Tam bana ve aceleciğime (ve bu aceleciliğin yan etkilerine) yakışan bir gün oldu. Yorgunluktan gözlerim kapanıyor an itibariyle ama önce bugünü anlatmalıyım :)
Sabahın köründe yollara düştüm yine, malum, çarşambaları dersimin erken olduğu gün. Kör karanlıkta okul yollarında olmak garip geliyor aslında ama garip de bir keyif duyuyorum bundan, itiraf etmeliyim! Küçükçekmece'de trenden inip o çok hoşuma giden manzaraya göz atarken, kampüste kimseler yokken sanki koskoca üniversiteyi ben açıyormuşum gibi bir hisle okula girerken ve bölümü -gerçekten- ben açarken, çayımı demleyip sessizlikte yudumlarken keyfim yerinde oluyor :) Bugün de öyleydi.
Çarşamba sabahları erkenden okula gelirseniz, fakültede hayat belirtisi olan tek oda benimki oluyor, bulmanız kolay olur, aklınızda olsun :)
Sabahki dersimi yapıp, bitirdikten sonra hızlı bir şekilde imza işlerini falan halledip okuldan apar topar çıktım. Öğleden sonraki derse araştırma görevlisi arkadaşımdan rica etmiştim, o girecekti. Zira benim annemi dün olduğu katarakt ameliyatından sonra kontrole götürmem gerekiyordu. Anneme ve kontrol randevusuna yetiştim neyse ki, hastaneye gittik, kontroller yapıldı, ameliyatın başarılı olduğu ve diğer gözün de haftaya salı günü ameliyat edilebileceğini öğrenip gülüş ahenk çıktık. Anne ve kızları olarak evin yakınlarındaki Edirne Ciğercisinde "geçmiş olsun" yemeği yedikten sonra, bizimkileri eve bırakıp çalışmak üzere evime döndüm. Eve girdiğimde ilk iş, bilgisayarımı çıkarmak için sırt çantamı açmak oldu ki bir de ne göreyim, bilgisayarı okulda unutmuşum. Yahu koca laptop unutulur mu? Unutmuşum işte!!! E ne yapacağım? "Bir koşu gidip alayım" diyebileceğim mesafede değilim ki okula...Hay yarabbim...Neyse ki aklıma inşaat mühendisliğindeki lise arkadaşım sevgili İ.cuğum geldi, aradım, okuldaymış, söyleyince derdimi, "tamam sen merak etme, alır gelirim ben" dedi de rahatladım.
Evde biraz dinlenip (bilgisayar olmayınca zorunlu bir şekilde dinlenebildim :P) çıktım, önce bir süredir İskoçya'da sebatik izninde olan Y.hanımcığımın evine gittim, ortalığı kolaçan etmeye. Yolda giderken sevgili blogdaşım Küçük Joe'yu görmek günün sürprizi oldu, ayaküstü lafladık. Y.cığımın evinde akan kokan bir şey yoktu şükür, kendisine "asayiş berkemal" bilgisini verdikten sonra da İ.cuğumun evine doğru yola çıktım. Hesabıma göre bir kahve içmelik mola verirsem, İ.da evine gelmiş olurdu o sırada. Ama tabii ki İstanbul trafiğini ve Fenerbahçe maçını hesaba katmamıştım. Hal böyle olunca, benim kahve molama önce bir dilim mozaik pasta eşlik etti, sonra da fazla tatlıdan içim bayıldı ve bir çorbacı ziyareti elzem oldu :P. Bu arada iki öğrencimle çorbacıda zoom görüşmesi yaptım, ve Küçük Joe'cuğumla mesajlaşırken bilgisayarı okulda bırakmamın aslında bilinçaltımın bana verdiği "iş yapasın yok, unut gitsin" mesajı olduğunu ve bunun psikolojideki isminin de "acte manqué" olduğunu öğrendim. (Sevgili wikipedi hanım şöyle diyor bu konuda: "Psikanalizde, parapraksis olarak da adlandırılan Freudyen bir sürçme, bilinçsizce bastırılmış bir arzunun veya içsel düşünce treninin müdahalesi nedeniyle meydana gelen konuşma, hafıza veya fiziksel eylemdeki bir hatadır.") ...Vallahi benimki de böyle bir "acte manque" mıydı bilemem ama ne zamandır yürümeye üşenen bana, zorunlu bir Göztepe-Feneryolu yürüyüş yaptırması fena olmadı :) Yürüyüş sırasında karşıma çıkan "Şule" sokağı ile önünden arabayla bir milyon defa geçmiş olmama rağmen dikkat etmediğim Haldun Taner müze evini görmem de günün güzel sürprizleri oldu :)
.jpeg)
Adımı bir sokak levhasında görünce fotoğrafını çekmeden edemedim :P
Tüm bu gidiş gelişler, yürüyüşler sırasında ise kulağımda Barış Bıçakçı'nın "Tarihi Kırıntılar"ı vardı. Dün sevgili C.'nin blogunda görüp "aaa ben okumamışım bu kitabı, nasıl olur" diyerek (kitaplarım artık Ankara'da olduğundan göz atma şansım da yoktu tabii) hemen Storytel'den indirip dinlemeye başlamış, başladığımın 5.dakikasında da "e ben okumuştum ki bunu" demiştim demesine (yo yo, bunamadım henüz, sadece isimlerle -kişi, kitap- başım hoş değil biliyorsunuz :P) ama sonlandırmaya da gönlüm el vermemişti. O yüzden bugün tüm gün, biraz hızlı modda da olsa Barış Bıçakçıyı dinledim. Dinledikçe yine beğendim, "iyi ki unutmuşum ismini de dinlemeye başlamışım" dedim :)
Bu güzel ev de "Haldun Taner müze evi"ymiş. En kısa zamanda ziyaret etmeli öyleyse!
Barış Bıçakçıyı okurken Edip Cansever'i özlediğimi fark ettim. O halde bir Cansever şiirinden bestelenmiş Yeni Türkü şarkısı eşlik etsin bu fotoğrafa :)