11 Eylül / Pazar

Dün akşam, hiç aklımızda yokken Y.hanımcığımızla sebatik izninde gideceği İskoçya öncesi yemek yiyelim dedik ve Kadıköy'deki "Memleket Meyhanesi"nde bulduk kendimizi. Meyhanenin adına uygun olarak memleket meselelerinden bahsettik çokça! Biraz da whatsapp BAL grubuna fotoğraf yollayıp grubun diğer üyelerini kıskandırma eylemi gerçekleştirip, eğlendik :)

Bugün ise, 3 aydan sonra, yine Ankara yollarındaydık, A.ciğim ve oğluşcuğumla. Aslında dün yola çıkarız diye konuşmuştuk ama iki ayağımızı bir pabuca sığdırmaya çalışmak anlamlı gelmedi, bugüne erteledik yolculuğu...Şarkı dinleyerek, söyleyerek geldik, nasıl geldiğimizi bile anlamadan. Bolu'daki molamızda, indirimli satış mağazalarından O.beye bir spor ayakkabı (an itibari ile evde spor ayakkabı ile dolaşıyor, çok beğendi) ve sırt çantası (zira bahar döneminde sırt çantasını kaybetmiş! "Sırt çantası nasıl kaybedilir" demeyin sakın, ben de anlamadım zira! Sarsaklıkta son nokta!) da aldık, hem güzel hem nispeten makul fiyatlı oldu, içime sindi.    

Eve geldikten sonra yazlıktan gelen domates konservelerini, reçelleri, zeytinleri, turşuları yerleştirdik, biz yokken lojmanda yapılan tadilat sırasında indirilen bilumum tabloları duvarlara geri astık, O.beyi  eşyalarının bir kısmını yerleştirmesi için yeni yurduna götürüp bıraktık, alışveriş yaptık...E daha ne olsun zaten.

Fotoğraf, cuma akşamı yaptığımız sahil gezimiz sırasında karşımıza çıkan Kadıköy Kadın Emeği Pazarının genel görünüşüne ait...Çok takılmadık ama rengarenk görüntüleri hoştu doğrusu...

9 Eylül / Cuma

Son yazdığım yazının ertesi sabahı kargalar henüz kahvaltılarını yapmamışken ben yollara düşmüştüm bile! Şu Sabiha Gökçen-Edremit uçuşları kurtarıyor bizi vallahi, sabah kahvaltısında Dikili'de yazlıktaydım, daha ne olsun :) Eylül'le birlikte güzel bir esinti de gelmiş bizim oralara, hiç bunalmadan, güzel bir 5-6 gün geçirdik böylece.

Bahçedeki yeşil domateslerden turşu kurduk (itiraf ediyorum bizim için ilkti, bu yüzden kayınvalidemin ve komşumuz A.ablanın yönergelerini izledik :P), 

                                        

küçümen zeytin ağacımızın sadece bir iki dalındaki zeytinlerden kırma zeytin yaptık (bu da bir ilkti, A.ciğim zeytinleri kırdı, ben şişeledim, günlük sularını değiştirdim),

denize girdik (ve çıkmak bilmedik), 

                                      

küçük bir Ayvalık gezisi bile yaptık (tarihi Macaron fırınından beze yemeyi ve tabii ki deniz kenarında Ayvalık tostunu mideye indirmeyi ihmal etmedik). 

Çarşamba günü de babamızın 52 duası için Bergama'ya gittik (irmik helvası kavurma görevi benimdi, üzerinize afiyet döktürdüm vallahi, babacığımın ruhuna gitsin). Akşam yazlığa döndüğümüzde akşam yemeği için komşumuz A.abla patlıcanlı el açması börek yapmıştı. şahane bir lezzetti, kendimden geçtim :) "sen hani yediğine içtiğine dikkat ediyordun" diyeceksiniz biliyorum, ama bunlara karşı koyamadım vallahi!

Dün öğlen de, veda faslından sonra ("annemiz ilk defa yalnız kalacak yazlıkta, bakalım neler olacak" temalı endişelerimizi bastırarak),  yola çıktık ve akşamüstü İstanbul'a vardık. A.ciğimle yolda bazen şarkılar söyledik, bazen hayaller kurduk, bazen dedikodu yaptık :) Eve geçmeden önce annemlere uğrayıp onlar için aldığımız fasulye, peynir, kavun ve karpuz ile zarif eşimin "bu sene yazlığa gelemediler, kavanozda domates konservesi de yapamamışlardır, en iyisi ben burada onlar için de yapayım" deyip yaptığı domates kavanozlarını teslim edip annemi mutlu ettik :) (Kendisine "en düşünceli damat" oscarını kavanozların fotoğrafını yolladığı gün teslim etmiştim zaten :P)

An itibariyle ablamla hastanedeyiz. O üst katta ilaçlarını alıyor, ben malum, kafeteryada oturup son 5-6 günde kaçırdığım yazıları okuyorum :) Öncesinde de haftaya olacak kayıt dönemi için danışmanlıklarını yaptığım kuzucuklarıma e-posta attım bazı hatırlatmalar yapmak için.  A.ciğim evde bir toplantıda, O.cığım da ilçede, 9 Eylül kutlamalarında. 

Yarın da O.beyi okuluna/yurduna götürmek için yola düşeceğiz üçümüz. Alışmıştım oğluşa, yine miço bey ve ben başbaşa kalacağız evde...Ne diyelim, mutlu olsun, başarılı olsun, sağlıklı olsun, önemli olan o... 

Günün şiiri, tabii ki Nazım'dan, tabii ki muhteşem destanından:

...Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

                                                

Yazlıktan ayrılmadan önce, renkleri geçmiş olsa da ortancalardan bir buket yapıp vazoya koymayı ihmal etmedim :) 

2 Eylül / Cuma

Bugün sabahın köründeydi hastane randevumuz. Öyle olunca da, tedavi sonrasında sabah kahvesi zamanında eve dönebildik. En önemlisi, bugünden sonra kaldı son 3 kemo! Sonrası ameliyat ve yokuş aşağı...

Akşamüstü ablam ve O.beyle Moda'ya gittik, hem yeni iskeleyi görelim hem de Potlaç Kadın Emeği Pazarı'nı gezelim istedik. Moda her zamanki gibi şahaneydi. İskelenin yeni halini çok beğendim, üst katı güzel bir çalışma mekanı olmuş, alt katında da hoş ve ucuz bir dinlenme ortamı var. Oradan kadın emeği pazarının masalarını gezmeye yollandık. Moda iskelesinden ben ablama bir kahve kupası almıştım, Potlaçtan da ablam bana çok güzel bir kolye aldı. Çay bahçesinde oturup soğuk bir şeyler içtik ve blog kızları buluşmamız ile içtiğimiz çayları andık :) Kaldırımlara kazınmış Nazım dizelerinin geçtiği şarkıları söyledik bir de. Bir kemo günü için daha iyisi olamazdı sanırım!

Akşam ise yemek sonrası yürüyüşümün ardından çiçeklerimi suladım, ütü yaptım ve 5-6 günlük 2.Dikili seferim için küçük valizimi hazırladım :) Sonra da oturup Netflix'de "Aşıklar Bayramı"nı izledim. Kitabını da okuyup çok beğenmiştim zaten ama filmi de iyiydi bence. Özellikle oyunculuklar süperdi. Kitabını okumasam bu kadar beğenir miydim bilmiyorum gerçi. İzledikten sonra, film hakkında yazılanları okumak için gezinirken internette yönetmen Özcan Alper'le yapılan bir söyleşiye denk geldim. Aşıklar bayramı bir yol hikayesi, Özcan Alper'in, bu söyleşide de andığı başka bir yol hikayesi olan "Gelecek Uzun Sürer"ini de yıllar önce, izlemiş ve çok beğenmiştim. "Gelecek Uzun Sürer", Voznesenski'den bir dörtlükle açılmış ve böylece ilk dakikadan beni içine çekmişti. Aşıklar bayramı da çok etkiledi, günümü güzelleştirdi. Oyuncuların hepsi ayrı ayrı çok oturmuştu rollerine. Öneririm.

Günün şiiri, madem aklıma da geldi, Özcan Alper sayesinde, Voznesenski'den olsun o halde:

Selam Oza, dilerim ışıl ışıl kalırsın hep

Bir sokak fenerinden sızan bir ışık gibi.

Suçlayamam bırakıp gittiğin için beni.

Şükür ki girdin yaşamıma...
Moda İskelesi'ne gidip fotoğraf çekmemek olmazdı sanırım :)

1 Eylül / Perşembe

Son günleri çokça "ay çok sıcak", "of çok nemli" diye öfleyip püfleyerek geçirmiş de olsak, koskoca bir ağustos ayı da bitti! Dahası bugün, 1 Eylül, "Dünya Barış Günü"...Daha güzel bir gün olur mu? :)

Ablamın kemosu bu hafta perşembeden cumaya kaydırılmıştı (30 ağustos tatili nedeniyle 1'er gün ötelenmiş tüm tedaviler). Hâl böyle olunca "ben de perşembe günü aheste bir şekilde mahalle pazarını gezerim" falan diyordum ki, dün doktora giden F.hocacığım sabah "yarın ameliyat olacağım" diye haber verince, planlar hemen değişti tabii!

Sabahın köründe evden çıkıp hastaneye gittim, hocamcığımı ameliyata yolculadık, sonra da canım eşi B. ve lise arkadaşı A.hanım ile odada bekledik. Beklerken anılara daldık, güldük, eğlendik. Tabii bir de ben fertleri Amerika'da, İngiltere'de, Dikili'de, Erdek'te ve Antalya'da olan ve merak içindeki "büyük aile" grubumuzu belirli aralıklarla bilgilendirdim. (Tam teçhizatlı Cevat Kelle'yi anmanın yeridir :P). Fakat bence bugünün ve "refakatçi" ünvanımızın en enteresan olayı F.cuğum ameliyattayken odaya getirilen müthiş bir tepsiydi. Hastanenin idari işler müdürü bizimkilerin kiracısıymış, adamcağız ev sahibesine jest yapmış meğer, ama nasıl zarif bir jest...Tepside müthiş güzel bir hibiscus çayı (ilk kez içiyorum ama çok beğendim gerçekten), grisiniler, domates kurusu ile çeşnilendirilmiş zeytin ezmesi (lezzetten ağlamak istiyorum kıvamındaydı), şimdiye dek tatmak bir yana, hiç duymadığım (ay ne ayıp) Divle Obruk peynir ezmesi, çikolatalar, küçük kekler, zencefilli kurabiyeler ve bitki çayları vardı.  İtiraf ediyorum ki F.'u bir süre unutturdu bize, bu müthiş lezzetleri tatmak :) F.hocamcığım da, şükür ki, çok bekletmeden bizi geldi odaya, ameliyat başarılı geçmiş, inşallah iyileşme süreci de kolaycacık olacak...

Öğleden sonra hastaneden eve gelmek yerine doğrudan annemlere gittim. O.bey de oraya geldi. Bizim içeri girmemizden kısacık bir süre sonra da öyle bir yağmur bastırdı ki! Kısa sürse de ferahlığı iyi geldi hepimize.  

Hastaneye gidip gelirken 1Q84'ü bitirdim sonunda. Bitmesin istediğimden son 15 dakikasını hızlı tempo ile değil de normal tempoda dinledim, çok beğendim gerçekten. İyi ki bu kitabı uzunluğundan gözüm korkmadan seçmişim dedim kendi kendime!

Bugünkü hastane ziyaretimize damgasını vuran tepsi!

29 Ağustos / Pazartesi

Pazar sabah annemle kuaför ziyareti yaptık, kendimize geldik, saçlarımızın perişanlığı alıp başını gitmişti zira :) Akşamüstü de ablamı da alıp ağabeyimlerin bahçesinde çay keyfine gittik, esintili havanın eşlik ettiği sohbet hepimize iyi geldi.

Bugünse garip bir yoğunluk vardı. Sabahtan bilgisayarın başına oturdum, projenin yazılması ilgilendim baya bir süre. Ardından da yine projeyle ilgili toplantı derken saat 14:30'a kadar masanın başından kalkamadım. Yemek niyetine atıştırmayı bile çalışırken bilgisayar başında yaptım. Ama yoluna girdi oldukça sanki. Şükür!

Sonrasında marketten bir pastaban alıp annemlere gittim. Ablamla kolaycacık bir hindistan cevizli tart var, ondan yapıp çay eşliğinde bahçeye indirdik. Annem ve komşularına çay ikramı bugün bizden olsun diye. Çok makbule geçti, ayıla bayıla yediler, içtiler komşu teyzelerimiz :)

Akşamüstü ise Ş.cuğum eve çıktı dinlenmek için, ben de Cadde'ye yürüyüp yarın doğum günü olan B.cığım için onun da pek sevdiği gümüşçüden kolye-küpe takım aldım bizim kızlar grubunun diğer ikilisi F. ve N.hocaları da hediye organizasyonuna katarak. Dilerim beğenir, ben çok beğenerek aldım doğrusu :)

Yarın 30 Ağustos. Ne kutlu bir gün. "A.ciğim olsa Kurtuluş dizisinin ilgili bölümünü seyrederdik birlikte" diyerek (5.bölümün sonu, 6.bölümün tümüymüş, O.bey öyle dedi az önce)  ve sevdiceğimi de anarak izleyeceğim birazdan  (O. ve A.beyler o kadar çok izlediler ki bu diziyi, birlikte ve ayrı ayrı, diyalogları ezbere bilirler ve bazen diziye atıfta bulunarak konuşurlar ikisi. (örneğin bizim evde "çay var mı" sorusunun yanıtı genel olarak: "çayımız ve vaktimiz var sayın büyükelçi" şeklindedir :P Aralarında kan bağı olsa bu kadar benzerdi bu huyları sanırım! (keşke başka huyları da benzeseymiş (aha yine parantez döngüsüne girdim!))))

Fotoğraf cuma günü gittiğimiz Cam Müzesi yolundan...



26 Ağustos / Cuma

Güne sabahın köründe uyanıp kayısı reçeli yapmak ve ardından tez öğrencimden gelen raporu okuyup düzeltmekle başladım ve sonrasında "çalışkanlık da bir yere kadar" deyip, geri kalan zamanı aylak geçirdim. Pişman değilim, aksine çok güzel bir gündü :)

11:00 gibi O.beyle giyinip çıktık evden ve annemleri de alıp ne zamandır gitmek istediğimiz Beykoz Cam ve Billur Müzesine gittik. Hem muhteşem ağaçlarla dolu bahçesine, hem müzeye, hem kafesine bayıldık; ayrılmak istemedik. İçeride fotoğraf çekmek yasaktı o yüzden sadece bahçesinde çekebildim. Ama yine de müzenin resmi web sitesinin en altındaki Galeri kısmında, eserlerden bir kaç örneği görebilirsiniz.


Müze sonrası, dönüş yolumuzun üzerindeki İBB'nin Beykoz korusu içindeki tesisinde yemek yedik. Yine bol ağaçlı bir ortama bu sefer deniz manzarası da eşlik ediyordu. E be İstanbul, bu kadar güzel olmak zorunda mısın :)


Beykoz'a kadar gidip Hıdiv Kasrı'na uğramamak olmazdı elbet, "böyle bir gaflete düşersek babam yattığı yerden kızar bize" diye düşünerek direksiyonu oraya kırdım bu sefer. Hıdiv Kasrı tadilattaydı, içine giremesek de bahçesi yine şahaneydi. 


Akşamüstü annemleri evlerine bıraktıktan ve O.bey'e de yemeğini hazırladıktan sonra ise bizim evin yakınındaki Akçaabat köftecisine gittim. Az sonra da Y. ve G. hemşirelerim geldiler ve günü yine daldan dala atlayan bir sohbet, arada kahkahalar attığımız ve her zamanki gibi "şükür ki bir aradayız" diye biten güzel bir yemekle noktaladık. 

Evet bugün, bu blogun temasına çok uyan bir gün oldu bence! Ki, bunların hiçbiri yaşanmasaydı da bugün Büyük Taarruzun 100.yıl dönümü aslında. Ne kadar önemli bir gün, ne kadar müthiş, ne kadar güzel...Ve tabii ki bugüne dair en muhteşem şiir Nazım'dan:

Dağlarda tek tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı öyle ferahtılar ki
sayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birden bire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar `üç’ dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun kenarına kadar,
eğildi durdu.
Bıraksalar
ince uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı.

24 Ağustos / Çarşamba

Sıcakla boğuşarak geçen geceleri (kelimenin tam anlamıyla "boğuşuyorum"! Sabah kalktığımda yatak harp meydanı gibi oluyor :P), sıcakla başa çıkmak için komik çözümler ürettiğim gündüzlerin (kafama bağlayarak gezdiğim buz torbası gibi :P) takip ettiği günler yaşıyorum. Ay bayılıciim :)

Bu arada akşamları yürüyüş yapmayı ihmal etmiyorum. Kitap dinleyerek yürümek iyi geldi bana. Bazen çok yorulsam da kitabı sevdiğim için kendimi zorlayıp biraz daha yürüyorum. "Kızım Laz mısın? Yorulunca eve git, ayaklarını uzatıp dinlemeye devam et" dediğinizi duyar gibiyim. Evet Lazım :) Ve hayır bunu yapamam, çünkü eve gelince duş girmem gerek, bu da kitaba ara vermem demek oluyor :P

1Q84'ün 3.kitabına da başladım. Sardı beni, akıyor demin de dediğim gibi..Okumalık kitap olarak da Livaneli'nin "Kaplanın Sırtında"sına başladım bu sabah itibariyle. 

Pazartesi küçük bir ekiple yaptığımız blog kızları Baylan toplaşması şahaneydi. Bazen güldük, bazen gözlerimiz doldu konuşurken. Eskileri, yenileri anarken zaman nasıl geçti anlamadık :)

Dün de O. beyi benim kadın doğum doktoruma götürüp HPV aşısı yaptırdım. Böylece O.cığım kendisini doğurtan doktorla 22 yıl sonra tanışmış oldu, pek mutlu oldular ikisi de, ki sosyal medyadan takipleşiyorlardı zaten :) 

Bugün için yine yağmur ve dolu uyarıları yapılıyor. Bir yandan "yağsın, rahatlayalım biraz" diyorum, öte yandan 2017'deki dolu felaketi, evimin kırılan panjurları, arabamın tuzla buz olan arka camı, yıkılan ağaçlar falan geliyor aklıma, tırsıyorum...

Geçen haftaki yazlık seferimde bakmayı ve içinde yürümeyi pek sevdiğim evin önündeki çamlık...İnsana huzur ve mutluluk veriyor, net!

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise eskilerden ama hep güzel :)
  

21 Ağustos / Pazar

Dikili'den geldiğimden beri İstanbul'un nemi canımdan bezdirdi beni. %80'lere varan nemli yaz sıcağının üzerine menopoz basmaları gelince tadına doyulmaz günler yaşamaktayım! Yine de sanmayın ki baygın halde yatıyorum, çalışıyorum vallahi! 

Öncelikle, bilimsel bir projenin taslağını yazmakla uğraştım zamanın büyük kısmında. Sonra da grubun diğer üyelerine pasladım şimdilik, ki bu sadece bir taslak, daha çoooook işi var! Doğrusu çok da istemiyorum bu projeyi ama ekip dinamiğini ve motivasyonunu bozmamak adına sesimi çıkarmayıp üzerime düşeni yapmaya çalışıyorum genel olarak ve evet, bir de ben artık emekli olmak istiyorum! 

Proje taslağı ile uğraşmak dışında Haldun Dormen'i anlatan "Yaparsın Şekerim"i çok beğenerek izledim. Ne güzel insanlar geçti hayatlarımızdan... Üniversitedeyken sınıfça "Şahane Züğürtler"e gitmemizi anımsadım izlerken. Betül Mardin'le olan ilişkilerine, sevgililik bitse de arkadaşlıklarının sürmesine bayıldım.

Ekmekçimin yolladığı "6 Numaralı Kompartıman"ı da izledim ve çok beğendim. Trenle yolculuğu zaten pek severim, hele bu ara şu Sofya'ya giden trenlerde aklım çok kalmışken izleyince daha bir depreşti tren yolculuğu yapma isteğim. 

1Q84'ün 2.cildini de bitirmek üzereyim. Bir yandan elimde de Gökçer Tahincioğlu'nun "Kiraz Ağacı" var. Eş zamanlı, birini dinleyerek birini okuyarak, ilerliyorum.

Cuma akşamı Y. ve G.hemşirelerimle önce etli ekmek sonra dondurma keyfindeydik. Çan çan çene yaptık tüm akşam, laflar çok birikmişti. Gece eve dönerken, "şükürler olsun ki hayatımdalar" hissi ile gülümseyerek yürüdüm yollarda.  

Bugün çiçekleri sularken, mutfaktaki ufaklıklara resmi geçit yaptırdım :)

18 Ağustos / Perşembe

26 yıldır, başka yerleri gezsem(k) de, yaz tatillerim(z)in vazgeçilmez mekanı Dikili'dir her zaman. Bu sene de ablamın iki kemosu arasındaki 6 günü değerlendirip, kaçtım yine gönlümün efendisi Ege kasabasına :) 

Baktım, geçen yaz "Dikili bereketlidir bizim için! Bizim yazlık, eski eşin ailesinin yazlığı, yeni eşin ailesinin yazlığı, yeni eşin eski eşinin ailesinin yazlığı hep burada :P Bence bir tür sit-com çevirebilecek malzeme çıkar bu ekipten ama diğer paydaşlar buna henüz hazır değil sanırım :P" diye yazmışım. 

Gerçi bu yaz, babamın yokluğu ve ablamın hastalığı yazlık günlerine damgasını vurduğundan, bizde de sit-com'luk ruh hali yoktu ama yine de 5-6 gün sakin ve hüzünlü de olsa bir yaz mutluluğu yaşadık, buna da şükür dedirten cinsten.

  • Çığlık kıyamet martı-karga sesleri yerine usul usul "guguuuuk guk" diyen kumru sesleriyle uyandım. Gözümü açtığımda da yârim yanımdaydı ki daha ne isterim :)
  • Sabah yürüyüşleri yaptık, sonrasında da "efendi Ege Denizi"nde "çil çil koşuşan balıklar"la birlikte yüzdük. 
  • Geçen sene gitmek istediğimiz ama bir türlü zaman yaratamadığımız Küçükköy (Yeniçarohori) gezimizi bir akşamüstü gerçekleştirdik. Ayvalık yolu üzerindeki bu küçük sanat köyüne vuruldum resmen, ayrılmak istemedim. Resim galerilerini (Suna Tüfekçibaşı'nın çok katmanlı İstanbul tablolarına bayıldım mesela. Kıraarthane'nede ise sevgili A.'ın da bir tablosunun olduğu karma sergi çok iyiydi ama mekan başlı başına bir sanat eseriydi zaten!) gezdik, Boşnak mantısı yedik, mübadelenin izlerinin olduğu kent müzesini ziyaret ettik ve ortaçağdaki baskı tekniklerinin sergilendiği ve çalıştayların yapıldığı küçük ama müthiş bir yaşayan müzeyi de ihmal etmedik!
  • Eve dönüş yolunu biraz uzatıp Cunda'yı da ziyaret ettik, Ayvalık tostumuzu yedik. Ben yol boyu tüm mübadilleri ve Feride Çiçekoğlu'nun "Suyun Öte Yanı" kitabını anarak, usul usul "samyotisa"yı da mırıldandım tabii ki!
  • Bu arada baş sağlığına gelenler, sıklıkları azalsa da, sürüyordu, onlarla anıları yad ettik, babamızın ruhunu şad ettik.
  • Kilerdeki eski mi eski iki ahşap sandalyeyi mavi-beyaz boyadım, gayet güzel oldular. Bizimkiler pek beğendi, babam da yattığı yerden gördüyse beğenmiştir eminim. 
  • Arkadaşımızın bahçesindeki "kurt üzümü"nün hem tadına hem görünüşüne bayıldım, seneye bizim için de yetiştirmesi için söz de aldım. Yoo yo, hiç ısrar etmedim, kendi gönüllü oldu :)
  • Son gecemizi de çocukluktan beri arkadaş/dost/kardeş olan iki adaşa (eşim bey ve arkadaşı A.bey) eşlik ederek ve uzun zamandır içmediğim kadar içerek tamamladım(k), pişman değilim(z) :)
Bu yazının şiiri ise belli, anlamışsınız zaten, Can Yücel'den "Buluşmak üzere":

Diyelim yağmura tutuldun bir gün 
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek 
Öbür yanda güneş kendi keyfinde 
Ne de olsa yaz yağmuru 
Pırıl pırıl düşüyor damlalar 
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın 
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına 
İşte o evin kapısında bulacaksın beni 

Diyelim için çekti bir sabah vakti 
Erkenceden denize gireyim dedin 
Kulaç attıkça sen 
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan 
Ege denizi bu efendi deniz 
Seslenmiyor 
Derken bi de dibe dalayım diyorsun 
İçine doğdu belki de 
İşte çil çil koşuşan balıklar 
Lapinalar gümüşler var ya 
Eylim eylim salınan yosunlar 
Onların arasında bulacaksın beni 

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya 
Çakmak çakmak gözleri 
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı 
Herkes orda sen de ordasın 
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından 
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim 
Özgürlüğe mutluluğa doğru 
Her işin başında sevgi diyor 
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili 
Bi de başını çeviriyorsun ki 
Yanında ben varım



11 Ağustos / Perşembe

 Cumartesi gününden beri  yazmamışım. Bu süre içerisinde neler oldu peki:

  • Pazar günü bizim buradaki kitapçıdan istettiğim kitap geldi: Bahri Butimar'ın Kuş Kehaneti. Normalde isimleri yazmam ama bu da gerçek isim değil, bir mahlas, o yüzden yazmakta sakınca görmüyorum :) Bahri benim eski öğrencilerimden biri. Bazı öğrenciler çok çalışkan değillerdir ama sizin için özeldirler, frekansınızın tuttuğunu anlarsınız ya, Bahri de onlardandır. O zaman şiir yazıyor muydu hatırlamıyorum (10 yıl olmuş benden ders alalı) ama muhabbetimiz vardı. Ders çalışmıyor diye sıkıştırdığım, peşine düştüğüm, motive etmeye çalıştığım çok olmuştur. Mezuniyette beni yerel kıyafetlerle müthiş karizmatik bir şekilde törene gelen annesine "anne bak,  hocamla ve İstanbul'daki annemle tanış" deyip tanıtmıştı. Sonra da hep "hocaannem" dedi zaten. Şiirleri gerçekten etkileyici, ki öyle çok kolay beğenmem her şiiri. Kendi çocuğummuş gibi kıvandım elime kitabı alınca...

  • Pazar akşamı Trabzon'dan küçük halam ziyarete geldi. Aklı ablamda kalmıştı hastalığını öğrendiğinden beri. Ankara'da katılması gereken nikahı bahane edip, oradan da bize (yani anneme) geçti. Bu hafta bizimleydi. Küçük halamın yeri hepimizde ama özellikle O.beyde bir başkadır çocukluğundan beri. Kendisi, akrabalığın kan bağı gerektirmediğinin en güzel kanıtıdır. Büyük halamın mezar taşına yazdırdığı gibi aslında: "Aile sevgi bağıdır". 

  • Salı günü Dikili'de A.'le buluşan K.'cığım İstanbul'a geliş yolunda arayıp "çarşamba sabah da seni, hatta Ş.ablamı da görmek istiyorum" dedi. Pek mutlu olduk tabii. Ben filtre kahve yapıp termosa koydum. Biraz çikolata ve üzüm eşliğinde annemlerin bahçesinde kahve keyfi yaptık. İtiraf ediyorum, K.Beyciğim de profiterol alıp gelmişti, ben severim diye. Biraz bahçede oturduk, yedik, içtik, aile muhabbeti yaptık. Sonra da Cadde'ye yürüyerek indik, K.cığımın eşine evlilik yıldönümü için almak istediği hediyeyi seçtik sonra da yürüye yürüye eve geri döndük. 30 yılı aşkın bir dostluksa söz konusu olan, konuşacak, paylaşılacaklar bitmez tabii, ama olsun biraz hasret gidermiş olduk K.cuğum Amerika'ya dönmeden önce.
  • Bu arada İngiltere'den de E.cuğum da gelince, çarşamba akşamı malum ekibin küçük bir versiyonu ile yine bir Koço buluşması gerçekleştirdik. Özleşmiştik, iyi oldu. İstanbul hanım, gerek denizi gerek göğündeki bulutlar ile yine şov yaptı bize ve onu İngiltere'deyken çok özlemiş E.'e :)
  • Storytel'de 1Q84'ün ilk kitabını bitirdim. 2.tuğlaya da bugün başladım! Bu da yine 12 saatlik bir kitap. Ben gerçi 1.5 hızla okuyup 8 saatte bitiriyorum ama o da uzun tabii :) Hele sadece yürüyüşlerde dinlediğimi düşünürsek! Ben bu yazı Murakami dinleyerek geçireceğim bu gidişle! Ama sardı ve merakla okuyor, yani dinliyorum :)
  • Bugün Ş.cuğumun 10.tedavisi için hastanedeydik. Ameliyat öncesinde kaldı 6...
  • Yarın sabah erkenden Edremit'e gidiyorum uçakla. Sevdiceğim gelip beni karşılayacak, sonra da ablamın diğer kemosunda gelmek üzere, çarşamba akşamına dek Dikili'de olacağım. Zarif eşimi göreceğim için kalbim pır pır vallahi. 
Koço'ya gidip Ayazmasında dilek dilemeden döndüğümü düşünmüyorsunuz değil mi?

Fotoğrafa, giydirdiğim şarkı son günlerde sürekli dinlediğim albümden. Benim hâlâ umudum var :)

6 Ağustos / Cumartesi

Sabah bizim çekirdek ekip (whatsapp adımızla BOSP), kahvaltı yapmak bahanesiyle buluştuk. B.cığım benim ilk yüksek lisans tez öğrencimdir (salgından hemen önce bizim evde doçentliğini kutlamıştık), Ö.cığım da doktoramı aldıktan sonra verdiğim ilk derste (yüksek lisans için bilimsel hazırlık dersiydi) öğrencim olmuştu. Canım P.umla ise onu İTÜ'den öğrenci olarak hatırlasam da asıl bir önceki üniversiteme tıfıl bir yardımcı doçent olarak geldiğinde (ki ben de  ondan biraz daha deneyimli bir yardımcı doçenttim o zaman) başlamıştı arkadaşlığımız. Bu üçlünün "abla"larıyımdır. Gerçekten de kan bağım olmayan kardeşlerimdir hepsi, öyle hissederim. Elimden geldiğince korur, kollarım, kimselerin onlara laf söylemesine izin vermem. Birlikteyken çok güldüğümüz, çok eğlendiğimiz, çok çalıştığımız bu ekibe sonsuz güvenirim, pek çok severim. Allahım ne çok özlemişiz böyle dörtlü olarak zaman geçirmeyi. Eskisi gibi güldük, dertleştik, söyleştik. Ara ara, "ay çok iyi oldu, iyi ki buluştuk" demeyi ihmal etmedik tabii :) Gün güzel başladı böylece.

Öğleden sonra O.bey parti toplantısına gidince ben de annemle ablamı aldım ve haftalık ritüelimizi gerçekleştirmek için dondurmacıya gittik. (O.ciğim diyette olduğundan tatlı yasak ya, onun canı çekmesin diye bizimle olmadığı bir zamanı seçtik) Bugün kavunlu ve naneli-çikolatalıdan kullandım tercihimi. Efsane bir lezzetti :) Ardından biraz alışveriş yaptık annem için ve eve döndük. Bahçede gölgede komşularla oturup lafladıktan sonra da ablamla yürüyüş yaptık, konuşa konuşa. Bitmez hiç laf bizde!

Eve dönerken, apartmanımızın altındaki kasabımız "bir dakika " diye işaret etti. Durdum, baktım elinde benim geçenlerde kayınpederim için yaptığım helvayı koyup verdiğim tabak. İçine tüm itirazlarıma rağmen, yandaki bakkalla birlikte üzüm koyarak bana iade ettiler. "Ne gerek vardı" falan dediysem de çok mutlu oldum. Belli ki onlar da helvayı dağıtırken onları atlamamış olmama memnun olmuşlar. Bir tür "Perihan abla" dizisinde gibiyim bu evimde de, şükürler olsun :)

Günün esas olayı ise BAL kızlarla yaptığımız zoom görüşmesiydi. Bugünün teması,  geçenlerde kardeşi J.'ın yaş gününü kutladığımız J.'cığımızın yaş günü kutlamasıydı. Söz verdiğimiz üzere J. için Alicia Keys'ten "Girls on fire"ı söyledik hep birlikte, (ya da söylemeye çalıştık diyelim :P), ardından da kıskanmasın diye küçük kardeş J.için  Scorpions'tan "Rock you like a Hurricane"i. Şarkıları bize daha önce bildirmişlerdi, biz de youtube'dan ayarlamıştık. Bir tür karaoke gecesi yaptık. Çok eğlendik :) Öpüp hediyeler vermeden, kucaklaşmadan, sarılmadan, uzaktan kutlanan yaş günü ancak bu kadar oluyor :) Dilerim hayatı hep güzelleşerek sürsün kuzumun, hep çok mutlu olsun...

Yürüyüş güzergahımın en sevdiğim köşelerinden...
Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise yaş günü kızının, teyzelerinden istek parçası: Girls on Fire :)

5 Ağustos / Cuma

Bu ara gezenti modundayım :) Çarşamba günü bitirme ödevi öğrencilerim beni yemeğe davet ettiler, Florya İBB tesislerine gittim, üşenmedim. Söz vermiştim çünkü, "mühendis unvanınızı alın, sonra çıkalım yemeğe" diye. Gençlerle olmak, heyecanlarına, umutlarına ortak olmak hep çok güzel geliyor bana :) Akşamına Ekmekçimin Mubi'den yolladığı "Happening (Kürtaj)"ı izledim. Çok güzel ama çok can acıtıcıydı. Kadın olmak hep çok zor. Hep!

Perşembe günü, malum kemo günüydü. Ablam tedavisini olurken ben her zamanki hastane kafesinde biraz kitap okudum, biraz sosyal medyada takıldım. Öğleden sonra ise ablama 4 aydan sonra ilk defa mahalle pazarına gitme izni verdim! ("sen kimsin" dediğinizi duyar gibiyim, ben otoriter(!!) ve de covidden çok korkan küçük kardeşim!) Neyse ki yaz tenhalığı vardı pazarda. Ş.cuğum da çok özlemiş, bir iki kıyafet almadan da duramadı, bereketli bir pazar gezisi oldu :)  Akşamına Çağnam Erkmen'in "Sana Kim Sarılacak" adlı romanını bitirdim. Kitabın ana karakterinin çağrıştırdığı G.hocam hep aklımda, gönlümdeydi kitabı okurken. O yüzden sanırım, daha da etkilendim. 

Bugün ise önce oğulcuğumla yakınımızdaki hastanenin diyetisyenine gittik. (Biraz kilo verse iyi olacak zira. Aldı başını gidiyor.)Sonra annemlere uğradık, sabah kahvemizi de orada içtik. Öğleden sonra evdeydik anne-oğul. Ben ders kılavuzlarını yenileme işiyle iştigal ettim genel olarak. Sonra da Ekmekçimle buluşmak üzere attım kendimi sokağa :) Önce missss gibi Akçaabat köftesi yedik, kızartma peynir ve mısır ekmeği ile. Üstüne çay ve un helvası keyfi yaptık. Sonra da "Güllü Köşk"e kadar yürüdük. Konuşacak konumuz hiç bitmez bizim, yine öyleydi, çok özlemişim arkadaşımı.
Bu ağaç her perşembe günü, hastane ziyaretimizi şenlendiriyor. Zarif, umut veren güzelim bir ağaç. Bakmaya doyamıyorum...


2 Ağustos / Salı

Ağustos geldi yahu, inanılmaz! Gerçi ilk defa (yok ilk defa değil, daha önce de zor günlerimde zamanın hızla geçip o günlerin geride kalmasını istediğim olmuştu) zamanın hızla akmasını istiyorum şu sıra, aksın ve sağlıklı günlere kavuşalım bir an önce.  Çok amin :)

Beni tanıyanlar bilir, sinir bozucu bir uykucuyumdur. Çok geç vakitlere kadar uyuduğum için değil, başımı yastığa koyar koymaz ve sağdan sola bile dönmeden sabaha kadar uyuduğum için. Ama bir süredir her şey değişti. Biraz kadınsal faktörler nedeniyle sıcak basmalar, bir yandan zaten herkese basan yaz sıcağı derken o horul horul (mışıl mışıl beni tarif eden bir sıfat değil, benimki kendimden geçerek, horul horul uyumaktır genel olarak :P) uyuyan Şule gitti, yerine dönüp duran ve sabah da 5 civarı uyanan bir Şule geldi! Pazar akşamı uyumaya çalışırken o kadar çok döndüm ki bir ara yataktan düştüm hatta!! Sonra kendi halime gülerken uykum dağıldı, derken "en iyisi 'günaydın çığlık çığlığa güneşin doğuşunu selamlayan karga ve martılar' demek" diye düşünüp, kalktım yataktan. Bu akşam düşmedim (neyse ki :P) ama sabah 5:00de uyanmıştım yine. Bizim martı adasına benzeyen sokak da uyanmıştı zaten :) 

Sabah 9'da bir öğrencimle toplantım vardı. Okul işleri artık çok rahatladı ama yine de tez öğrencileri çalışıyor malum. Bir de bu haftamı güz dönemi derslerimin ders içeriklerini güncellemeye ayırdım, iyi oldu. 1. sınıflar için şahane bir içerik güncellemesi yaptım mesela dün, kendimden çok memnun kaldım. Darısı diğer iki dersin başına.

Bu arada gün içinde annesi ile yazlık yolunda olan ailemizin küçümeni E.beyciğimizin ani rahatsızlığı hepimizi çok endişelendirse de neyse ki yapılan tahliller ve çekimler içimizi rahatlattı, dilerim böylece gelmiş ve geçmiş olsun... 

Akşam ise Koşuyolu'nda sakin bir restoranda buluştuk İTÜ'den 4 dönem arkadaşı. Ne zamandır görüşmüyor, whatsapp mesajları, zoom görüşmeleri ile idare ediyorduk. Şeytanın bacağını kırdık sonunda. Çok da güzel oldu, özleşmişiz. Konuştuğumuz konuların çeşitliliği taktire şayandı :) Bazen gözlerimiz doldu, bazen kahkahalarımızla çınlattık ortamı ve ekibin 5.si ve Amerika ayağı olan E.hanımcığımızın da kulaklarını çınlatmayı tabii ki ihmal etmedik :)

Bu ara evde genelde bu haldeyiz: ben, vantilatörüm ve miço bey. Miço bey bazen vantilatörle benim aramda da olabiliyor sıcaklığın derecesine bağlı olarak :)