İnsan büyük konuşmayacak, "Hiç sevmiyorum şu Ankara'yı" dediğim bir şehre oğlum ve eşim nedeniyle göbeğimden bağlıyım ve itiraf edeyim ki artık seviyorum, sadece sevdiklerim burada diye değil, şehrin kendine has güzelliklerini görebiliyor, sevebiliyorum bir süredir :)
Bu hafta sonu, oğluşla hasret gidermece (sevdiği yemekleri yapıp, nazlama), A.beyciğimin lise arkadaşları ile bir akşam yemeğinde buluşup geleceğe dair daha büyük gruplarla buluşma ve olası tren gezileri planları yapma (ben 'kontenjandan' arkadaş olarak girsem de aralarına, ne güzel ki onlar beni, ben onları çok benimsedik yıllar içinde) ve üniversitenin akademik yıl açılış kokteyline eş durumundan katılma (kendi üniversitemin böyle bir organizasyonu olmadığından bana da iyi geldi :P) ile geçti. Bunun dışında kampüste yürüyüşler yaptık, ufak tefek tamirat işleri ile iştigal ettik, bir de güzel bir film izledik (İnsanlar ikiye ayrılır).
Giderken trende Nermin Yıldırım'ın "Unutma beni apartmanı"nı dinlemeye devam ettim ve bitirdim. Güzeldi. Sadece anne ve kızlarının hikayeleri değil, arada geçen yakın Türkiye tarihi ile ilgili anektodlar da hoşuma gitti. Dönüş yolculuğunda ise Ekmekçimin önerisiyle "Gece yarısı kütüphanesi"ne başladım. Benim gibi "şöyle yapsaydım ne olurdu acaba", "o noktada o kararı vermeseydim hayatım nasıl şekillenirdi acaba" diye düşünmeyi seven biri için akıcı bir kitap doğrusu :) Ha bu arada bir de Haydar Ergülen'in "Cemal Süreya için 59 Kırlangıç" adlı kitabı okuyup, bitirdim. Tam benim gibi bir Cemal Süreya hayranı için yazılmış bir kitaptı :) (geçmiş zamanların birinde yazdığım bir Süreya güzellemesini şurada paylaşmıştım)











