27 Eylül / Salı

İnsan büyük konuşmayacak, "Hiç sevmiyorum şu Ankara'yı" dediğim bir şehre oğlum ve eşim nedeniyle göbeğimden bağlıyım ve itiraf edeyim ki artık seviyorum, sadece sevdiklerim burada diye değil, şehrin kendine has güzelliklerini görebiliyor, sevebiliyorum bir süredir :)

Bu hafta sonu, oğluşla hasret gidermece (sevdiği yemekleri yapıp, nazlama), A.beyciğimin lise arkadaşları ile bir akşam yemeğinde buluşup geleceğe dair daha büyük gruplarla buluşma ve olası tren gezileri planları yapma (ben 'kontenjandan' arkadaş olarak girsem de aralarına, ne güzel ki onlar beni, ben onları çok benimsedik yıllar içinde)  ve üniversitenin akademik yıl açılış kokteyline eş durumundan katılma (kendi üniversitemin böyle bir organizasyonu olmadığından bana da iyi geldi :P) ile geçti. Bunun dışında kampüste yürüyüşler yaptık, ufak tefek tamirat işleri ile iştigal ettik, bir de güzel bir film izledik (İnsanlar ikiye ayrılır).

Giderken trende Nermin Yıldırım'ın "Unutma beni apartmanı"nı dinlemeye devam ettim ve bitirdim. Güzeldi. Sadece  anne ve kızlarının hikayeleri değil, arada geçen yakın Türkiye tarihi ile ilgili anektodlar da hoşuma gitti. Dönüş yolculuğunda ise Ekmekçimin önerisiyle "Gece yarısı kütüphanesi"ne başladım. Benim gibi "şöyle yapsaydım ne olurdu acaba", "o noktada o kararı vermeseydim hayatım nasıl şekillenirdi acaba" diye düşünmeyi seven biri için akıcı bir kitap doğrusu :) Ha bu arada bir de Haydar Ergülen'in "Cemal Süreya için 59 Kırlangıç" adlı kitabı okuyup, bitirdim. Tam benim gibi bir Cemal Süreya hayranı için yazılmış bir kitaptı :) (geçmiş zamanların birinde yazdığım bir Süreya güzellemesini şurada paylaşmıştım)

Tren yolculukları hep çok güzel :)

23 Eylül /Cuma

Bugünün "güzellikler defteri"nin "güzel" haberi son 6 ayın en güzel haberi bence! Ablamın 6 aylık yarı maratonunun son kemosu bugündü. Kardeş kardeş gittik yine hastaneye sabah, içimiz kıpır kıpır! Gören de hastalığı yendik, bitti gitti sanacak :) Değil tabii ama bu da önemli yahu! 16 adet kemo gördü bu kadın. Saçları, kaşları döküldü, hırpalandı, tahliller, kontroller yapıldı, birbirimize sarılıp ağladığımız da oldu, birbirimize moral vermeye çalışarak aslında kendi moralimizi düzelttiğimiz de! Ama işte doktorumuzun "zorlu kısmı atlattınız" dediğini duyduk bugün ki, bundan güzel cümle mi olur :) Hem saçları da çıktı baya baya :) Dilerim önümüzdeki günlerde yapılacak çekimlerde bu illetin küçüldüğü ve hatta bittiği haberini de alır, sonra da ameliyatla elveda deriz her türlü kalıntıya! Ameliyat sonrası radyoterapi ve akıllı ilaç tedavisi ile devam edecek Ş.'mun tedavisi (az önce yarı maraton dememin nedeni buydu) ama olsun, onlar bu yaşananlar yanında daha hafif olacak :)

Bunun dışında ne oldu derseniz, zeytinlerimiz oldu, hem de gayet güzel oldu, hediye olarak annemle ablama ve kuzen Ş.'a bile verdim :)

Az sonra da Ankara için yola çıkıyorum, ki yine içimde kuşlar ötüşüyor diyeyim, siz anlayın hâlimi :) 

Elceğizlerimizle yaptığımız zeytinlerin bir fotoğrafını çekmesem olmazdı tabii ki :)

21 Eylül / Çarşamba

1982 yılında 20 Eylül'de başlamış eğitim öğretim yılı. Bu da demek oluyor ki dün akşam yemek yediğim bir grup kadın ve adamla tanışalı, arkadaş, dost olalı tamı tamına 40 yıl olmuş! Bir ömür yahu...

11 yaşında KAL'ın bana devasa görünen kapısından girerken, silik, çekingen bir kız çocuğuydum ben. Onları buldum. Ben oldum. Çok güldüm onlarlayken, çok mutlu oldum. Bir insanın en büyük hazinesinin dostları olduğunu öğrendim ben onlarla...

Yine çok güldük, çok konuştuk dün akşam. Bu beter salgın nedeniyle ne zamandır toplaşamamıştık böyle büyük grup olarak, "oh be" dedik, durup durup. Oh be...

Unutulmaz anılar, unutulmaz arkadaşlıklar kazandırdı bana KAL ve Mat H. Hepsine minnettarım...
Okulun ilk ders gününe daha zinde gelmeyi ben de isterdim tabii ama kader! Ayılmak için önce çay, ardından kahve içtim. Evet, şimdi hazırım bugünkü maratona :) Hem dün gece depoladığım enerji beni bir süre idare eder bence :)  

19 Eylül / Pazartesi

Dün sabahın köründe S.ciğim geldi eve, bir sonbahara giriş temizliği yaptı sağ olsun. Ben de canım Ekmekçikız'la kahvaltı öncesi çiçeklerimle ilgilendim, salondaki koltukların yastık kılıflarını yıkadım ve O.beyin ardından kavuştuğum çalışma odama tekrar yerleştim :)  Kahvaltı zaten günün en sevdiğim öğünüdür, Ekmekçimle yapıldığında daha da sevilesi oluyor, özleşmişiz, iyi oldu :)

Öğleden sonra rutin anne-abla ziyareti yaptım. Annem komşularla bahçede, biz ablamla balkonda çay keyfi yaptık.  Ş.cuğum tedavinin son haftalarında iyice halsiz düştü, yürüyüş yapamadık o yüzden. 

Akşam ise missss gibi kokan evimde Ahmet Büke'nin "Deli İbram Divanı"nı bitirdim. Çok beğendim, daldım gittim romana, gecemi güzelleştirdi...

Bugünse yeni akademik yıl başladı! Bu dönem derslerim çarşamba ve perşembe günleri, o yüzden bugün evden çalışmaya devam ettim ama yine de okul başladı ya, bir disiplin geldi üzerime :)

...

Bunları yazarken Y.hemşirem aradı "yürüsek ya" diye. Yarım saat sonra evinin önündeydim :) Yürüyerek Kalamış'a indik, sahilde bir çay bahçesinde çay içtik günbatımına karşı, sonra da Yoğurtçu parkının oradan otobüse binip evlere dağıldık. Gecenin güzelliği yolumuzun üzerine çıkan Bedri Rahmi dizeleri ve sonrasında benim "buralarda bir yerde evi de olacaktı" dememe Y.cığımın "yok, olsa bilirdim" demesinin üzerinden 1 dakika geçmeden kendimizi evinin önünde bulmamızdı :) Kadıköy'ün kaldırımlarına işlenmiş dizelerini de yolları denizlere çıkan sokaklarını da çok seviyorum evet, bugün bir kez daha anladım :)

Bu kadar Bedri Rahmi demişken en sevdiğim şiirlerinden biri ile analım onu:

Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar
Bir gelincik açılır ansızın
Bir gelincik sinsi sinsi kanar

Seni düşünürken
Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır
Deliler gibi dönmeğe başlar
Döndükçe yumak yumak çözülür
Çözüldükçe ufalır küçülür
Çekirdeği henüz süt bağlamış
Masmavi bir erik kesilir ağzımda
Dokundukça yanar dudaklarım

Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde.



14 Eylül / Çarşamba

İstanbul'dayım yine..."Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını; ben hasretlerin" dizesinin hakkını veren bir insanım, net!

A.ciğimle 13 yıldır şehirlerarası bir ilişkimiz var, bunu baştan kabullenmiştim zaten, o yüzden sanırım, onu çok özlesem, çok arasam da "cool" bir şekilde yaşayabiliyorum bu ayrılık zamanlarını ama O.beyden her ayrılışımda göğsüme öküz oturur gibi oluyor. "Sağlıklı olsun, mutlu olsun, başarılı olsun, önemli olan o" diye mırıldanarak kendi kendimi teskin etmeye çalışıyorum her seferinde. Az da olsa işe yarıyor :)

Bir süredir araba ile gelip gitmeyi bıraktık, toplu taşımaya döndük biliyorsunuz. O yüzden YHT'ye binip geldim. Rahat bir yolculuktu. Biraz "Deli İbram Divanı"nı okudum, çokça "bitse de kurtulsam" hissiyle "Güzel Dünya, Neredesin"i dinledim. Doğrusu ya, hiç beğenmedim. "E neden dinledin" derseniz, önceleri "bir yer gelecek, güzelleşecek" hissi hakimdi, sonrasında da "e bu kadar dinledim, bitireyim bari" diye diye dinledim. 

Eve gelince hemen çiçeklerimi suladım, Miçocuğumun mama-su-tuvalet işlerini yaptım, duş aldım, bir fasıl da çamaşır yıkadım. Hah, bir de kırma zeytinlerimizin suyunu değiştirdim. Olacaklar vallahi, çok heyecanlı :)

Bugünümü güzelleştiren olay ise dün gece, uyumadan önce eski üniversitemdeki çalışma arkadaşlarımdan sevgili Y.ciğimden gelen mesajdı: "Canım Hocam, geç oldu buradan yazayım dedim. 1 haftalığına Ankara'ya geldim. Grup terapisindeyim 💕💕💕. Dün terapide kadın kahramanınızı düşünün, yazın dediler. Benimki sizdiniz. 💕💕💕 cok ama cok öpüyorum" . Nasıl kıymetli bir mesaj bu, Y.ciğim abartmış tabii ama hoşuma gitti, ne yalan söyleyeyim. Dün gülümseyerek uykuya daldım sayesinde. Bugün de hatırladıkça gülümsedim, buraya yazmadan da edemedim :)

Yakışıklı oğlum Miçocuğum :)

13 Eylül / Salı

Ankara günlerim burada yaşayan ve özlediğim arkadaşlar/akrabalarla görüşme ayarlama telaşı içinde geçer hep, ki bu sefer bu konuda çok başarılıyım, nazar değmesin :)

Daha yolda gelirken Z.'lerle olan ortak grubumuza yazıp "Pazartesi akşam yemeğe bize gelin" demiştik ve hızlı bir "anlaştık" yanıtı almıştık zaten. Nitekim dün akşam bol kahkahalı (Z.'lerin Karadeniz gezilerinden kalma şiveleri ile renklenen :P) ve bol sohbetli (daha çok "ne olacak bu memleketin hâli" temalı) sohbete, A.ciğimin elinden rakı-balık ile yoğurtlu patlıcan, benim elimden hamsi kaygana ile kabak carpaccio (kültür karmaşası :P), Z.'in elinden zeytinyağlı fasülye ve S.'in bahçesinden gelen domates-salatalık-biberle yapılan salata eklenince çok güzel bir akşam geçirdik. 

Bugünün gündüz planını ise Ankara'ya gelmeden yapmıştık zaten. Sevgili Leylak Dalı öğretmenim ve Geçmiş Zaman Mimozası ile Kennedy 41'de (ne güzel bir cafeymiş, bayıldım! En kısa zamanda A.'e orada bir kahve ısmarlayıp "bak ne güzel yerler biliyorum Ankara'da" havası atacağım :P)  buluştuk ve aralıksız sohbet ettik. Benim diyebileceğimi Mimoza'cığım demiş zaten, tekrarlayayım ben de: "İnsan, insana ne güzel bir hediye" :) Öyle gerçekten! 

Akşam planını ise gündüzden yaptım :) Canım BAL kardeşim A.'ime "Akşam bize gelsenize, an itibari ile dışarda sürttüğüm için yemeğe gelin diyemiyorum ama çaya bekliyoruz" diye yazıp, hızlıca bir "akşam görüşürüz" yanıtı alınca keyfim katmerlendi :) 

Ay hayat dostluklarla güzel ayol, daha ne olsun :)

Zannetmeyin ki çalışmıyorum! Yıllık izinde olmama rağmen bir dizi toplantıya katılıp gerekli rapor eklentilerini de hallettim bu arada!

Lojmanın balkonunu çok seviyorum bir de, bunu da söylemeden geçemeyeceğim :)

11 Eylül / Pazar

Dün akşam, hiç aklımızda yokken Y.hanımcığımızla sebatik izninde gideceği İskoçya öncesi yemek yiyelim dedik ve Kadıköy'deki "Memleket Meyhanesi"nde bulduk kendimizi. Meyhanenin adına uygun olarak memleket meselelerinden bahsettik çokça! Biraz da whatsapp BAL grubuna fotoğraf yollayıp grubun diğer üyelerini kıskandırma eylemi gerçekleştirip, eğlendik :)

Bugün ise, 3 aydan sonra, yine Ankara yollarındaydık, A.ciğim ve oğluşcuğumla. Aslında dün yola çıkarız diye konuşmuştuk ama iki ayağımızı bir pabuca sığdırmaya çalışmak anlamlı gelmedi, bugüne erteledik yolculuğu...Şarkı dinleyerek, söyleyerek geldik, nasıl geldiğimizi bile anlamadan. Bolu'daki molamızda, indirimli satış mağazalarından O.beye bir spor ayakkabı (an itibari ile evde spor ayakkabı ile dolaşıyor, çok beğendi) ve sırt çantası (zira bahar döneminde sırt çantasını kaybetmiş! "Sırt çantası nasıl kaybedilir" demeyin sakın, ben de anlamadım zira! Sarsaklıkta son nokta!) da aldık, hem güzel hem nispeten makul fiyatlı oldu, içime sindi.    

Eve geldikten sonra yazlıktan gelen domates konservelerini, reçelleri, zeytinleri, turşuları yerleştirdik, biz yokken lojmanda yapılan tadilat sırasında indirilen bilumum tabloları duvarlara geri astık, O.beyi  eşyalarının bir kısmını yerleştirmesi için yeni yurduna götürüp bıraktık, alışveriş yaptık...E daha ne olsun zaten.

Fotoğraf, cuma akşamı yaptığımız sahil gezimiz sırasında karşımıza çıkan Kadıköy Kadın Emeği Pazarının genel görünüşüne ait...Çok takılmadık ama rengarenk görüntüleri hoştu doğrusu...

9 Eylül / Cuma

Son yazdığım yazının ertesi sabahı kargalar henüz kahvaltılarını yapmamışken ben yollara düşmüştüm bile! Şu Sabiha Gökçen-Edremit uçuşları kurtarıyor bizi vallahi, sabah kahvaltısında Dikili'de yazlıktaydım, daha ne olsun :) Eylül'le birlikte güzel bir esinti de gelmiş bizim oralara, hiç bunalmadan, güzel bir 5-6 gün geçirdik böylece.

Bahçedeki yeşil domateslerden turşu kurduk (itiraf ediyorum bizim için ilkti, bu yüzden kayınvalidemin ve komşumuz A.ablanın yönergelerini izledik :P), 

                                        

küçümen zeytin ağacımızın sadece bir iki dalındaki zeytinlerden kırma zeytin yaptık (bu da bir ilkti, A.ciğim zeytinleri kırdı, ben şişeledim, günlük sularını değiştirdim),

denize girdik (ve çıkmak bilmedik), 

                                      

küçük bir Ayvalık gezisi bile yaptık (tarihi Macaron fırınından beze yemeyi ve tabii ki deniz kenarında Ayvalık tostunu mideye indirmeyi ihmal etmedik). 

Çarşamba günü de babamızın 52 duası için Bergama'ya gittik (irmik helvası kavurma görevi benimdi, üzerinize afiyet döktürdüm vallahi, babacığımın ruhuna gitsin). Akşam yazlığa döndüğümüzde akşam yemeği için komşumuz A.abla patlıcanlı el açması börek yapmıştı. şahane bir lezzetti, kendimden geçtim :) "sen hani yediğine içtiğine dikkat ediyordun" diyeceksiniz biliyorum, ama bunlara karşı koyamadım vallahi!

Dün öğlen de, veda faslından sonra ("annemiz ilk defa yalnız kalacak yazlıkta, bakalım neler olacak" temalı endişelerimizi bastırarak),  yola çıktık ve akşamüstü İstanbul'a vardık. A.ciğimle yolda bazen şarkılar söyledik, bazen hayaller kurduk, bazen dedikodu yaptık :) Eve geçmeden önce annemlere uğrayıp onlar için aldığımız fasulye, peynir, kavun ve karpuz ile zarif eşimin "bu sene yazlığa gelemediler, kavanozda domates konservesi de yapamamışlardır, en iyisi ben burada onlar için de yapayım" deyip yaptığı domates kavanozlarını teslim edip annemi mutlu ettik :) (Kendisine "en düşünceli damat" oscarını kavanozların fotoğrafını yolladığı gün teslim etmiştim zaten :P)

An itibariyle ablamla hastanedeyiz. O üst katta ilaçlarını alıyor, ben malum, kafeteryada oturup son 5-6 günde kaçırdığım yazıları okuyorum :) Öncesinde de haftaya olacak kayıt dönemi için danışmanlıklarını yaptığım kuzucuklarıma e-posta attım bazı hatırlatmalar yapmak için.  A.ciğim evde bir toplantıda, O.cığım da ilçede, 9 Eylül kutlamalarında. 

Yarın da O.beyi okuluna/yurduna götürmek için yola düşeceğiz üçümüz. Alışmıştım oğluşa, yine miço bey ve ben başbaşa kalacağız evde...Ne diyelim, mutlu olsun, başarılı olsun, sağlıklı olsun, önemli olan o... 

Günün şiiri, tabii ki Nazım'dan, tabii ki muhteşem destanından:

...Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

                                                

Yazlıktan ayrılmadan önce, renkleri geçmiş olsa da ortancalardan bir buket yapıp vazoya koymayı ihmal etmedim :) 

2 Eylül / Cuma

Bugün sabahın köründeydi hastane randevumuz. Öyle olunca da, tedavi sonrasında sabah kahvesi zamanında eve dönebildik. En önemlisi, bugünden sonra kaldı son 3 kemo! Sonrası ameliyat ve yokuş aşağı...

Akşamüstü ablam ve O.beyle Moda'ya gittik, hem yeni iskeleyi görelim hem de Potlaç Kadın Emeği Pazarı'nı gezelim istedik. Moda her zamanki gibi şahaneydi. İskelenin yeni halini çok beğendim, üst katı güzel bir çalışma mekanı olmuş, alt katında da hoş ve ucuz bir dinlenme ortamı var. Oradan kadın emeği pazarının masalarını gezmeye yollandık. Moda iskelesinden ben ablama bir kahve kupası almıştım, Potlaçtan da ablam bana çok güzel bir kolye aldı. Çay bahçesinde oturup soğuk bir şeyler içtik ve blog kızları buluşmamız ile içtiğimiz çayları andık :) Kaldırımlara kazınmış Nazım dizelerinin geçtiği şarkıları söyledik bir de. Bir kemo günü için daha iyisi olamazdı sanırım!

Akşam ise yemek sonrası yürüyüşümün ardından çiçeklerimi suladım, ütü yaptım ve 5-6 günlük 2.Dikili seferim için küçük valizimi hazırladım :) Sonra da oturup Netflix'de "Aşıklar Bayramı"nı izledim. Kitabını da okuyup çok beğenmiştim zaten ama filmi de iyiydi bence. Özellikle oyunculuklar süperdi. Kitabını okumasam bu kadar beğenir miydim bilmiyorum gerçi. İzledikten sonra, film hakkında yazılanları okumak için gezinirken internette yönetmen Özcan Alper'le yapılan bir söyleşiye denk geldim. Aşıklar bayramı bir yol hikayesi, Özcan Alper'in, bu söyleşide de andığı başka bir yol hikayesi olan "Gelecek Uzun Sürer"ini de yıllar önce, izlemiş ve çok beğenmiştim. "Gelecek Uzun Sürer", Voznesenski'den bir dörtlükle açılmış ve böylece ilk dakikadan beni içine çekmişti. Aşıklar bayramı da çok etkiledi, günümü güzelleştirdi. Oyuncuların hepsi ayrı ayrı çok oturmuştu rollerine. Öneririm.

Günün şiiri, madem aklıma da geldi, Özcan Alper sayesinde, Voznesenski'den olsun o halde:

Selam Oza, dilerim ışıl ışıl kalırsın hep

Bir sokak fenerinden sızan bir ışık gibi.

Suçlayamam bırakıp gittiğin için beni.

Şükür ki girdin yaşamıma...
Moda İskelesi'ne gidip fotoğraf çekmemek olmazdı sanırım :)

1 Eylül / Perşembe

Son günleri çokça "ay çok sıcak", "of çok nemli" diye öfleyip püfleyerek geçirmiş de olsak, koskoca bir ağustos ayı da bitti! Dahası bugün, 1 Eylül, "Dünya Barış Günü"...Daha güzel bir gün olur mu? :)

Ablamın kemosu bu hafta perşembeden cumaya kaydırılmıştı (30 ağustos tatili nedeniyle 1'er gün ötelenmiş tüm tedaviler). Hâl böyle olunca "ben de perşembe günü aheste bir şekilde mahalle pazarını gezerim" falan diyordum ki, dün doktora giden F.hocacığım sabah "yarın ameliyat olacağım" diye haber verince, planlar hemen değişti tabii!

Sabahın köründe evden çıkıp hastaneye gittim, hocamcığımı ameliyata yolculadık, sonra da canım eşi B. ve lise arkadaşı A.hanım ile odada bekledik. Beklerken anılara daldık, güldük, eğlendik. Tabii bir de ben fertleri Amerika'da, İngiltere'de, Dikili'de, Erdek'te ve Antalya'da olan ve merak içindeki "büyük aile" grubumuzu belirli aralıklarla bilgilendirdim. (Tam teçhizatlı Cevat Kelle'yi anmanın yeridir :P). Fakat bence bugünün ve "refakatçi" ünvanımızın en enteresan olayı F.cuğum ameliyattayken odaya getirilen müthiş bir tepsiydi. Hastanenin idari işler müdürü bizimkilerin kiracısıymış, adamcağız ev sahibesine jest yapmış meğer, ama nasıl zarif bir jest...Tepside müthiş güzel bir hibiscus çayı (ilk kez içiyorum ama çok beğendim gerçekten), grisiniler, domates kurusu ile çeşnilendirilmiş zeytin ezmesi (lezzetten ağlamak istiyorum kıvamındaydı), şimdiye dek tatmak bir yana, hiç duymadığım (ay ne ayıp) Divle Obruk peynir ezmesi, çikolatalar, küçük kekler, zencefilli kurabiyeler ve bitki çayları vardı.  İtiraf ediyorum ki F.'u bir süre unutturdu bize, bu müthiş lezzetleri tatmak :) F.hocamcığım da, şükür ki, çok bekletmeden bizi geldi odaya, ameliyat başarılı geçmiş, inşallah iyileşme süreci de kolaycacık olacak...

Öğleden sonra hastaneden eve gelmek yerine doğrudan annemlere gittim. O.bey de oraya geldi. Bizim içeri girmemizden kısacık bir süre sonra da öyle bir yağmur bastırdı ki! Kısa sürse de ferahlığı iyi geldi hepimize.  

Hastaneye gidip gelirken 1Q84'ü bitirdim sonunda. Bitmesin istediğimden son 15 dakikasını hızlı tempo ile değil de normal tempoda dinledim, çok beğendim gerçekten. İyi ki bu kitabı uzunluğundan gözüm korkmadan seçmişim dedim kendi kendime!

Bugünkü hastane ziyaretimize damgasını vuran tepsi!

29 Ağustos / Pazartesi

Pazar sabah annemle kuaför ziyareti yaptık, kendimize geldik, saçlarımızın perişanlığı alıp başını gitmişti zira :) Akşamüstü de ablamı da alıp ağabeyimlerin bahçesinde çay keyfine gittik, esintili havanın eşlik ettiği sohbet hepimize iyi geldi.

Bugünse garip bir yoğunluk vardı. Sabahtan bilgisayarın başına oturdum, projenin yazılması ilgilendim baya bir süre. Ardından da yine projeyle ilgili toplantı derken saat 14:30'a kadar masanın başından kalkamadım. Yemek niyetine atıştırmayı bile çalışırken bilgisayar başında yaptım. Ama yoluna girdi oldukça sanki. Şükür!

Sonrasında marketten bir pastaban alıp annemlere gittim. Ablamla kolaycacık bir hindistan cevizli tart var, ondan yapıp çay eşliğinde bahçeye indirdik. Annem ve komşularına çay ikramı bugün bizden olsun diye. Çok makbule geçti, ayıla bayıla yediler, içtiler komşu teyzelerimiz :)

Akşamüstü ise Ş.cuğum eve çıktı dinlenmek için, ben de Cadde'ye yürüyüp yarın doğum günü olan B.cığım için onun da pek sevdiği gümüşçüden kolye-küpe takım aldım bizim kızlar grubunun diğer ikilisi F. ve N.hocaları da hediye organizasyonuna katarak. Dilerim beğenir, ben çok beğenerek aldım doğrusu :)

Yarın 30 Ağustos. Ne kutlu bir gün. "A.ciğim olsa Kurtuluş dizisinin ilgili bölümünü seyrederdik birlikte" diyerek (5.bölümün sonu, 6.bölümün tümüymüş, O.bey öyle dedi az önce)  ve sevdiceğimi de anarak izleyeceğim birazdan  (O. ve A.beyler o kadar çok izlediler ki bu diziyi, birlikte ve ayrı ayrı, diyalogları ezbere bilirler ve bazen diziye atıfta bulunarak konuşurlar ikisi. (örneğin bizim evde "çay var mı" sorusunun yanıtı genel olarak: "çayımız ve vaktimiz var sayın büyükelçi" şeklindedir :P Aralarında kan bağı olsa bu kadar benzerdi bu huyları sanırım! (keşke başka huyları da benzeseymiş (aha yine parantez döngüsüne girdim!))))

Fotoğraf cuma günü gittiğimiz Cam Müzesi yolundan...



26 Ağustos / Cuma

Güne sabahın köründe uyanıp kayısı reçeli yapmak ve ardından tez öğrencimden gelen raporu okuyup düzeltmekle başladım ve sonrasında "çalışkanlık da bir yere kadar" deyip, geri kalan zamanı aylak geçirdim. Pişman değilim, aksine çok güzel bir gündü :)

11:00 gibi O.beyle giyinip çıktık evden ve annemleri de alıp ne zamandır gitmek istediğimiz Beykoz Cam ve Billur Müzesine gittik. Hem muhteşem ağaçlarla dolu bahçesine, hem müzeye, hem kafesine bayıldık; ayrılmak istemedik. İçeride fotoğraf çekmek yasaktı o yüzden sadece bahçesinde çekebildim. Ama yine de müzenin resmi web sitesinin en altındaki Galeri kısmında, eserlerden bir kaç örneği görebilirsiniz.


Müze sonrası, dönüş yolumuzun üzerindeki İBB'nin Beykoz korusu içindeki tesisinde yemek yedik. Yine bol ağaçlı bir ortama bu sefer deniz manzarası da eşlik ediyordu. E be İstanbul, bu kadar güzel olmak zorunda mısın :)


Beykoz'a kadar gidip Hıdiv Kasrı'na uğramamak olmazdı elbet, "böyle bir gaflete düşersek babam yattığı yerden kızar bize" diye düşünerek direksiyonu oraya kırdım bu sefer. Hıdiv Kasrı tadilattaydı, içine giremesek de bahçesi yine şahaneydi. 


Akşamüstü annemleri evlerine bıraktıktan ve O.bey'e de yemeğini hazırladıktan sonra ise bizim evin yakınındaki Akçaabat köftecisine gittim. Az sonra da Y. ve G. hemşirelerim geldiler ve günü yine daldan dala atlayan bir sohbet, arada kahkahalar attığımız ve her zamanki gibi "şükür ki bir aradayız" diye biten güzel bir yemekle noktaladık. 

Evet bugün, bu blogun temasına çok uyan bir gün oldu bence! Ki, bunların hiçbiri yaşanmasaydı da bugün Büyük Taarruzun 100.yıl dönümü aslında. Ne kadar önemli bir gün, ne kadar müthiş, ne kadar güzel...Ve tabii ki bugüne dair en muhteşem şiir Nazım'dan:

Dağlarda tek tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı öyle ferahtılar ki
sayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birden bire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar `üç’ dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun kenarına kadar,
eğildi durdu.
Bıraksalar
ince uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı.

24 Ağustos / Çarşamba

Sıcakla boğuşarak geçen geceleri (kelimenin tam anlamıyla "boğuşuyorum"! Sabah kalktığımda yatak harp meydanı gibi oluyor :P), sıcakla başa çıkmak için komik çözümler ürettiğim gündüzlerin (kafama bağlayarak gezdiğim buz torbası gibi :P) takip ettiği günler yaşıyorum. Ay bayılıciim :)

Bu arada akşamları yürüyüş yapmayı ihmal etmiyorum. Kitap dinleyerek yürümek iyi geldi bana. Bazen çok yorulsam da kitabı sevdiğim için kendimi zorlayıp biraz daha yürüyorum. "Kızım Laz mısın? Yorulunca eve git, ayaklarını uzatıp dinlemeye devam et" dediğinizi duyar gibiyim. Evet Lazım :) Ve hayır bunu yapamam, çünkü eve gelince duş girmem gerek, bu da kitaba ara vermem demek oluyor :P

1Q84'ün 3.kitabına da başladım. Sardı beni, akıyor demin de dediğim gibi..Okumalık kitap olarak da Livaneli'nin "Kaplanın Sırtında"sına başladım bu sabah itibariyle. 

Pazartesi küçük bir ekiple yaptığımız blog kızları Baylan toplaşması şahaneydi. Bazen güldük, bazen gözlerimiz doldu konuşurken. Eskileri, yenileri anarken zaman nasıl geçti anlamadık :)

Dün de O. beyi benim kadın doğum doktoruma götürüp HPV aşısı yaptırdım. Böylece O.cığım kendisini doğurtan doktorla 22 yıl sonra tanışmış oldu, pek mutlu oldular ikisi de, ki sosyal medyadan takipleşiyorlardı zaten :) 

Bugün için yine yağmur ve dolu uyarıları yapılıyor. Bir yandan "yağsın, rahatlayalım biraz" diyorum, öte yandan 2017'deki dolu felaketi, evimin kırılan panjurları, arabamın tuzla buz olan arka camı, yıkılan ağaçlar falan geliyor aklıma, tırsıyorum...

Geçen haftaki yazlık seferimde bakmayı ve içinde yürümeyi pek sevdiğim evin önündeki çamlık...İnsana huzur ve mutluluk veriyor, net!

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise eskilerden ama hep güzel :)