31 Aralık / Cumartesi

22 yıldır ilk defa oğlumla ayrı şehirlerdeyiz yılbaşında. O finallerinin ortasında çıkıp gelmek istemedi, ben annemi ve ablamı bırakıp gidemedim Ankara'ya...Neyse ki çok sevdiği kuzenim F.'lar oradalar ve birlikte olacaklar bu akşam da, içim rahat, yalnız kalmadığı için...

Biz bildiğiniz gibiyiz, A.ciğim canım geliyor neyse ki (yolda şu anda), annem ve ablamla olacağız yılın son gecesinde. Yarın da A.'in ağabeylerine kahvaltıya gider, yeni yılın ilk gününü de onlarla kutlarız. 

Zorlu bir seneydi, zaman zaman sağlı sollu yumruk yiyen bir hacıyatmaz gibi hissettim kendimi, doğruya doğru. Dilerim tüm zorluklar, hastalıklar 2022'de kalmış olsun...2023 sağlıklı ve mutlu günler getirsin hepimize. Ülkemize de huzur ve esenlik lütfen :) Dostlarımız, sevdiklerimiz yanımızda olsun, vicdanlı, merhametli insanlarla çevrelensin hayatımız. Edebiyat, müzik, sanat eksik olmasın. Lütfen :)

Benim için yıllardır yılın son günü ritüeli değişmez. Bu yüzden yine, Nesin Vakfı takvimimin son yaprağının fotoğrafı ve Mungan'ın dizeleri ile veda ediyorum size ve 2022'ye :)

“Kırdım mı incittim mi birilerini
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler?
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
Giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları,
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hâlâ sevebiliyor muyum insanları?”



30 Aralık / Cuma


Hüsnü Arkan'ı ilk zamanlarından beri severim, bilen bilir :) Şu şarkısını mesela, anne-baba evindeki küçük odamda, teypten dinlediğim günler dün gibi....Sonra Ezginin Günlüğüne katılarak grubun bir başka parıldamasını sağladı bana göre. Ardından da yine solo devam etti müzik yapmaya. Hep takipteydim ama son zamanlarda sürekli hüzünlü ve artık birbirine benzer tonda yazıyor gibi geldiği şarkıları nedeniyle uzaklaşmıştım kendisinden. Ama işte dün gece yarısından sonra bir şarkısı yayınlandı dijital platformda, kulak vermeden edemedim ve vuruldum!

Gel buluta bakalım diyor Hüsnü Arkan, Sevda Deniz Karali ile birlikte...

"Gel otur güzel yaşım 20" dedim ben de. 20 yaşındaki Şule'yi aldım yanıma, tıpkı klipteki gibi, Beşiktaş sahilde otururken hayal ettim kendimi. Neler neler geçti aklımdan, uyuyamadım bir süre...Neden sonra, her şeye rağmen "şükürler olsun" diye bitirdim kendimle ve gençliğimle hesaplaşmayı :)  

Şanslıyım ki o günlerden bugüne yanımda olan bir çok arkadaşım, dostum var ama en önemlisi o ikisi işte...En zorlu zamanlarda, "keşke geçmişe dönüp değiştirebilsem tüm hayatımı baştan" diye hayal kurduğum zamanlarda bile bu fikrimden vazgeçmemi sağlayan, hayatımda olmamaları düşüncesine bile katlanamadığım iki canım kişi hâlâ ve ne güzel ki hayatımdalar. Öyle işte...

Bugünün güzelliği bu şarkı olsun. 20li yaşlarımda hayatıma girmiş tüm güzelliklerle birlikte...


28 Aralık / Çarşamba

Senenin benim için en zorlu günü 27 Aralıktır, her zaman. Dün de öyleydi. Babamla dolu, hüzünlü bir gündü. Onu hep arıyorum, anıyorum ama ölüm yıldönümleri hep daha ağır oluyor. Denecek fazlaca bir şey yok, nurlarda yatsın...

Bugün ilk final sınavımı yaptım. Sınıf mevcudu az olan, 4.sınıf seçmeli dersimin sınavıydı bu. O yüzden az önce okudum bitirdim, öğrencilerime notlarını ilettim bile. Oysa pazartesi günü yapacağım 130 kişilik sınav şimdiden gözümde büyüyor, ne yalan söyleyeyim. 

Okul yolunda Sezgin Kaymaz'ın Sevinç Kuşları adlı üçlemesinin 2.sini (Kısas) dinledim yine. Sezgin Kaymaz'ın diline de Emre Melemez'in seslendirmesine de hayranım. Onlar yazsın, okusun, ben de dinleyeyim bol bol :)

Yenal Bilgici Duvar'da 2022'nin güzel bir özetini vermiş bugün. Okumadıysanız, bağlantı burada, öneririm :)

26 Aralık /Pazartesi

Bu hafta sana yazmadığıma bakma, hemen her gün "bunu bloga yazmalıyım" diyerek sürekli kulaklarını çınlattım sevgili blog :) Neler oldu dersen, kısa kısa şöyle aktarayım:

  • Çarşamba günü okula gidip dönemin son derslerini yaptım, öyle böyle derken bu üniversitedeki 4.dönemim bitti. Yani tabii, finaller, bütünlemeler, notlandırmalar falan var daha, ama dersler bitti en azından! Çıkışta da Marmarayla Bostancı'ya gidip Ankara'dan gelen zarif eşimi karşıladım, fazla söze gerek yok, şairin dediği gibi o geldiği zaman "yüreğimde bir balık oynuyor" :)
  • Perşembe günü sabahtan doktora öğrencimin tez izleme komitesine yapması gereken sunum vardı, ona katıldım, gayet güzel geçti, gurur duydum kendisiyle. Sonrasında da ertesi günkü toplantı için bir iki çeşit hazırlamak için mutfağa girdim. Akşamına ise evimizin büyük oğlu Ö.cığımız geldi. Günler öncesinden sözleşmiştik, A., ben ve Ö. birlikte rakı-balık eşliğinde Behzat Ç.'nin yeni sezon bölümlerini izleyecektik zira. Ö.cığım bize sürpriz yapıp yılbaşı hediyesi olarak televizyonumuzu akıllı hale getirecek eklentiyi almış bir de, onu taktı önce, sonra da geniş ekranda amirimi ve ekibini seyrettik. Eski bölümlerin tadı yok ama olsun, özlemişiz kendisini :)
  • Cuma günü sabahtan mutfağa girdik A.ciğimle, mezeler, zeytinyağlılar, ana yemek hazırlıklarını yaptık. Öğleden sonra ben doktora yeterlilik sözlüsündeyken, gruba söz verdiğimiz üzere irmik helvasını kavurma işi A.ciğime kaldı. Neyse ki mutfakta benden daha becerikli bir şahsiyettir kendisi, gayet güzel bir şekilde yapmış helvamızı.
  • Akşam evde, "büyük aile" grubunun üyeleri olarak tam 12 kişiydik. Her gelen de bir şeyler getirince müthiş bir masa donattık ve canım P.imizin doçentliğini kutladık. Güldük, söyleştik, kız isteme planları yaptık, yedik, içtik, saat 1'e geliyordu ev boşaldığında. Çok güzel bir geceydi. Kendimi şanslı hissettim 1000.kez, böyle bir aile/çalışma grubunun üyesi olduğum için :)
  • Cumartesi akşam zarif eşimin (boşuna zarif demiyorum) bana aldığı yılbaşı hediyemin zamanıydı: Fazıl Say, Serenad Bağcan ve Genco Erkal dinletisi. Ne diyeyim ki...Muhteşemdi. Gözlerimde yaşlarla dinledim bazı şarkıları/şiirleri. Kezlerce teşekkür ettim A.'e, bundan daha çok mutlu olamazdım sanırım, sadece dinlemedim, içtim sanki şarkıları, şiirleri...
  • Dün ise nispeten sakin bir gündü, caddede bir yürüyüş yaptık, akşam da ağabey-yenge ziyaretine gittik. Onun dışında son günlere damgasını vuran ChatGBT adllı yapay zeka programına "menemen soğanlı mı soğansız mı yapılır"la başlayan, "Nazım'la Mayakovski'nin şiir anlayışını karşılaştırır mısın"la devam eden bir dizi soru sorup verdiği yanıtlara şaşırdık, biraz da tedirgin olduk! Politik sorularımıza ve derslerde öğrencilere verdiğimiz ödev/vaka sorularına da aynı yetkinlikte yanıtlar vermesi ayrıca garip bir deneyimdi. Gelecek günlerde daha neler göreceğiz bakalım...
  • Bugün sabah A.ciğimi yolculadım ve Miço beyi İl Tarım Müdürlüğüne götürüp çip taktırdım, o iş de böylece halloldu. Ardından akreditasyonla ilgili bir fakülte toplantısına katılıp, "blogumu güncellemenin vaktidir" dedim ve günlerin dökümünü yazmaya oturdum...
  • Öğleden sonra canım B.cığımın İngiltere'den gelmesi şerefine mini bir BAL grubu toplantısı için evden çıkacağım. Sonrasında okunacak ödevler ve hazırlanacak sınav soruları için şarj olarak eve dönmeyi umut ediyorum :)
Ağabeylerimin evindeki yeni yıl köşesinin fotoğrafını çekmeden yapamadım tabii ki :) 

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise cumartesi akşamdan beri sürekli dinlediğim Fazıl Say bestelerinden biri...

20 Aralık /Salı

Kongre ve sonrasında akreditasyon değerlendirmesi nedeniyle yoğun bir temponun içindeyim kaç gündür. Çok yoruldum! Genelde böyle zor zamanlarda kendime bir ödül vadederim, "şu raporu yaz, sonra bir çikolatayı hak ettin" gibi. Bugün de sabahın kör kandilinde Ekmekçim'e "toplantılarım bitip de yenileri başlamadan önce akşamüstü buluşup, erken bir akşam yemeği mi yesek" diye mesaj attım ve kendimi arkadaşımla ödüllendirme yoluna gittim :) Neyse ki o da uygunmuş, buluşacağız, yaşasın! Kendisinin bugünümün ödülü olduğundan haberi yok! Şimdilik :) 

Bu koşturmaca içinde cumartesi sabah erkenden A.ciğimin diz ameliyatı olan büyük oğlunun yanına, hastaneye gidip öğlene dek onlarla oturdum (nasılsa kongre bizim saatimizle 16.00'da başlıyor diye rahattım). D.bey uyuklarken biz de A.'imle kısık sesle gıybet nasıl yapılır konusunda tez yazdık :)

Pazar gecesi ise evimizin küçümeni E.Bey'in matematik proje ödevine uzaktan destek verdim. Lisede tutkuyla istediğim gibi matematik öğretmeni olsam da yine çok mutlu olurmuşum, bunu bir kez daha anladım. Proje konusu o kadar hoşuma gitti ki, abartasım vardı ama E.ciğimi germemek için, bir de ertesi gün erken kalkmam gerektiği için duracağım yeri bildim :)

Aralarda da şiir okudum bol bol...Haydar Ergülen, son yıllarıma damgasını vurmuş, aynı dönemde yaşadığımız için, kitaplarının çıkmasını heyecanla bekleme keyfini tattığım için şanslı hissettiğim şairlerdendir (Bir diğeri de Birhan Keskin). Son şiir kitabı "Kuşların göğü önünde" yine çok güzel, bazılarını tekrar tekrar okudum :) "Hâlâ" adlı şiirinden bir iki dizeyi buraya almazsam olmaz:

..nar çatladığında karanlık kısalacak diye nasıl inanıyorsak nardugana
ben de sana öyle inanıyorum öyle inanıyorum ki şu şeb-i yeldada
kullar bile Tanrısına öyle inanmaz, benim inandığım gibi sana...

Hadi ben kaçayım artık, iş-güç beni bekler :)

Toplantı sıkıntısını aşma çabaları adlı çalışmam, vol.9857 :)

14 Aralık / Çarşamba

Pazartesi bloga yazdıktan sonra, A.ciğimle şeytanın bacağını kırdık ve 3 yıl sonra ilk defa sinemaya "Kurak Günler"i izlemeye gittik. Maskeyle olsa da kocaman ekranda film izlemeyi ne çok özlemişim. Film de çok güzel, çok etkileyiciydi, iyi ki gitmişiz. Zehra Çelenk'in filme dair yazısı da burada dursun. 

Salı günü sabah treninde yerimi alır almaz, yanıtlamam gereken mesajlar ve okumam gereken öğrenci ödev raporları için bilgisayarımı açtım. Ah, bir de salgın öncesi zamanlardaki gibi çay-kahve ikramı başlasa, şahane olacak. Her konuda normale dönmüşken YHT'de neden sıcak içecek yok, anlayabilene aşk olsun!  

İstanbul'a gelince önce Miço'ya mama-su bakımı için eve uğrayıp, sonra oyalanmadan anneme gittim. Anne ve kızları olarak 5 çayımızı içip, 3-4 günün özetini geçip birbirimize, eve döndüm. Eve dönerken tabii ki kitapçıya uğrayıp Haydar Ergülen'in yeni şiir kitabını almayı ihmal etmedim :) Sevdiğim şair ve yazarları tutkuyla izlemek, kitapları çıktığında hemen almazsam rahat uyuyamamak gibi abuk bir huyum var zira :)

Bugün ders günümdü, yoruldum tabii, ama hani "bunlar daha iyi günlerin" denir ya, durumum bu, önümüzdeki 5-6 gün için. Zira önce çevrimiçi yapılan bir kongreye katılacağım ve kongrenin düzenleyicileri Amerika'da yaşadıklarından, oturumlar bizim saatimizle 16.00'da başlayıp 23.00'de bitecek. Gün içindeki olağan toplantılar, seminerler, öğrenci görüşmeleri aynen devam edecek diğer yandan. 3 günlük bu tempo ardından pazar günü ise akreditasyon değerlendiriciliği görevim nedeniyle yine sabahın köründen akşamın körüne devam eden yoğun tempoya balıklama dalacağım. Ay yazarken yoruldum. Gidip bir vitamin alayım bari :)

Bugünlük bu kadar olsun. Dikkat ettiyseniz bugün yaşanan abuk duruşmadan hiç bahsetmeden yazımı tamamlama başarısını gösterdim. Aferin bana!

Yılbaşı çiçeğim, yılbaşı yaklaşırken şenlendirdi yine evimizi, sağ olsun :)

 

12 Aralık / Pazartesi

2022'yi annemin iki gözünden geçirdiği katarakt ameliyatı ve kayınvalidemin hastane kontrolünden çıkarken düşüp alnına atılan 8 dikiş ile tamamladık. Yani dilerim tamamlamışızdır! Bu yıl, gerek kişisel, gerek ülke gündemi açısından üzerimden silindir gibi geçti vallahi ve evet, itiraf ediyorum ki, ruhen çok yoruldum! Hatta memleketimin lehçesi ile diyecek olursam : Bezdum :) (yorgun olsam da ruhum cıvık neticede :P)

Cuma günü akşam trenden indiğimde A.ciğim ve E.ciğim beni bekliyorlardı kapıda. Eve gidince de O.bey geldi, şenlendik :) Cuma akşamı bile bitmeyen ve ev ahalisini bezdiren toplantılarıma bir yenisini eklemesem olmazdı, nitekim akşam 21:00-22:00 arasında bir akreditasyon toplantısına katılıp ülkemizdeki mühendisliğin iyileşmesine katkıda bulundum. O sırada zarif eşim "cuma akşamı toplantı mı olur yahu" diye söyleniyor ama bir yandan da çayımı tazelemeyi ihmal etmiyordu :) 

Cumartesi sabah E.hanımcığım da geldi, sonrasında ben çocuklarla evdeydim. A.beyciğim tüm gün ders verip yorulurken ben de genel olarak yemek yapıp kuzucuklarımı beslemekle meşguldüm :) Bir de akşam gideceğimiz misafirlik için bir iki çeşit meze ve tart yapma girişimindeydim. ("ders versem daha iyiydi" diye düşündüğüm oldu, itiraf ediyorum :P) Akşam evin büyükleri kendilerini projelerine adayıp evde kalınca biz küçümen E.beyi alıp Z.'lere gittik, erken yılbaşı yemeğimizi yedik, şömine yakıp keyif yaptık, tabii ki pahalılıktan yakındık, ve yine de gezme planları yaptık, "iyi ki dostuz" dedik bol bol. Güzel bir akşamdı.  

Pazar günü ise O.bey, babası beyin Ankara'ya gelişi nedeniyle (bu durum her 4 yılda gerçekleşen nadir bir doğa olayıdır, o yüzden önemli! :P)  onunlaydı gün boyunca. E.hanımcığım da yine projesinin başındaydı. Biz de yine 3'lü olarak Kelime Müzesi'ne gittik. Ba-yıl-dım. Çıkmak istemedim ama oldukça kalabalıktı ve maskeli de olsak kalabalıkta uzun süreli vakit geçirmeyi sevmiyorum. Hafta içinde bir kez daha gelelim diye düşünerek çıktık ama aklım kaldı. Çok taktir ettim Şermin Yaşar'ı. Gerçekten sıra dışı bir mekana imza atmış. Güvercin kelimesi mesela, göğermekten geliyormuş. Gökyüzüne çıktıkça göğe ait olmak, gökleşmek mavileşmek gibi anlamları varmış. Ne şahane bir kelimeymiş, bayıldım!

Bugünün yazısını Nazım'ın şiiriyle kapatayım o halde.

Bu geç vakit 
bu sonbahar gecesinde 
                kelimelerinle doluyum; 
zaman gibi, madde gibi ebedî, 
                    göz gibi çıplak, 
                            el gibi ağır ve 
                    yıldızlar gibi pırıl pırıl 
                                       kelimeler. 
Kelimelerin geldiler bana, 
yüreğinden, kafandan, etindendiler. 
Kelimelerin getirdiler seni, 
                                onlar : ana,             
                                onlar : kadın 
                                    ve yoldaş olan... 
Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar, 
                                        kelimelerin insandılar...

 

Hafta sonumun en "nostaljik" faaliyeti de üniversite zamanlarına ait dergi arşivlerini ortaya dökmemdi. '91 yılında Varlık, '92'de Milliyet Sanat, '93'de ise Evrensel Kültür dergilerini biriktirmişim. İçlerine dalınca başka bir zamana/dünyaya ışınlandım sanki...

5 Aralık / Pazartesi

Hafta sonumu "Sıcak Kafa"ya adadım ve çok beğendim. Oyunculukları da, konunun işlenişini de...Hadi itiraf edeyim, ismimle ilgili sahne de ayrı güzeldi :) Yıllar evvel Portekiz'de katıldığım bir kongrede bir İranlı akademisyenden aldığım iltifatı hatırlattı bana, yüzüm güldü :) Evet evet, yüzümü güldürmek kolaydır benim :)

Bir de "Yüzücüler"i seyrettim. O da, tahmin edilebileceği üzere, çok etkiledi beni. Ne zorlu bir dünya bu. Bazılarımıza bin kat daha...

Günün güzel haberi ise evimizin küçümeni E.bey'den geldi: Bugün sabah Antalya'da gerçekleştirilen Türkiye Özel Sporcular Spor Federasyonu Atletizm Türkiye Şampiyonası 100m yarışında Türkiye 3.sü oldu ve eve bir madalya ile döndü yine :) Mutlu ve gururluyuz :)

Bugün hem dünya mühendisler günü hem de Türk kahvesi günüymüş. Türk kahvesine meraklı bir mühendis olarak hemen bir fotoğrafla belgeledim durumu :)

3 Aralık / Cumartesi

Akademisyen olmanın güzel taraflarından biri de, diğer işlere göre daha esnek çalışma saatleri olması bence. Bu yüzden örneğin, salı günü tüm gün, çarşamba ve perşembe de günün çoğunluğunda annemin göz operasyonu ve benim rutin doktor kontrolüm nedeniyle çalışamamamın acısını cuma ve cumartesi masanın başından kalkmayarak çıkardım sanırım :)

Bu arada Murathan Mungan'ın "Işığına tavşan olduğum filmler" adlı yeni kitabını alıp bir iki sayfa okumadan duramadım tabii ki. Şu elimdeki işler bitsin de oturayım başına salim kafayla :) Bir de yolda yürürken, yemek yaparken falan Aylin Balboa'nın "Ateş Sönene Kadar"ını bitirdim ve Gaye Boralıoğlu'nun "Dünyadan Aşağı"sına başladım. Aylin Balboa çarptı beni daha ilk öyküsüyle, çok güzeldi. Gaye Boralıoğlu da akıyor...Sevdim ben bu Storytel işini :)

Bu arada instagramda çarşamba gecesi keşfettiğim Şule sokağı ile ilgili "aaa adıma sokak varmış, hiç haber vermiyorsunuz" diye cıvık bir paylaşımda bulunmuştum. Eski öğrencilerimden biri "Hocam sizin benim gönlümde tahtınız var ❤️" diye bir mesaj yollamış bana.  Ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz :)

Son olarak, dün Gazete Oksijen'de salgın nedeniyle 2 yıldır kapalı olan kitap fuarı ile ilgili haberleri okurken eskilere daldım gittim...Okuldan, Maçka'dan çıkıp Taksim'e gitmek, hızlı hızlı, sanki sevgilimle buluşacakmışım gibi heyecanla kitap fuarına doğru yollanmak yılın en keyifli zamanıydı benim için, tartışmasız. Tüm yıl boyunca beklerdim kitap fuarını. Harçlıklarımdan ve verdiğim özel derslerden kazandıklarımdan kenara koyduğum parayı cüzdanıma koyar tek başıma giderdim TÜYAP kitap fuarına. Tek başıma giderdim zira benim için bir ayin gibiydi kitap fuarına gitmek, sevgilimle ya da arkadaşlarımla gidip bu ayinin büyüsünün bozulmasını istemezdim. Ağır ağır gezer, keyfini çıkara çıkara kitapları inceler, yanıma sadece İnci'de profiterol yiyecek para ile eve gidiş taksi-dolmuş ücretini ayırır, geri kalan tüm param ile alacağım kitaplarımı alır, yüzüme asılı gülümseme ile eve gelirdim. Sonra biz büyüdük, İstanbul değişti, kitap fuarı Beylikdüzü'ne taşındı, sanal kitapçılar açıldı...Tam da Sezen'in dediği gibi: "Eskidendi, çok eskiden"...Yine de iyi ki yaşamışım(z) o günleri, öyle değil mi :)

Mungan'ın kitabını almak için girdiğim kitapçının kedisi :)
Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise yeni keşfim :)

30 Kasım / Çarşamba

Tam bana ve aceleciğime (ve bu aceleciliğin yan etkilerine) yakışan bir gün oldu. Yorgunluktan gözlerim kapanıyor an itibariyle ama önce bugünü anlatmalıyım :)

Sabahın köründe yollara düştüm yine, malum, çarşambaları dersimin erken olduğu gün. Kör karanlıkta okul yollarında olmak garip geliyor aslında ama garip de bir keyif duyuyorum bundan, itiraf etmeliyim! Küçükçekmece'de trenden inip o çok hoşuma giden manzaraya göz atarken, kampüste kimseler yokken sanki koskoca üniversiteyi ben açıyormuşum gibi bir hisle okula girerken ve bölümü -gerçekten- ben açarken, çayımı demleyip sessizlikte yudumlarken keyfim yerinde oluyor :) Bugün de öyleydi. 

Çarşamba sabahları erkenden okula gelirseniz, fakültede hayat belirtisi olan tek oda benimki oluyor, bulmanız kolay olur, aklınızda olsun :)

Sabahki dersimi yapıp, bitirdikten sonra hızlı bir şekilde imza işlerini falan halledip okuldan apar topar çıktım. Öğleden sonraki derse araştırma görevlisi arkadaşımdan rica etmiştim, o girecekti. Zira benim annemi dün olduğu katarakt ameliyatından sonra kontrole götürmem gerekiyordu. Anneme ve kontrol randevusuna yetiştim neyse ki, hastaneye gittik, kontroller yapıldı, ameliyatın başarılı olduğu ve diğer gözün de haftaya salı günü ameliyat edilebileceğini öğrenip gülüş ahenk çıktık.  Anne ve kızları olarak evin yakınlarındaki Edirne Ciğercisinde "geçmiş olsun" yemeği yedikten sonra, bizimkileri eve bırakıp çalışmak üzere evime döndüm. Eve girdiğimde ilk iş, bilgisayarımı çıkarmak için sırt çantamı açmak oldu ki bir de ne göreyim, bilgisayarı okulda unutmuşum. Yahu koca laptop unutulur mu? Unutmuşum işte!!! E ne yapacağım? "Bir koşu gidip alayım" diyebileceğim mesafede değilim ki okula...Hay yarabbim...Neyse ki aklıma inşaat mühendisliğindeki lise arkadaşım sevgili İ.cuğum geldi, aradım, okuldaymış, söyleyince derdimi, "tamam sen merak etme, alır gelirim ben" dedi de rahatladım. 

Evde biraz dinlenip (bilgisayar olmayınca zorunlu bir şekilde dinlenebildim :P) çıktım, önce bir süredir İskoçya'da sebatik izninde olan Y.hanımcığımın evine gittim, ortalığı kolaçan etmeye. Yolda giderken sevgili blogdaşım Küçük Joe'yu görmek günün sürprizi oldu, ayaküstü lafladık. Y.cığımın evinde akan kokan bir şey yoktu şükür, kendisine "asayiş berkemal" bilgisini verdikten sonra da İ.cuğumun evine doğru yola çıktım. Hesabıma göre bir kahve içmelik mola verirsem, İ.da evine gelmiş olurdu o sırada. Ama tabii ki İstanbul trafiğini ve Fenerbahçe maçını hesaba katmamıştım. Hal böyle olunca, benim kahve molama önce bir dilim mozaik pasta eşlik etti, sonra da fazla tatlıdan içim bayıldı ve bir çorbacı ziyareti elzem oldu :P. Bu arada iki öğrencimle çorbacıda zoom görüşmesi yaptım, ve Küçük Joe'cuğumla mesajlaşırken bilgisayarı okulda bırakmamın aslında bilinçaltımın bana verdiği "iş yapasın yok, unut gitsin" mesajı olduğunu ve bunun psikolojideki isminin de "acte manqué" olduğunu öğrendim. (Sevgili wikipedi hanım şöyle diyor bu konuda: "Psikanalizde, parapraksis olarak da adlandırılan Freudyen bir sürçme, bilinçsizce bastırılmış bir arzunun veya içsel düşünce treninin müdahalesi nedeniyle meydana gelen konuşma, hafıza veya fiziksel eylemdeki bir hatadır.") ...Vallahi benimki de böyle bir "acte manque" mıydı bilemem ama  ne zamandır yürümeye üşenen bana, zorunlu bir Göztepe-Feneryolu yürüyüş yaptırması fena olmadı :) Yürüyüş sırasında karşıma çıkan "Şule" sokağı ile önünden arabayla bir milyon defa geçmiş olmama rağmen dikkat etmediğim Haldun Taner müze evini görmem de günün güzel sürprizleri oldu :)

Adımı bir sokak levhasında görünce fotoğrafını çekmeden edemedim :P

Tüm bu gidiş gelişler, yürüyüşler sırasında ise kulağımda Barış Bıçakçı'nın "Tarihi Kırıntılar"ı vardı. Dün sevgili C.'nin blogunda görüp "aaa ben okumamışım bu kitabı, nasıl olur" diyerek (kitaplarım artık Ankara'da olduğundan göz atma şansım da yoktu tabii) hemen Storytel'den indirip dinlemeye başlamış, başladığımın 5.dakikasında da "e ben okumuştum ki bunu" demiştim demesine (yo yo, bunamadım henüz, sadece isimlerle -kişi, kitap- başım hoş değil biliyorsunuz :P) ama sonlandırmaya da gönlüm el vermemişti. O yüzden bugün tüm gün, biraz hızlı modda da olsa Barış Bıçakçıyı dinledim. Dinledikçe yine beğendim, "iyi ki unutmuşum ismini de dinlemeye başlamışım" dedim :)


Bu güzel ev de "Haldun Taner müze evi"ymiş. En kısa zamanda ziyaret etmeli öyleyse!

Barış Bıçakçıyı okurken Edip Cansever'i özlediğimi fark ettim. O halde bir Cansever şiirinden bestelenmiş Yeni Türkü şarkısı eşlik etsin bu fotoğrafa :)

28 Kasım / Pazartesi

Cuma günü, kâh toplantı yaparak, kâh rapor hazırlayarak geçen bir 4.5 saat sonrasında Ankara'ya vardığımda, tüm yol boyunca maskeli bir şekilde bilgisayar başında çalıştığımdan olsa gerek, içim bulanıyordu artık ! Çalış çalış da bir yere kadar tabii! Lojmana vardığımızda önce oğluşa maskeli maskeli de olsa sarıldım bir güzel, sonra biraz dinlendim ve nihayetinde de kendimi mutfağa atıp bir dizi yemek hazırladım. 

O.bey kaç gündür fena bir şekilde öksürüyordu, üniversitenin doktoru ateşi olmadığından gargara benzeri şeyler vermişti, iyileşmeyince ve hatta öksürük çoğalınca da A.ciğim sağolsun, ben trendeyken cuma sabah hastaneye götürdü O.beyi. Kan tahlili yapıldı, röntgen çekildi falan ve sonuç: oğluşun ağır bir üst solunum yolu enfeksiyonu geçirdiği tescillendi.

Neyse ki çocukluğundan beri çok iyi bir hastadır O.cim. Ihlamur, meyve, çorba, ilaç, pastil, gargara, zencefilli limonlu bal,  tekrar ıhlamur...şeklinde devam eden döngüyü gıkını çıkarmadan kabul eder. Ama ona rağmen iki gün öksürmekten uyuyamadı kuzum. Neyse ki pazar öğleden sonra toparladı da dün içim rahat döndüm İstanbul'a.

Bu hastalık moralsizliği içinde yine de pazar öğleden sonra E.bey'e bir yaş günü yaptık tabii. Hem moralimiz düzeldi, hem de gelenek bozulmadı. Neyse ki O. da baya bir toparlamıştı kendini (ki yine de, sorumlu bir ağabey olarak, hep maskeli oturdu aramızda). Ben gelmeden ıspanaklı peynirli börek siparişini vermişti zaten E.ciğim, bir iki çeşit de biz ekledik yanına ve gayet güzel bir yaş günü sofrası hazırladık. Canım A.im ve zarif eşi, sevgili eniştem S.bey de gelince tam olduk :) Güzel bir pazar öğleden sonrasıydı. E. de sayısını unuttuğum kez 18.yaş günü pastası üfledi, mutluydu :)

Akşam İstanbul'a dönüşü uçakla yaptım (son dakika okulda çıkan işler nedeniyle treni iptal etmiştik) ve Ankara-İstanbul yolculuğunu uçakla yapmanın anlamsızlığını böylece bir kez daha idrak ettim :) Gece 1:30du eve vardığımda!

Bugünüm ise annemi yarın geçireceği katarakt ameliyatı öncesi covid testine götürme, ders hazırlıkları yapma ve gerekli-gereksiz toplantılarla geçti, geçiyor, geçecek (akşam saat 21:00'de bile toplantım var, acıyın bana :P)...

Aaaa, bir dakika, bu blogun adı "güzellikler defteri"ydi değil mi? O zaman güzellikleri şöyle özet geçeyim izninizle:  Oğluş iyileşti, E.yaş günü kutlamasından pek memnun kalıp yine iltifatlar yağdırdı ("Ş.teyze bugün çok güzelsin" şeklinde :P) ve bugün annemden eve dönerken de kokina alıp süsledim, yılbaşı havası kıyısından köşesinden evimize gelmiş oldu böylece :)

**Ekleme yapmam gerek izninizle: haftasonu bir web sitesi keşfettim: " 100 sene 100 nesne" başlıklı, alternatif bir tarih çalışması. Bayıldım! Şiddetle öneririm :)

 


24 Kasım / Perşembe

Pazartesi ve salı günü aralıksız çalıştım desem yeridir. Bazen böyle her iş bir araya geliyor. Başımı kaldıramadım resmen. Kaldırdığım zamanlarda ise (yemek hazırlayıp yerken yani) Nilay Örnek'in "Nasıl Olunur"unda Yankı Yazgan'ı dinledim. Yine çok iyiydi. Yankı hocayı çok severim, instagramda, twitterda, yazdığı blogda yani her ortamda takip ederim. Özellikle otizmle ilgili yaptığı konuşmaları, verdiği seminerleri A.ciğimle yıllarca takip ettik, evimizin küçümeni E.beyi anlamak, yönlendirmek konusunda bize hep çok yardımı oldu bu seminerlerin. O bizi tanımasa da biz ona minnettarız :)

O yoğunluğun üzerine salı akşamı da malum, deprem oldu. Benim gibi geceleri yedi uyuyanlara karışan birini bile uyandırdı sarsıntı. Sonrasında uyuyamayınca da çarşamba gününü "kafam bir dünya" modunda geçirdim. Derslerimi verdim bir şekilde ama eve ulaşınca çöktüm resmen.  

Bugün sabah uyanınca ise babamı andım yine, daha yataktan kalkmadan..Rahmetli babam, iktisat mezunuydu, hayatı boyunca muhasebe alanında çalıştı ama öğretmenliği hep çok sevdi. Kendini en iyi hissettiği yer, annemin memleketiydi ve bunun nedeni "hanımcılık" değildi :P Annemle babam, babam Turgutlu'da yedek subay öğretmenlik yaparken tanışmışlar, bu yüzden de Turgutlu'da herkes babamı öğretmen olarak bilir, "hocam" diye hitap ederdi ve bu da onun çok hoşuna giderdi :) 

Ben de babam gibiyim, mühendis kimliğimden çok öğretmen kimliğimi seviyorum :) E bu yüzden de öğrencilerimden gelen mesajlar, telefonlarla güzelleşen bugün, güzel bir gün :) 

Tabii sadece aranıp sorulmak değil, aramak sormak da güzel :) Aile zaten küçük bir öğretmenler odası gibi olduğundan gün içinde farklı kombinasyonlar halinde birbirimizi arayıp tebrik ediyoruz :) Sonra tabii, sırayla ilkokul 1 öğretmenim, canım lise matematik öğretmenim, üniversiteden F.hocam, A.hocam derken varlıklarına her daim minnet duyduğum sevgili öğretmenlerimi aradım bugün bir de:) Öğleden sonra ise annemin göz muayenesi sonrasında anne ve kızları olarak gelenekselleşmiş öğretmenler günü yemeğimize çıktık, söyleştik, gülüştük...Güzel bir gündü, evet :)

Yarın yine Ankara yollarında olacağım. Şimdiden iyi yolculuklar o halde bana :)

Çarşamba sabahı Marmaray Küçükçekmece İstasyonunda gördüğüm manzara bu. Okula değil de gece vardiyasına gider gibi. Ama her hâlükârda çok güzel :)


20 Kasım / Pazar

Kendimi bildim bileli severim yaş günü kutlamalarını. Bu sene de bizim evin küçümeni E.bey'in 18.yaş günü olduğundan, perşembe günü  A.ciğimle YHT'ye binip İstanbul'a gelmeleri sonrasında her gün bir pasta ve kutlama yaptık. Ki, bencileyin, yaş günü kutlamaları E.nin de en sevdiğidir :) 

Perşembe akşamüstü annemlerle yemeğe giderek başladık kutlamalara, ardından yaş günü pastasının kesilmesi ve hediyelerin açılması ile günü tamamladık. E.beyin keyfi yerindeydi :)

Cuma günü kahvaltı sonrası Yerebatan Sarnıcına gittik. Yeni hâlini çok sevdim doğrusu. Sonradan duyduğuma göre, beğenmeyenler de varmış çok sayıda, ama bence gayet etkileyici ve hoştu vallahi. E, Sultanahmet'e kadar gitmişken bizimkilerin daha önce gezmedikleri Türk İslam Eserleri Müzesine (sergilenenlerden çok müzenin -İbrahim Paşa Sarayı'nın- kendisini severim zaten, yine öyle oldu) ve tabii sonrasında köfteciye gittik. Dönüş yolunda da Gülhane parkının içine dalıp, ulu Çınar ağaçlarının arasında ve,  "Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında" diyen Nazım'ı anarak yürüdük. Park, sonbaharın tüm güzelliklerini barındırıyordu, müthişti :) Akşam ise rakı-balık keyfine evimizin büyük oğlu Ö.cığım geldi. Güzel bir masada, güzel bir sohbetle, keyfimize diyecek yoktu :)

Cumartesi günü ise Kasım ayının güzel havasından faydalanıp Büyükada'ya gittik. Bilen bilir, ben Burgazadacıyımdır.  Ama E.bey Büyükada dedi, bize de uymak düştü :) Gerçi Büyükada da çok güzeldi. Bol bol fotoğraf çekip, yürüdük, kedileri sevdik, yorulunca da oturup bir şeyler yedik içtik. Akşamına da İ.ciğim ve sevgilisi S.hanım bizi yemeğe davet etmişlerdi. İran usulü pilav-tavuk sonrasında yine bir mum üfleme-pasta kesimi töreni yapmadık mı? Yaptık tabii :) Marmaray'ın kenarındaki evde oturup, gelen geçen trenlere bakmak, her türlü taşıma aracını pek seven E.bey'e yaş günü hediyesi gibi oldu zaten:) 

Pazar sabahı kahvaltıya A.ciğimin abisi ve yengesini davet etmiştik. Amca ve yenge de elleri boş gelmemişler tabii, hediye açımı ve kahvaltı sonrası bir pasta ile İstanbul turunun kutlamalarını tamamlamış olduk böylece. Daha sırada, gelecek hafta sonu önce annesiyle yapacakları kutlama, sonrasında da abisi, ablası ve kuzenlerle ve tabii bizle yapacağı bir kutlama daha olacak. 

E 18 yaş bu, kolay mı? :P Nice yaşları olsun kuzunun. Hayat hep güzel insanlar çıkarsın karşısına...