Bu dünyada yiyip içtiklerimin, 
                        gezip tozduklarımın, 
                        görüp işittiklerimin, 
                        dokunduklarımın, anladıklarımın 
                                 hiçbiri, hiçbiri, 
                 beni bahtiyar etmedi türküler kadar...


30.Mart / Salı

O.cığım doğduğu ilk günden beri değişmeyen bir kural vardır bizim evde: o sağlıklı ve mutluyken her şey yolundaymış gibi gelir bana, dağları devirebilirim sanki, öyle bir dik durma hali! Tam tersi, biraz öksürse/hapşırsa benim de enerjim düşer hemen...Yine öyle oldu. Akşam keyfi pek yoktu. Vitamin, ağrı kesici, meyve takviyesi sonrası yattı uyudu. Ne zamandır uykum o kadar ağır ki aslında hiç bir şeyi duyduğum yok ama dün akşam 21 yaşındaki adamın nefesini dinledim sanki yan odadan, hık deyince uyandım. Ne enteresan bir şey insanın çocuğuyla arasındaki bağ...

Bugün sabahtan da çok keyifli kalkmadı ne yazık ki. Üşüttü herhalde. Hafif öksürük ve halsizlik var. Normalde çok üzerinde durmam ama bu illet virüs hepimizi o kadar tedirgin etti ki, içim huzursuz. Dilerim bir iki güne toparlar kuzum...(Evet, 21 yaşında, sakallı, 100 kg'lık bir kuzu kendisi! :P)

Bu arada, sabah evimizin hali tam dersane gibiydi :) O.ciğim hasta hasta odasında ders dinlerken A.beyciğim çalışma odasında ders anlatıyor, ben de salonda tez grubumla çalışıyordum. 1.5 yıl önce "bundan sonra uzaktan çalışacaksınız" deseler "hadi canım olur mu öyle" derdik. Oysa baya baya alıştık bu tempoya, kendi adıma çok hoşlanmasam da bu tarzdan...

Ankara yolcumuz derslerini yapıp yola çıktıktan sonra acele tarafından bir tavuk suyuna çorba yaptım oğluşa. Ardından o yine derse girdi, 1 saat sonra da ben...Arada alışveriş, ütü falan da yaptım tabi. Akşama ne bir şey okuyacak ne de çalışacak halim kalmamıştı açıkcası... Oturup Leyla ile Mecnun'dan bir bölüm izledim ben de. Az sonra da tumba yatak yapacağım. Yarın daha güzel bir güne uyanalım diye dileyerek...

Annemin balkonundaki gül. Bir şenlik gibi şu sıralarda...Nasıl güzel...

29.Mart / Pazartesi

Yeni haftanın ilk günü çalışarak geçti genel olarak. Arada da A.beyciğimle anne-abla ziyareti yaptık. Ablam şahane bir kahve yanı kurabiyesi yapmış, ondan tattık. Akşamsa Anthony Hopkins ve Olivia Colman'in  "The Father"ını izledik. 

Yüreğimin üzerine öküz oturdu sanki filmi izlerken. Ara ara gözlerim doldu. Gidip sarılmak istedim Anthony'ye (filmdeki kahramanın adı da Anthony. Yoksa koskocaman Sir Hopkins'e ilk ismiyle hitap edecek kadar şuursuz değilim, çok şükür :P) ve kızı Anne'e...Of be...

Filmi izlerken Ece Temelkuran'ın yıllar önce okuduğum bir gazete yazısı geldi aklıma. "Kötülükle uğraşmak, sürekli ona doğru bakmak da insanın sağlığını bozuyor. Muhtemelen müzik bu yüzden var, resim, tiyatro, sinema da..." deyip eklemişti o yazıda "Bunlar da dünyada kötülüğe karşı savaşan güçler bana kalırsa."

Tam bu, bu akşam hissettiğim. İyi ki müzik, edebiyat, resim, tiyatro, sinema var. Yoksa halimiz  perişan olacaktı...



28.Mart / Pazar

Pazar kahvaltısına eşlik etmesi için "Buz Devri 5"i seçti bugün O.beyciğimiz. En sevdiğim animasyon dizisi sanırım bu! Seslendirmeleri ayrı güzel, kurgusu ayrı...Her seyrettiğimde bir kez daha hayran kalıyorum, yine öyle oldu :) Favori karakterimi de söyleyeyim, tam olsun: Yekta Kopan seslendirmesi ile Sid :)

Kahvaltı sonrası A. ve O. beyler çalışmaya çekildi, bense internette gazetelere daldım. Murat Sevinç önerisiyle "Tuğrul Eryılmaz Olmak"  adlı videoyu izledim sonra. Öneririm. Eryılmaz, önce Nokta'yla, daha sonra Milliyet Sanat'la birlikte hayatıma gireli çok oldu. Son yıllarda T24'de "Düzeyli Magazin" adını verdiği köşesini zevkle takip ediyorum. Bazı insanlar kendi başlarına bir dünya, onlarla aynı dönemde yaşamış olmak bile bir şans gibi gelir bana. Tuğrul Bey benim için öyle biridir. O yüzden, videoyu keyifle izledim, 2.bölümünü de merakla bekliyorum :)

Bugünün bir diğer güzel haberi ise bu yıl 26-29 Ağustos tarihlerinde "Bergama Tiyatro Festivali"nin düzenleneceğini öğrenmemdi. Yaz gelsin, salgın bitsin, sanata doyalım artık :)

Dünyanın en dik tiyatrosuna ev sahipliği yapan Bergama'da düzenlenen tiyatro festivali sizi de heyecanlandırmıyor mu?

27.Mart /Cumartesi

Ne zaman "önemli bir işim yok yarına, uyuyayım biraz" diye yatsam ertesi gün erkenden uyanırım! Bugün de öyle oldu, erkenden uyandım. Ama sonra baya bir süre yatakta keyif yaptım :)

Kahvaltıda bir cumartesi ritüeli olarak nutellalı krep vardı. O.beyin favorisi :) Ben de kenarından tırtıkladım tabii ki! Bu sırada A.beyciğimden mesaj geldi "madem sen gelemiyorsun ben geliyorum, akşam çok geç olmadan eve varmış olurum" diyen! Yüzüm güldü :) Ardından bu haberin verdiği gazın da yardımıyla oğulcuğumla temizliğe giriştik. İyi oldu, ev biraz "aldım başımı gidiyorum" modundaydı son günlerde, normale döndü :) 

Annem yemeğe davet etmişti bizi, akşamüstü onlara gitmeden önce, Dünya Tiyatrolar Günü şerefine yıllar öncesinden bir oyunu ( İKSV'nin düzenlediği İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında 2002 yılında Rumeli Hisarı'nda sergilenen "Nazım'a armağan" ) bir kez daha izledim. Genco Erkal, Yıldız Kenter, Ayla Algan, Zeliha Berksoy, Jülide Kural, Zuhal Olcay, Tilbe Saran, Sema Moritz, Zeynep Tanbay ve Işık Yenersu okuyor/yaşıyor şiirleri. İzlemediyseniz henüz, kendinize bir iyilik yapın ve izleyin derim. Oyunu izlerken bir hüzün eşlik ediyor insana yalnız, söylemem gerek. Rumeli Hisarı'nda izlediğimiz tüm oyunları, dinlediğimiz tüm konserleri anımsamak ve hüzünlenmemek mümkün mü? Ya da Yıldız Kenter'i bir daha sahnede izleyemeyeceğimiz gerçeği ile yüzleşmek çok mu kolay?...Ne diyelim, bu insanları bu mekanlarda kendi ana dilimizde dinleyebildik, izleyebildik ya, buna da şükür! 

Ne muhteşem bir kadro bu...Dünya Tiyatrolar Günü Kutlu olsun !


26.Mart / Cuma

1994 Kasım'ında ben yüksek lisansımı İTÜ'de, E.hanımcığım ise ODTÜ'de yaparken, 4 kişilik araştırma görevlisi kadrosu açan İÜ'ye sırf birlikte bir yerde çalışma aşkı ile başvurup, sınavı geçip, girmiştik. İnsanı akademiden bezdiren bir bölüm başkanı sayesinde çok dayanamadık gerçi, ben 8 ay, E.cığım da biraz daha uzun süre çalışıp ayrıldık (birbirimizden değil tabi, üniversiteden! Yoksa E.cığım ile aşkımız yıllardır baki :P). Ben para kazanma hevesimin peşine düşüp özel sektöre girdim sonrasında, E.hanım da kalbinin peşinden koşup okyanus aşırı yerlere gitti. Ardından ben "gençlikte yalpalamak caizdir" diye düşünüp ve "yok bana göre değilmiş bu özel sektör, bu topuklu ayakkabılar, bu şık şıkıdım kıyafetler, bu ilişkiler..." diye de ekleyip (Türk filmlerindeki gururlu ve fakir kız edasıyla :P) akademiye (bu sefer İTÜ'ye) döndüm. Hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biriydi. Yıllar içinde hayat önüme hiç tahmin etmediğim yollar serdi. Ve ben bugün sabah kahvaltı sonrasında yeni üniversiteme gitmek için evden çıkıp Avcılar'a gittim. Yine...27 öncesinden farkı şu: bu sefer bölüm başkanım dünya iyisi bir insan ve ben de artık çömez bir araştırma görevlisi değilim. Hem heyecanlı hem de huzurluydum bugün. Dilerim her şey güzel olsun...

Bugünün şiiri Nazım'dan...Bu şiiri aklıma getiren ise üniversitelerinde hobi bahçeleri kiralayan ve sebze-meyve yetiştiren iki güzel insan: zarif eşim ile canım Butterfly. Bugün bu iki insan birbirleri ile hem deneyimlerini hem de tohumlarını paylaşsınlar diye bir grup kurup hayırlı bir işe vesile oldum, memnunum kendimden :)  

Şiire dönecek olursak: Toprak mucizevi bir şey gerçekten. Ve ben bu mucizeye her tanık olduğumda aklıma Nazım'ın muhteşem Şeyh Bedrettin Destanının şu bölümü geliyor:

...

En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
    seven,
en büyük, en güzel kadın :
                                    TOPRAK
                nerdeyse doğuracak
                                         doğuracaktı.

Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
           - bire
kayalardan dökülür
                    gökten yağar
                                    yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
                                                                        çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
                            baş açık
                 yalnayak ve yalın kılıçtılar.

Mübalâğa cenk olundu.

Aydının Türk köylüleri,
         Sakızlı Rum gemiciler,
                              Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
                                            saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
                                         her yerde
                                                       hep beraber!
                                          diyebilmek
                                            için
on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.

...

Yeni üniversitemde arabaya binerken çektim bu fotoğrafı. E güzel işte, daha ne olsun :)

25.Mart / Perşembe

Sıradan bir gündü doğrusu. Günün ortasında 3 saat dersim vardı, bir de bir zoom toplantım. Bunların dışındaki en güzel (tek güzel) şey de üniversiteden çekirdek bir grupla yaptığımız görüntülü sohbetti, özlemişiz birbirimizi, iyi oldu :)

Bugünün şiiri instagramdaki sayfasını keşfettiğimden beri sabahlarımı aydınlatan Akgün Akova'nın "Uzun Kanatlı Kuş Sürüleri Diliyorum Sana" adlı şiirinden bir parça:

"...
binlerce, onbinlerce kemanla çağırdığım dolunay
elektriğin gümüş suyuna ışığını değdiren yıldız
yeraltı kentimde biten güzelavrat otu
geçmiş sevdalarımı erittiğin geceler için
yeniden birini sevmenin ne olduğunu anımsattığın
yüzümde tahtlar devirdiğin,
saraylar yıktığın için
düşlerinin içinden geçecek
uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana
ve severken seni,
sevdikçe seni
hep çocuk kalacağım, biliyorum"

                              

Fotoğraf Miço'nun pek sevdiğim bir pozu. Bu bakışı bana "inci küpeli kız" tablosunu çağrıştırıyor neden bilmem :) Kuzguna yavrusu şahin görünürmüş de diyebiliriz belki :)

24.Mart / Çarşamba

Çok verimli bir gündü vallahi ne yalan söyleyeyim :) Memnunum kendimden ve bugünümden!

Sevdiceğimin karlı Ankara fotoğrafları ile başladım güne. "Aman canım bizim burada bir şey yok" derken, kar yağmaya başladı ince ince. Sonra bu "ince ince" yağan kar, bana çok eskilerden bir şarkıyı (Elif'in Türküsü) ve Modern Folk Üçlüsü'nün yorumunu anımsattı. Onu bulayım da yollayayım A.beyciğime derken İncesaz yorumu çıktı önce karşıma. E dinlemeden olmaz tabi, önce onu dinledim, sonra Modern Folk'u. Tek bir şarkı olur mu hiç? Oradan Modern Folk Üçlüsü'nün eski ve pek çok sevdiğim şarkısına takıldım. Takalar, Efem, Geceler...

Ardından yarınki ders notlarını gözden geçirdim, çıkıp alışveriş yaptım, eve gelip köfte ve fırında pırasa mücveri (tarif tabii ki ablamdan :P ) yaptım. Kahve içerken biraz daha makale okudum şu ara çalıştığım konu ile ilgili. 

Akşam yemeği hazırlığı yaparken de İş Sanat'taki Cahit Sıtkı Tarancı Şiir Dinletisi eşlik etti bana. Tilbe Saran, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar, Hakan Gerçek şiirleri okuyor, Şevval Sam ise bestelenmiş şiirleri seslendiriyor. Pek güzeldi. Ve tabii ki ben yine babamı andım... Ne güzel okurdu "Yaş 35, yolun yarısı eder" diye başlayıp...Bendeki bu şiir sevdasını babama borçluyum sanırım, pek çok şeyi borçlu olduğum gibi... Çok güzel şiir okurdu, hem de ezberinden. Çamlıbel'in Han Duvarları, Nazım'ın Hoşgeldin'i, Cahit Sıtkı'nın Yaş 35'i hep babam demek bu yüzden...Nurlarda yatsın canım benim...

Bugünkü şiir bu güzel anıların sebebi olan Cahit Sıtkı'dan olsun o zaman, hem hislerime de tercüman oluyor:  

Memleket İsterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun; 
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun. 

Memleket isterim 
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun; 
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun. 

Memleket isterim 
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; 
Kış günü herkesin evi barkı olsun. 

Memleket isterim 
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.
Fotoğraf bu sabah lojmanın balkonundan. A.ciğim çekip göndermiş


23.Mart / Salı

Bugün sıradan bir gündü yine. Ders hazırlığı, bir araştırma projesi üzerinde çalışma, ders verme derken gün geçiverdi. Ders çıkışı anneme gittim. Ablam çay-kek-börek yapmıştı, O.bey ders çalışmak için evde takılınca biz kız kıza çay partisi yaptık :) Her şey iyi güzelken Şefom mutfak-salon arasında ayağını burkmayaydı daha iyi olacaktı tabii! Benim yıllar önce ayağımı burktuğumda doktorun verdiği ayak bilekliğini alıp geldim hemen. Dilerim işe yarar. Bu zamanda hastaneye gitmek de ayrı stres zira!

Dün akşam bloga yazdıktan sonra oğulcuğum gelip "anne ya birlikte bir film izlesek ya" deyince hemen mısır patlatıp ipad'in başına oturduk ve "Şikago 7'lisinin Yargılanması"nı izledik. Ne zamandır beni bu kadar etkileyen bir film izlememiştim doğrusu. İkimiz de çok beğendik. 1969'ların ABD'sinde yaşananlar ne kadar tanıdık. Bazen gülümsedim, bazen yüreğim sıkıştı, ama toplamda çok keyif aldım. Benim gibi siz de henüz izlemediyseniz kaçırmayı derim. Filmle ilgili güzel bir yazı da burada dursun: "Şikago 7 Davası: Bırak güneş içeri girsin!"


Bu akşamın güzelliği ise E.hanımcığımın 2 yeğenimin fotoğraf albümüne giriş izni vermesiydi :)  Yüzümde aptal bir gülümseme ile uzun uzun baktım tüm fotoğraflara. Benden uzak büyüyorlar diye pek üzülüyorum aslında ama bu fotoğraflar teselli ikramiyesi oldu bir bakıma :) Bakışları gibi ışıl  ışıl olsun tüm ömürleri. Oy kuzularım benim :)

Bugünün şiiri ise Afşar Timuçin'den: "Senin Bildiğin"

Sen bilirsin
Ne denizler dağlardan bu kadar yüksek
Ne sevinçler acılardan bu kadar ayrı
Daha önce dökülmesi yaprakların
Doğrudur
Yoksa neye benzer gül dönemi kiraz zamanı

Umutsuzluk bile ne güzel bilir misin
İkide bir umudu getirir karşımıza
Ölüm büyük bir saçmalık olurdu
Işık yüzlü bebekler doğmasa

Sen bilirsin
Ne denizler dağlardan bu kadar yüksek
Ne sevinçler acılardan bu kadar ayrı
Sen bilirsin
Ne ben senden iyice başka biriyim
Ne bu kuşlar göklerden başka bir şey


22.Mart / Pazartesi

Yemek molaları hariç tüm gün çalışma masasından kalkmadan çalıştım vallahi. Bir yandan zorlasa da bir yandan iyi geliyor daha önce vermediğim bir derse hazırlanmak...Tazeleniyorum gibi hissediyorum. Bir de tabii uzaktan olunca eğitim, "bunu tahtada çiziveririm" dediğim her şeyi notlara dahil etme sorunu var, ama yapıyorum bir şekilde. Yorucu olsa da keyifli :)

Dünkü Nazım şiirini sevmişsiniz, o zaman bugün de bir Birhan Keskin şiiri paylaşayım. Son kitabı "Fakir Kene"nin ilk şiiri: "Kargo". Bu zor günler ancak güzel şiirle aşılır çünkü...Ve bir de, ben de tüm sevdiklerime Birhan Keskin'in yazdıklarını bir şekilde kargolamak isterdim diye :)

                                          
"Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun.
Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok
burada dursun.

Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem
zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri
eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.

Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim
kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.

Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve
çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.

Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak,
o inat neyse sen osun.

Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa
nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak,
aklında bulunsun.

Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor,
ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir
okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki,
bırak patronlar seni kovsun!

Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça,
(bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.

Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki
çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat
midene dostluk olsun.

Şuraya Youtube’dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama
müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.

Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına
yandığım, kırkına birden deva olsun."

21.Mart / Pazar

Bu hafta sonu Ekmekçim sayesinde güzel filmeler izledim Mubi'den. Dün akşamımı Bora Kim'in "Sinek Kuşu" adlı filmi, bugünümü de Reha Erdem'in "Seni Buldum Ya"sı güzelleştirdi. Çok özledim aslında sinemada film izlemeyi. Ama buna da şükür diyeyim yine de, değil mi? Ya hiç böyle bir seçeneğimiz olmasaydı? İyice çekilmez olurdu şu salgın dönemi...(Polyanayı yutmuş olduğumu biliyorsunuz zaten değil mi :P)

Dün Butterfly'ın yaptığı simitlerde gözüm kalmıştı :) Neyse ki sabah annemle birlikte kahvaltıya gelirken, ablam fırına uğrayıp sıcak sıcak simit alıp geldi :) Gerçi yerken kendimi kaybettim bir miktar ama olsun :)

Son günlerde instagramda Akgün Akova'yı takip ediyorum. İçime mutluluk veriyor onun paylaşımları. Sabah ilk o hatırlattı bugünün "dünya şiir günü" olduğunu. Ne güzel bir gün... 2 yıl önce üniversitede şiirler okuyarak kutlamıştık bugünü. Sonrasında neler neler değişti...Değişmeyen, benim şiire olan tutkum sadece :) 

Fotoğraf kütüphanemdeki Nazım Hikmet köşesinden. Dünya şiir gününü onun dizeleriyle kutlamak istedim zira: 

"kardeşim
sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana

uçak sağ salim inebilsin meydana

doktor gülerek çıksın ameliyattan
kör çocuğun açılsın gözleri

delikanlı kurtarılsın kurşuna dizilirken

birbirine kavuşsun yavuklular
düğün dernek yapılsın hem de

susuzluk da suya kavuşsun
ekmek de hürriyete

kardeşim
sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana
onların dediği çıkacak
                eninde de sonunda da..."

20.Mart / Cumartesi

Sabahları uyanınca yataktan kalkmadan şöyle bir telefondan haberlere bakma adeti geliştirdim ne zamandır. Bir sabaha da güzel bir haberle uyanmıyoruz gerçi ama bu sabah haberler sağlı sollu tokatladı sanki beni! Her 6 Mayısta hıdrellez sevincinin yanında Deniz'lerin idamının acısıyla uyanmam geldi aklıma. Naif bir keyifle kutlanacak güzellikte bir gün bile bizim ülkede boğazında bir yumru halini alıyor ne yazık ki...Bugün de Nevruz güya, evde de olsak kutlanacak, mutlu olunacak güzel bir gün ama yok! Mutlu olmak, neşelenmek bir yana kendine küçük mutluluklar yaratmaya çalışmak bile utanacak bir şey sanki, o kadar zor her şey...Of!

Yine de kahvaltıdan sonra dün annemden öğrendiğim şekilde (anneannem de öyle yaparmış eskiden nevruz kutlamalarında) soğan kabuğuyla yumurtaları kaynatıp yumurtaları "boyadım" :) Sonra da dün bizim bölüm arkadaşımız (ve büyük ailemizin bir anlamdaki yeni gelini) S.hanımcığımdan öğrendiğim üzere 7S ritüelini yaptım. Kendimce dilek diledim, salonun havasını değiştirdim, birazcık da olsa :)

Öğleden sonra da O.beyin direksiyon sınavı vardı, ona gittik birlikte. Anaokulu kapısında, ilkokul kapısında, ortaokul kapısında, liseye giriş sınavı kapısında, dersane kapılarında, üniversiteye giriş sınavı kapısında bekleyişin son halkası ehliyet almak için sınava girdiği okulun bahçesinde bekleyişti sanırım! Bunda bile heyecan yaptım tabii ki! Trafikte sürüp de okul bahçesine giriş yaptıktan sonra paralel park ederken  o; ben uzaktan,  "hadi kır artık direksiyonu" diye bile söylendim :) Neyse, zamanında kırdı direksiyonu, pek de güzel park etti ve 1.hakkında almaya hak kazandı ehliyeti. Ne zaman büyüdü bu adam diye düşünerek geçirdim günün kalan kısmını :) Bir de tabii babamı anarak! 

İlk araba kullanmaya başladığımda 2.vitesle Kozyatağı Carrefour'a gidip geldiğimi çok büyük iş başarmışım gibi anlattığımda hiç bir şey demeden dinlemişti beni rahmetli, sonra arabanın anahtarını elime tutuşturup şehirlerarası yola çıkarmıştı, "bas gaza, 3'le, bas gaza 4'le" diye diye :) "Yolun hakkını ver, trafikte bana küfrettirme bir de" demişti eve dönerken gülerek, canım benim :) Ne zamandır yolların hakkını bir uzun yol şoförü gibi verdiğimi görse gurur duyardı eminim :)  

(1) Yeniden doğuşu sembolize eden  buğday; (2) Bereket ve zenginlik için sikke (3) Baharın gelişini müjdeleyen sümbül (4) Sembolik ilaç sarımsak (5) Güzellik ve sağlığı sembolize eden elmalar, yumurtalar (6) Gün doğumundaki rengi sembolize eden sumak ve (7) Olgunlaşmayı ve sabrı sembolize eden sirke ve akşam da bir kadeh şarap ile kutladık bizim evde nevruzu :) 

19.Mart / Cuma

Öğlene dek süren akreditasyon çalışmaları bitince kuş gibi hafifledim :) Kendime bir kahve yapıp sakin ve huzurlu bir balkon keyfi yaptım önce. Bir fasıl Leyla ile Mecnun seyrettim (ben neden bu diziyi daha önce seyretmemiştim diye diye :P) Öğle yemeğinden sonra da Ikea'dan ısmarladığım tabure geldi. Anneme götürmek üzere onu monte ettim. Zira geçenlerde dolap tepelerine uzanmak için sandalyeye çıkıp kayıp düşmüş, saklamış bir de bizden ! Neden sonra itiraf edince yüreğime iniyor zannettim! "E neden tabure alıyorsun, ya yine çıkıp düşerse" demeyin! Ben annemi tanıyorsam, bizim olmadığımız bir zaman yine çıkacak sandalye tepelerine; bari basamaklı, yere daha sağlam basan bir mutfak taburesine çıksın istedim. 

Tabureyi monte ederken Ö.beyciğim iki gün önce ödünç aldığı arabamı getirdi. Ben de filtre kahve yapmıştım. Termosa koyup indim aşağıya, geçenlerde Ekmekçim'le de oturduğumuz, apartmanın yanındaki küçük parkımsı yerdeki bankalara oturup kahvelerimizi içip biraz söyleştik. Özleşmişiz birbirimizi, abla-kardeş hasret giderdik :)

Bugün yine belim çok ağrıyor bir de! Başladım yine bel egzersizlerine. Şu 5 dakikalık egzersizi günlük rutinim yapamıyor sadece bel ağrım kendini hatırlatınca başlıyorum ya, kendime de kızıyorum bir yandan...


Bu da bugün altında oturup kahve içtiğimiz ağaç :) Geçenlerde dalına astığım marteniçkam da hâlâ asılıydı :)

18.Mart / Perşembe

Dün saat 01:00'de yatıp sabah 6:30da uyanınca hafif sersem sepelek bir gün geçirdim ama akreditasyon işi baya yoluna girdi neyse ki. Yarın öğlen bitmiş olur hayırlısıyla :)

Bugün bir de toplantıların arasında benim şu atama işiyle ilgili güzel bir haber geldi. Hâlâ resmileşmese de durum, yönetim kurulundan olumlu karar çıkmış neyse ki. Ne diyelim, Allah tamamına erdirsin :) 

Akşam da BAL kızlarla 10 dakika toplaşalım deyip 1 saat çene çaldık yine. Çok özledik gerçekten birbirimizi, toplaşmayı, gülüşmeyi, söyleşmeyi...Neyse yapacak bir şey yok. Bu günler de geçecek elbet!

Bu yakışıklı prens bugün sürekli çalışma odasındaki koltukta değişik pozlarda oturup/uyuyup benim masanın başından kalkmamı bekledi :)

17.Mart / Çarşamba

Bugün akreditasyon değerlendirme süreci saat 8:30'da başladı.12:30-13:30 arası bir yemek molası, ardından yine toplantı ve sonra 17:00-18:00 arası bir mola daha...Toplantı dizisi bittiğinde saat 22:20'ydi. Ayaklarımın ağrısından ağlamak üzereydim nerdeyse! 

17:00'de ara verdiğimde annemin peynirli poğaça yapıp yollamış olduğunu gördüm ki, sanırım bir poğaçayı bu kadar aşkla ve minnetle hiç yememiştim daha önce :) Üniversitede okurken "ileride anneme o kadar yakın oturacağım ki sarma sarınca tabağa koyup soğumadan bana getirebilecek" derdim. Çok içten dilemişim herhalde ki, tuttu bu dileğim! Bugün sıcak sıcak anne poğaçası yerken bunu düşündüm yine :)

Bir süredir twitter'da Sinan Dirlik'i takip ediyorum. Hemen her gün o kadar güzel "iyi geceler" dileklerinde bulunuyor ki, yazdıklarını okuyunca içim açılıyor hep. Bugün buraya yazacak çok da olumlu bir şeyim yok, o yüzden Sinan Bey'in dünkü güzelim paylaşımı ile bitireyim yazımı: "birbirimizin acısını sırtlandıkça azaltmayı, birbirimizi kucakladıkça sevinci ve neşeyi çoğaltmayı öğrenmeye yaklaştırsın gecemiz... yaptıklarımızdan ve ağzımızdan çıkanlardan daha az, sustuklarımızdan ve gözlerimizi kaçırdıklarımızdan daha çok utanacağımız bir güne uyanalım."

Öğlen ve akşamüstü olan aralarda kahvemi mutfak balkonumda içerken bana eşlik eden güzellikler :)


16.Mart /Salı

"Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını, ben hasretlerin" demiş ya Nazım, "sevdiğin şairlerin yazdığı tek bir dizeyi ben yazmak isterdim desen hangisi olurdu" derseniz bunu derdim galiba. Beni anlatıyor zira! Dram yaratmak için değil bu yazdığım, hayatımın gerçeği...Olaya Polyana gözlüğüyle bakacak olursam, hasretini çekeceğim çok sevdiğim var da diyebilirim tabii :) Ya da A.bey özelinde "sürdürülebilir evlilik modeli bu" da diyebilirim :) 

Uzun sözün kısası, A.ciğim Ankara'ya döndü bugün aheste bir kahvaltı sonrasında...Evden çıkar çıkmaz özlemeye başlıyorum onu gerçekten...(Ayrı şehirlerdeyken evlilik aşkı öldürmüyor sevgili okuyucu, kesin bilgi! :P)

Sonrasında sabah kahvesi bahane, bizimkilerin hâlini hatırını sormak şahane diyerek annemlere uğradım. Aklım onlarda hep bu ara, hem ablamın hem annemin sağlık durumları yalpalıyor son günlerde zira. Düzelecek tabii ama, doktor peşinde koşturup duruyor ablam, özellikle :(

Öğleden sonra da dersim vardı malum. Yine enerjim bitik girip, şarj olmuş halde çıktım dersten, iyi oldu :) O enerjiyle de üstünden de olsa evi süpürdüm, sildim, sonra da duş alıp ayaklarımı uzatıp keyif yaptım bir süre. 

Akşamsa yarın başlayacak olan ve 3 gün sürecek akreditasyon maratonu için son hazırlıkları tamamladım. Bu koşturmacanın içine "sosyal sorumluluk" diyerek kendi isteğimle giriyor olmama bir çok arkadaşım inanamıyor. İşin kötüsü, ben de kendime inanamıyorum sanırım!

Dünkü yürüyüşte karşımıza çıkan ve önünden ayrılmak istemediğim manolya ağacı :)


15.Mart / Pazartesi

Sabahtan evde çalıştık hepimiz. Sonra bahar tatilinde olan O.bey partiden bir arkadaşı ile buluşmak ve sonrasında direksiyon eğitimi için çıktı. Biz de A. ile biraz daha çalışıp sahile kadar yürüyüp geldik. Eskiden olsa mutlaka bir yerde ya bir kahve içer ya bir şeyler atıştırır, mola verirdik ama salgından beri hiç dışarda oturmadığımızdan bu kuralı yine bozmadık. Baya bir zamandır bu kadar uzun uzun yürümemiştik, yorulduk ikimiz de. Benim kafam gün boyunca bu ara tansiyonu çok oynayan, bir türlü yerine oturmayan ablamdaydı gerçi genel olarak, çok da keyfim yoktu ama yürümek iyi geldi.

Akşam da hazır dönerden iskender yaptık evde, Refika'nın tarifini kullanarak, gayet başarılı oldu vallahi. Öneririm :)

Sahilde kedi evinin yeri nasıl muhteşem ama...Adalar manzaralı dubleks villa :)

 

14.Mart / Pazar

Bugün kutlu bir gün malum :) 21 yıl önce bugün doğdu oğulcuğum. Hayatımı derinden değiştirdi sonrasında. Beni de değiştirdi bu arada tabii :)

Daha sabırlı bir insan olmayı öğrendim ben O.cığımla. Yavaşlamayı... Hayatı hafife almayı... Bir de o mutluysa eğer, başka hiçbir şeyin ve hiç kimsenin bundan daha önemli olmadığını öğrendim. Ki bunları öğrenmek çok da az şey değil biliyorsunuz :)

Doğum günü çocuğu sabah kahvaltısında ne istediği siparişini akşamdan vermişti. A.amcası sabah o yüzden "otel usulü sucuklu omlet" yaptı. Enfesti gerçekten :) Sonrasında teyze ve anneanne de geldi ve mum üfleme/pasta kesme seremonisini gerçekleştirdik. 5 kişinin değişik kombinasyonlarıyla fotoğraflar çektik, çekerken eğlendik :)

Ardından O. "anı kutusu"yla geldi ve benim O.cığımın doğumundan itibaren biriktirdiğim nesneleri döktük ortaya. İlk kesilen saçından, ilk çorabına, ilk dişine, anaokulundan lise sona kadar karnelerinden ilkokuldaki ilk defterine, hediye kartlarına, A.amcasının ona yazdığı ilk mektuba* kadar bir çok anının üzerinden geçtik. Bazen güldük, bazen gözlerimiz doldu ama güzel bir paylaşımdı...

*(Bu mektuptan eski blogumda şöyle bahsetmişim: "Bugün O. kendisine yazılmış "oğlum" diye başlayan mektubu okuyup bitirdiğinde gözleri dolu doluydu. Ozan'ın o halini gördüğümde ve mektubu okuduğumda aklıma ilk gelen cümle 'Nazım'la Memet Fuat'ın ilişkisine hep hayran oldum ya, benzerini Piraye'nin gözlerinden izleme şansı tanıdı bu hayat bana' oldu. Teşekkür ederim hayat sana! Her şey için...")


Bazen çok eğlenceli, bazen zorlayıcı, her zaman çok öğretici ve çok güzel onunla yaşam...Gözümün nuru, ömrümün sebebi oğlum...Hayat sana hep güzellikler sunsun. Hep güzel insanlar girsin yaşamına dilerim...

13.Mart /Cumartesi

Aydınlık, güzel bir cumartesi günüydü. Dün akşam Ankara'dan A.beyciğim geldiği için bana ekstra aydınlık da gelmiş olabilir tabi :)

Uzun bir kahvaltı ve balkon keyfi yaptık önce. Sonra ikimiz de köşelerimize çekilip biraz iş güç peşinde koştuk. Ardından küçük bir yürüyüş ve hızlı bir alışveriş...Akşamüstü O.beyciğimiz teşrif ettiler, babasına gitmişti dün akşam zira. Biraz da onunla sohbet edip O.'ın küçüklükten beri çok sevdiği "liderlerin komik gafları"yla ilgili videolar izleyip baya güldük yine.  En eğlendiğimiz "40 yapar" videosu oluyor her zaman! :P

Akşam yemeği hazırlığında ise benim rolüm aşçı yamaklığıydı :) Sonra da lezzetten ağlamak istiyorum tadında bir masaya oturduk hep birlikte.  

Bir cumartesi günü de böylece geçip gitti...E daha iyisi Şam'da kayısı demiş atalarımız değil mi?

Balkon keyfimize eşlik eden çiçeklerim 
(Miço bey'in tacizlerinden kurtulabilecekleri bir yerde, kendilerine ait bir dolap üstündeler) 


12.Mart / Cuma

Bugüne ait güzellikler dükkanına ne yazacağım dün akşam gece yarısına doğru belli olmuştu aslında :) Eski blog zamanlarımdan takipçim/arkadaşım olan Serpil'in "Şulem esas senin yazıların yaşamı sevdiriyor, ne kadar yorgun bezgin olsam da yazılarını okurken ferahlıyorum" yorumunu okuyup gülümseyerek girdim yatağa. Yorum çok güzeldi tabii, ama bu güzelliği 2006'dan beri hayatımda olan bir grup güzel kadına borçlu olduğumu da hatırlattığı için bana, ayrıca özeldi. 

Bugünkü yazım bu güzel kadınların hayatımdaki varlıklarına bir şükür ve güzelleme olacak o yüzden :)

2006'nın başlarında internette o zamanki cumhurbaşkanı ile ilgili bir şey ararken (niyeyse!), hiç unutmam Elektra'mın bloguna denk gelmiştim ilk. Çok eğlenceli ve gerçek hayatta arkadaş olmak isteyebileceğim biri gibi duruyordu. Takip etmeye başladım. Elektra'nın blogundan Ekmekçikız'a atladım kısa süre sonra, onu da aldım takibe :) Hoşuma gitmişti bu blog işi. Okuyan, düşünen, çocuk(lar) büyüten, hayatın zorluklarını da güzelliklerini de paylaşan, kendime yakın hissettiğim ama tanımadığım, hatta gerçek adlarını bile bilmediğim arkadaşlarım olmuştu kısa süre içinde. "Ben neden böyle bir şey yapmıyorum ki" dedim kendi kendime...

Şimdi dönüp baktım da tekrar eski bloguma, ilk 5.Mayıs.2006'da  çekingen bir "merhaba" demişim "Bu blog şiirlerden, fotograflardan ve tabii ki "vazgeçilmezim" olan oğlumla ilgili yazılardan oluşacak...Uzaklarda olup, her anımızı paylaşamadığımız dostlarımla daha çok şey paylaşmak için iyi bir yol diye düşünüyorum. Umarım öyle olur..." diye yazarak. Gerçekten uzakta olan dostlarımın benden ve oğlumdan haberdar olmalarına, hayatıma eşlik etmelerine yardımcı oldu blogum ama benim hayatıma bundan çok daha fazlasını da kattı: Normalde hiç tanışamayacağım, farklı meslek gruplarından farklı şehirlerden hatta farklı ülkelerden arkadaşlarım, dostlarım oldu benim :)

Bloglar aracılığıyla kendimize çok eğlenceli çok paylaşımcı bir sanal ortam kurduk zamanla. Unuttuğum vardır mutlaka ama ilk aklıma gelenler  Ekmekçikız, Komplekssiz Elektra, Yedinci Oda, Kelebek, Müzistan, Köşenin Delisi, Endişeli Peri, Neolitik Hanım, Arzu, Yıldız Seyri ve tabii ki Aslı Hayvanı...Aslı hayvanımın hayatıma girişi 11 yaşımıza tekabül ettiğinden o sadece blog arkadaşım değildi tabii ama blog arkadaşım olarak da en az sıra arkadaşım olduğu zamanki kadar eğlenceliydi :)

Bir süre sonra sanal ortam yetmedi bize, buluştuk. Önce Elektram, Ekmekçim ve ben kırdık şeytanın bacağını. Sonra grubu genişlettik. Pikniklere gittik, evlerde toplandık. Köşenin Delisiyle yazlıkta bile buluşmayı başardık :) Oğlumun büyümesine eşlik ettiler. Ben de onlarınkine. Geçenlerde düşündüm de Ekmekçimin kızına "çiçek kız" diyorum ben hâlâ. Elektra'nın O.beye "çim adam" demesi gibi. Elimizde büyüdüler çünkü bir anlamda...Yedinci Oda'nın kızı ile benim oğlum önce mektup arkadaşı oldular mesela, sonra gerçek iki dost. Üniversite sınavlarının açıklandığı gece bizdeydi mesela Ö.cüğüm. Ne kadar ayakları yere basan bir genç kıza dönüştü, gurur duyuyorum onunla. Sonra canım Kelebek var, bizim E.beyciğimizin zor zamanlarında imdadımıza yetişti her zaman, akademik bir gözle yönlendirdi, sakinleştirdi bizi, hep çok minnettarım ona; yapıp yolladığı domates sosları, ekmekler de bonusu ilişkimizin elbet :) Elektram oğlumun üniversite sınav tercihlerini yaptığımız günlerde en büyük danışmanımdı. Ekmekçim "hadi sinemaya gidiyor muyuz" deyip 15 dakika içinde kapısının önünde bittiğim mahalle arkadaşım, komşum :) Arzu'cuğum, kitabını onunla tanışmadan çok önce çok severek okuduğum bir yazarla arkadaş olma, geleceğine inandığımız güzel günler şerefine kadeh kaldırma, dertleşme, gülüşme, küfretme keyfini yaşattı bana. Müzi'ciğimle aynı kaderi faz farkı ile yaşarken ne çok dertleşirdik...Oy, oy, oy ne çok şey var aslında yazılacak...Ne çok anı var gülümseyerek anlatılacak...

Hani fıkralar vardır ya "bir alman, bir fransız, bir italyan bir de laz" diye başlayan (bu ekibin laz'ı her zaman benimdir bu arada :P), bizimki de öyle aslında, beş benzemez bir arada :) 'Bir mühendis, bir hukukçu, bir felsefeci, bir sosyolog, bir iletişimci, bir işletmeci, bir çocuk gelişim uzmanı biraraya gelmişler' diye başlıyor bizim hikayemiz...Ve sürüyor şükürler olsun ki, artık bloglarda değilse de facebookta, instagramda, whatsapp'te :)

Haftanın anlam ve önemine de uygun olsun o halde: "kadın kadının yurdudur" diye bitireyim bu yazıyı.  Tüm blogdaşlarıma, kız kardeşlerime minnetle, şükranla... :)

*Serpilciğim blog yazmadan yıllarca eşlik ettin bize. Bu yazının da ilham kaynağı oldun. Özel bir teşekkür de sana elbet :)

Fotoğraf Aslı Hayvanımın Şile'deki evinden Ekmekçim, Elektram ve ben dönerken, Elektramın arka koltuktan çektiği ve çok havalı bulduğumuz pozumuz :)


11.Mart /Perşembe

Yağmurlu bir güne uyandık bugün. Severim ben yağmuru, o yüzden benim için güzel bir başlangıç oldu :)

Günün bütününde ise bir zoom hakimiyeti vardı! İlk zoom toplantısında 3 arkadaş revizyondan yeni dönen bir makalenin üzerinde çalıştık, ikincisinde 2.5 saat ders anlattım, akşamüstü olan üçüncü zoomda ise canım Y.hanımcığımın "Feminist İktisat" sunumunu izledim (İnsanın 1000 yıllık arkadaşının şu hayatta gurur duyulacak şeyler yapıyor olması ne şahane bir duygu!)

Y.Hanımcığımı dinlerken kafamda bir yandan da  "birlikte ne yapabiliriz" sorusu vardı. Üzerinden baya bir yıl geçti ama ikimizin ortak bir makalesi var ve o makale için çalışma süreci çok keyifliydi zira. Kadıköy Baylan'da buluşurduk genel olarak çalışma için. Kup griyelerimizi yerken deltalar, varyanslar falan havada uçuşurken servis yapan garsonun sonunda dayanamayıp "siz nece konuşuyorsunuz Allah aşkına? Türkçe gibi ama değil gibi de" demesi tüm bu çalışmalara damgasını vurmuştu sanırım :) Oysa artık tüm çalışmalar zoom üzerinden ve Baylan pastanesinde oturup bir kahve içmek bile ne büyük bir lüks oldu...

Sen yağmurlu günlere yakışırsın
Yollar çeker uzak dağlar çeker uzak evler
Islanan yapraklar gibi yüzün ışır
Işırsa beni unutma
G.Akın

10.Mart / Çarşamba

Salgın günleri birbirine benzer şekilde geçip gidiyor. Bugün de o birbirine benzeyen günlerden biriydi.

Ders hazırlığı yaptım genel olarak. Arada annem kahveye geldi, onunla hoşbeş ettik. 

Akşamüstü yoğurt yapmak için süt almaya giderken de evin yakınındaki ağacı bembeyaz çiçekle donanmış görünce marteniçkamı bileğimden çıkarıp astım hemen, dileğim olsun diye bir kez daha içimden geçirerek...Göreceğiz bakalım :)

Miço beyle akşam keyfimizden bir kare. İnce, uzun zarif oğlum benim :)


9.Mart /Salı

Bugün bir ağırlık vardı üzerimde, başım da ağrıyordu belki onun da etkisiyle...Öğleden sonra doktora dersim başladı ve 2 saatin sonunda hem başımın ağrısı geçmişti hem de enerjim yerine gelmişti. Enteresan bir durum bu, yüz yüze ders verirken de böyle olurdu bana, derse hasta girer iyileşmiş çıkardım :) İnsanın yaptığı işi sevmesi şükredilecek bir şey gerçekten!

Bugün yemek yaparken İş Sanat'ın Youtube kanalından Moliere'in "Cimri" sinin okuma provasını dinledim. "Provadan İzle" adını verdikleri bu deneme ile oyunun tamamı bir okuma provası düzeninde sunuluyor. Radyo tiyatrosu gibi dinledim. Çok hoşuma gitti doğrusu. Öneririm.

Bahar yüzünü göstermeye başladı artık. Bakkala giderken apartman kapısının önünde açmış bu güzellikler mesela, şairin dediği gibi durup dururken "tutar insana yaşamı sevdirir" cinsinden değil mi sizce de? (Evet tamam, ben de biliyorum Metin Eloğlunun bu dizeleri "şişedeki" için yazdığını. Ama ne fark eder ki, farklı güzellikler farklı zamanlarda yaşam sevinci verebilir hepimize :P) 


8.Mart / Pazartesi

8 Mart emekçi kadınlar günü! Bu ülkede bir günü / bir olayı / bir güzelliği kutlamak hanidir çok zor. O kadar beter zamanlardan geçiyoruz ki...Bıraktım eşit işe eşit ücreti falan kadınlar her gün dövülüyor, tecavüze uğruyor ve öldürülüyor benim ülkemde...Ne desem bir eksik olacak. O yüzden susuyorum bu konuda. Ve umudumu korumaya çalışıyorum. Sonunda kız kardeşlik kazansın istiyorum... 

Mimoza ağaçlarını hep çok sevmişimdir. Kokularını, görüntülerini, baharın gelişini müjdeleyişlerini... Meğer İtalya'da ikinci dünya savaşından bu yana kadınlar gününün sembolü olarak belirlenmiş mimoza ve o gün bugündür tüm dünyada böyle biliniyor/kabul ediliyormuş...Boşuna sevmemişim yani bu güzelim çiçeği. 

50 yaş 40 gün 40 gece kutlamalara vesile oldu. Bugün de sonunda ve baya bir yol kat ederek N.hocamın yaş günü kartı elime geçti. Nasıl sevindim. Hem kartta yazılanlar, hem de çoooook uzun zamandır posta yoluyla bir kart/mektup almamışken heyecanla zarfı açmanın güzelliği, gülümsetti beni. Sevdiklerime mektup yazmaya / kart atmaya mı başlasam ben de...Hımmm, ben bu konuyu düşüneyim :)

Yaş günü kartımın zarifliğine bakar mısınız :)


7.Mart / Pazar

Aheste bir kahvaltı sonrası hızlı bir market alışverişi yapıp kendimi mutfağa adadım bir süre. Ardından gazeteler, Mart ayının Milliyet Sanatı derken akşamüstü oldu bile! Gazetedeki “zoom yorgunu” haberini okuyup pazar günü 2 zoom toplantısına katılmak dramatik olsa da toplantılar gayet verimli geçti ne yalan söyleyeyim :-)

Naim Dilmener’in yazısından okuyup, merak edip dinlediğim “Seza Kırgız ile düetler” ise bugünümü güzelleştiren ezgilerdi. Ne zaman güzel bir türkü dinlesem "İnsanların türküleri kendilerinden güzel / kendilerinden umutlu / kendilerinden kederli..." dizeleri ile Nazım gelir aklıma...Yine öyle oldu. Cem Adrian'la yaptığı düete özellikle bayıldım...

Dün Ekmekçi'min yazısı ile  Altın Küre ödüllerinin verildiğini hatırlamıştım. Akşam da Frances McDormand'ın en iyi kadın oyuncu ödülünü aldığı Nomadland'i izledim. Bu ara hüzünlenmeye meyilliyim zaten, film de üzerine geldi. Güzeldi ama bana verdiği temel his hüzün oldu...



6.Mart /Cumartesi

Genel bir toz alıp mutfak dolaplarını yerleştirerek başladım güne. Ardından annemler geldiler. Yiyip içip söyleştik. Şefom şekerim bana bir marteniçka yapmış, pek sevindim dileğimi dileyip hemen taktım bileğime. Çok seviyorum böyle ritüelleri :)

Bir de O.beyin bana yaşgünü hediyesi olarak ısmarladığı imzalı Moğollar plağım gelmiş sonunda. "Umut yolunu bulur" 2009 yılına ait bir albüm ama bende yoktu. Sırf adı bile tavladı beni zaten, eminim şarkılar da ismi kadar güzeldir :)

Marteniçkam, bakımsız ellerim ve çalışma ortamım isimli çalışmam :P

5.Mart / Cuma

Bugün aheste bir kahvaltı ve kahve keyfi sonrası yine "rampaların ustasıyım, gözlerinin hastasıyım" modunda, yollardaydım :) İstanbul'a dönüş yolunda "Gece Nöbetçisi" adında bir radyo tiyatrosu ile Murat Meriç'in "Gelenekten Geleceğe Şarkılardaki Anason Kokusu" adlı podcast'ini dinledim. Geri kalan zamanda da telefonumdaki şarkılara kâh eşlik ettim, kâh sadece müzik dinledim. Yol uzun değil zaten. 4.5 saatte evdeydim yine.

Sonrasında şöyle bir hızlıca silip süpürdüm evi.  Gitmeden önce yıkadığım çamaşırları ütüledim, duş alıp çayımı demledim ve salona yayıldım :) Bu akşam kimse beni bu koltuktan kaldıramaz :) Belki bana göbüş açan miço bey sadece :P




4.Mart / Perşembe

Bugün sabah Genco Erkal'ın 1.mart'ta yaptığı bir paylaşım gözüme çarptı instagramda: "Tarihte bugün. 1 Mart 1983. Hakkari’de Bir Mevsim adlı film Berlin Film Festivalinde 4 ödül aldı. Festivalde en çok ödül alan filmlerden biri olarak sinema tarihine geçti. Bizde yargılandı, 7 yıl yasaklı kaldı, gösterilemedi. Ferit Edgü’nün O adlı romanından Onar Kutlar’ın uyarladığı filmin yönetmeni Erden Kıral, Oyuncular: Genco Erkal, Erkan Yücel, Şerif Sezer" diye yazmış Erkal. Taaa üniversite yıllarına gittim bunu okuyunca. "O", üniversite 1.sınıf bunalımlarıma nokta koyan kitaptır benim için. Her kitabın bir zamanı olduğuna inananlardanım. Benim için zamanı o yazmış demek. Ne kadar etkilenmiştim. Ne çok içselleştirmiştim anlatılan hikayeyi. Çok farklı bir anlamda kendimi yabancı hissettiğim bir ortama benim derin köklerle bağlanmamı sağladı bu kitap... Çok özeldir...

Sonra kıdem tazminatımın hesabıma yattığı haberi geldi bankadan. Derin bir "oh" çektim. 15 yıllık emeğin karşılığı bu mudur diye sorgulamadım doğrusu. Sadece bu tazminatı alabildiğim için mutlu oldum. 

Akşamüstü de sıcak şarap yaptım. İstanbul'da o güne dek yapmadığım bir şeyi deneyip de beğendiğim zaman onu Ankara'da da yapmazsam içime sinmiyor genelde. Geçen haftaki sıcak şarap deneyiminden sonra burada da yapmazsam olmazdı bu yüzden. Böylece bir toplantıdan çıkıp diğer toplantıya giren A.beyciğimin da sıkıcı toplantı gündemlerine dayanma gücünü arttırmış oldum :)    


Kütüphanemdeki baskısı. Kitapların yıpranmış hallerini daha çok seviyorum sanırım...

3.Mart / Çarşamba

Lise ikide ağlaya ağlaya gittiğim bir şehirde, İzmir'de tanıdım onu. Sadece iyi bir matematik öğretmeni değil, aynı zamanda entelektüel kimliği, bize aşılamaya çalıştığı dünya görüşü ile de benim unutulmazım oldu her zaman. Lise sonda matematik öğretmeni olacağım diye tutturmamın en temel nedeniydi. Sonra ben matematik öğretmeni olmadım ama onu hiç unutmadım, peşini de bırakmadım. (Sevdiklerime yapışmak gibi bir huyum var sanırım :) . Ayrı şehirlerde de olsak, mesajlarla, telefonlarla, İzmir buluşmaları ile korunan bir dostluk temelli öğrenci-öğretmen ilişkimiz var çok şükür ki...Ve, evet N.Hocam benim hâlâ biricik öğretmenim. Ama aynı zamanda dostum. Görüşüp buluştuğum, dertleştiğim, hayaller kurduğum.. Bugün bu güzel insanın doğum günü, ne güzel :)

Ankara bugün bahar gibi bir gün yaşattı bize. Yerlerde hâlâ biraz kar olsa da günlük güneşlik ve gayet ılık bir hava vardı. Biz de öğleden sonra E.ciğimizi Hacettepe'ye spora götürüp yürüdük baya. Çok seviyorum o kampüsü, heykeller, bina duvarlarındaki mozaikler bir açık hava müzesi hissi veriyor bana. Yine öyle oldu. İçim açıldı.


Yürürken karşılaştığımız heykellerden biri :)

2.Mart / Salı

Bu ara hem sıkça gördüğüm rüyaları hatırlıyorum hem de özlediğim sevdiklerimi görüp gülümseyerek uyanıyorum. Dün akşamki konuğum babamdı. Yeni traş olmuş, yakışıklı ve ışıl ışıl bakan gözleriyle uykumu ve dolayısıyla da günümü aydınlattı :)

Sabahtan A beyciğim ders verirken çıkıp yürüdüm kampüste 1 saat kadar . Hava soğuk ama aydınlık ve güzeldi.   

Öğleden sonra ise henüz resmi atamam gerçekleşmemiş olsa da doktora dersimdeki öğrencilerimle tanıştım. Yarın da lisanslarla derse başlayacağım. Dilerim ki her şey yolunda gider ve mutlulukla, huzurla çalışacağım zamanlara başlamış olurum :)

Yürüyüş rotam bana böyle bir güzellik sundu bugün :)


1.Mart / Pazartesi

2021'in ilk iki ayını da yemiş durumdayız bugün itibariyle...Mart ayının ilk gününde Ankara yollarındaydım yine! Araba kullanmayı seven biriyim neyse ki. Yoksa bu dönem daha da zor geçerdi eminim. Yola çıkarken radyo tiyatrosundan bölümler indirmiştim telefonuma. İki oyun dinlediğimde yol baya bir kolaylanmıştı zaten. Biraz da şarkı dinleyip / söyleyeyim derken bitti bile! Kavuştuk yine sevdiceğimle :)

Hava ise yol boyu hava şahaneydi ve bulutlar şölen gibiydi. Bu noktada "buludlar pambık gibi buludlar" şarkısını söylediğimi belirtmeme gerek yok sanırım :P

Akşam yemek sonrası Ekmekçim'in hediyesi olan "Ah Gözel İstanbul"u seyrettik MUBİ'den ve İstanbul'u yaşamayı ne çok özlediğimizi anımsadık yine. "Ay ne güzel gezerdik" diye diye izledik belgeselin bütününü. Ne diyelim, geçsin bu günler tez zamanda da devam edelim gezmelerimize, keşiflerimize :)

Pambık gibi bulutlardan bir kesit :)