29 Nisan 2024, Pazartesi

Acar (!) muhabiriniz Ankara-İstanbul treninden bildiriyor: Müthiş yeşillikler içinden geçiyoruz ama kimsenin umurunda değil! Vagondakilerin bir kısmı uyuyor, diğerleri ise laptoplarını açmış, ya çalışıyor ya da toplantıya katılıyorlar. Önümdeki beyefendi, sürekli "başkanım" diye diye birilerine dert anlatıyor mesela. Yanımdaki ise excel tablolarında boğulmak üzere! Ben ise, gördüğünüz üzere, uyumak ya da çalışmak yerine bloguma yazıyorum. Neden? Çünkü neden olmasın :)

Cuma günü nispeten serinlemiş İstanbulumu bırakıp Ankara'ya yola çıktım. Ankara beni bayıcı bir sıcak hava ile karşıladı! Sonrasında zaman zaman serinleyip zaman zaman sıcaklaşarak (bir de İstanbul'a derler "havasına güven olmaz" diye!) dengesiz havasına rağmen yemyeşil kampüsü ile beni mest etti :) 

Malum, şehirlerarası bir ilişki yaşıyorum yaklaşık 15 yıldır. Artıları da var (kendine ait bir hayatın tadını çıkarabilmek, birlikte olduğun zamanlarda karşındakine daha çok özen göstermek gibi), eksileri de var ("hasretinle yandı gönlüm"!)...Bir de birlikte olduğumuz zamanlarda hızlandırılmış günler yaşıyoruz. Sevdiklerimizi de görelim, dost ortamlarını kaçırmayalım ama sanat aktivitelerinden de mahrum kalmayalım derken bazen evde doğru düzgün oturmuyoruz bile. Bu haftasonu da öyle oldu! Kızını ziyarete gelen A.amcaları görelim, ne zamandır görüşmediğimiz Z.ve S.'lerle bir akşam rakı masasında buluşalım, Trabzondan gelen G.ciğimle görüşmeyi bahane edip, aile kahvaltısı yapalım, küçümen E.beyin antrenörü sevgili Ç. ve C.ile bir akşam sazlı sözlü bir buluşma ayarlayalım derken göz açıp kapayana dek geçti hafta sonu. İyi de oldu. Cuma sabahından beri üzerimde olan ve nedeni belirsiz (ya da derinlerde) olan sıkıntıya çok yüz vermemiş oldum.

Yolculuklar boyunca ise dönüp dolaşıp aynı şarkıları dinledim. Bir grup, perşembe akşamı gittiğim "İncesaz ve BÜ mezunlar korosu"nun şenlikli konserinden dilime dolanan ve hatırlamaktan mutluluk duyduğum İncesaz şarkıları. Diğer grup ise beni çok etkileyen Perfect Days'in film müzikleri. Ayrı kategorilerde ama incelikli müzikler tren yolculuklarımı güzelleştirdiler. 

Kampüste yürürken rastladığım şu güzellikler ise beni benden aldı, daha önce dikkat etmemişim, bildiğim bir çiçek değil, hemen çok bilmiş google'a sordum, kekikmiş ayol bunlar! Cehaletimden utandım vallahi!


24 Nisan 2024, Çarşamba

Tatil dönüşü bir hafta sakin geçti, iyi de oldu, dinlendim. Neler yaptım peki, şöyle aklıma geldiğince sıralayayım:
  • Ne zamandır kitap dinleyemiyor, dizi izleyemiyordum, şeytanın bacağını kırdım bu hafta :) Storytel'de "Bir Kimya Meselesi" adlı kitabı okudum ve bayıldım! Kadın olmak hep zor, ama 1950'lerde araştırmacı bir kadın olmak daha zormuş tabii. Elizabeth Zott'a bayıldım!
  • E.cuğum, ve Elektracığım "dizisi de güzel" deyince, dizisini de izledim. Güzel gerçekten ama önce diziyi izlesem kesinlikle daha çok beğenirdim, neticede kitabı çok daha iyi :)
  • Sonunda Mubi'ye "Perfect Days" geldi, izledim ve çok ama çok beğendim. O sakinlik ve huzur duygusuna ayrı, müziklere ayrı bayıldım. 
  • Salı günü Y.cığımla birlikte G.uma gittik, uzun bir kahvaltı eşliğinde bol çene yaptık, özleşmişiz :) 
  • Bu dönem televizyonda kaçırmadan izlediğim bir dizi var: Bahar. Evet, mantık hataları falan vardı, özellikle başlarda, ama işte ne zamandır Türk dizilerinde kabuğunu yırtıp güçlü olma yolunda yürüyen kadın görmüyorduk. Bir de işte sürekli bir dram havası yok, özellikle bazı diyaloglar naif ve komik. Salı günlerini iple çekiyorum. Hele dün, Bahar'ın şüphelerinin gerçek olduğunu ve kocasının onu aldattığını gözleriyle gördüğü bir an vardı ki çok iyiydi bence. Üç aşağı, beş yukarı hissedilen böyle bir şey zira, kesin bilgi :P 
  • Bu haftanın beni en mutlu eden şeylerinden biri, artık mutfak penceremin önüne çiçek koyabilmem oldu sanırım. "Bunun kadar kolay ne var, daha önce koysaydın ya" demeyin, bizim burada martı ve karga o kadar çok ki, saksıları / çiçekleri rahat bırakmıyorlar. Bu da saksıların yere düşme tehlikesini doğuruyor, beni huzursuz ediyordu. Sonunda bir usta ayarlayıp pencerenin önüne saksıların düşmesini engelleyecek ferforje çubuk taktırdım ve sardunyalarıma kavuştum. Oh be :)
  • Kentsel dönüşüm öncesi salon balkonumun önünde şahane bir akasya ağacı, mutfak penceremin önünde ise erik, dut ve kiraz ağaçları vardı ve bu dönüşüm sırasında canımı en çok yakan evin küçülmesinden çok, bu ağaçların kesilmesiydi. Apartman yenilenince kesilen akasya ağacının yerine yine bir akasya ağacının dikildiğini görmek beni çok mutlu etmişti. Bu hafta ise çiçeklenen o akasya ağacının "pembe çiçekli akasya" olduğunu görünce nasıl sevindim anlatamam! Böyle bir güzellik olabilir mi yahu! Müthiş! O da büyüyüp minicik balkonumun önüne gelecek, 4-5 yıla kadar...
Pencere önü çiçeğim :)

21 Nisan 2024, 2024

Ben iflah olmaz bir şiir-severim, biliyorsunuz! En sevdiğim şair, tartışmasız Nazım'dır. Onun gönlümdeki yerini çok yakından takip eden de, sanırım, Ahmed Arif... Bugün doğum günüymüş, ne güzel...İyi ki doğmuş, iyi ki yazmış o şiirleri. İyi ki anadilimde okuma / dinleme bahtiyarlığına erişmişim onu da...

Bugün, buraya, anısına, bir şiirini yazayım dedim, ama kararsız kaldım. 

Benim için "Anadolu"su çok özeldir mesela. Yıllar ve yıllar önce o uzun şiiri ezberinden okuyan genç adamın gönlümdeki yeri hep çok özel olmuştur, ondan belki...Hâl böyle olunca "onu mu yazsam?" dedim ilk. Neticede idareci kimliğimle yaptığım mezuniyet konuşmasını da "Dayan kitap ile / Dayan iş ile/Tırnak ile, diş ile/Umut ile, sevda ile, düş ile /Dayan rüsva etme beni.." dizeleri ile bitirecek kadar çok severim bu şiiri. 

Ya da oğlumun doğum haberini alıp bana yazdığı mektuba "Bir can daha çoğalacağız bu kış /Bebeğim, neremde saklayım seni?" diye yanıt yazan dostumun hatırına "Diyarbekir Kalesinden Notlar"ı mı yazsam?

Belki de "Akşam Erken İner Mapushaneye"ye yer vermeliyim. En sevdiğim dizeleri: "Erkekçe olsun isterim / dostluk da düşmanlık da"yı barındırıyor hem! Ama yok, içimizi karartmayalım şimdi, biliyoruz çünkü, "hiçbiri olmaz halbuki"...

Her bahar dilime dolanan "dağlarına bahar gelmiş memleketimin" dizesi nedeniyle "İçerde"yi de yazabilirim aslında ...Hem böylece Rahmi Saltuk'un o güzelim sesine de kulak vermiş oluruz...

En iyisi, onu en az benim kadar, hatta benden çok seven zarif eşimle hikayemizi çağrıştıran şiirine yer vereyim. "Suskun"a...Fikret Kızılok'un muhteşem bestesi ile daha da güzel olmuyor mu sizce de? 

Rüya, bütün çektigimiz. 
Rüya kahrım, rüya zindan. 
Nasıl da yılları buldu, 
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi, 
Bilmezler nasıl sevdik, 
İki yitik hasret,
İki parça can.

30 yıl öncesinden, üniversiteyi yeni bitirmiş bir Şule fotoğrafı ile bitirmek istedim bu yazıyı. Odamdayım, arkamdaki duvarda Ahmed Arif'in fotoğrafına eşlik eden bir şiir var (muhtemelen "hasretinden prangalar eskittim"). Ben de önünde onun pozuna öykünerek benzer bir poz vermişim. Ah, gençlik...

Fotoğrafa da Ahmed Arif'in kendi sesinden şiirlerini giydirdim. İyi dinlemeler :)

17 Nisan 2024, Çarşamba

En son söyleyeceğimi, en baştan söyleyeyim: Lizbon'da geçirdiğimiz 5 gün bizim için güzel bir 12.yıl gezisi oldu :)

Cuma günü öğle saatlerinde uçağımıza bindik. Yol boyu kitap okurum diye düşünürken filmlerin çekiciliğine kapıldım ne yazık ki! KAL'dan arkadaşımın kardeşi olan Eren Danışman'ın ödüllü filmi "Turna Misali"ni izledim, çok beğendim. Filmde çocukluğunu bildiğim Eren'i öğretmen rolünde de izlemek ayrı keyifti. 

Lizbon'a inip, toplu taşıma ile kolaycacık otelimizi bulup, yerleştik. Otelimiz metro istasyonuna yakın, eski bir apartmanın otele dönüştürülmüş haliydi. Küçük ama güzel bir arka bahçesi vardı, ki sabah kahvaltılarımızı yasemin kokuları eşliğinde o bahçede yaptık.


İlk gün, daha doğrusu ilk akşamüstü, genel bir şehir merkezi turu attıktan sonra yıl dönümü yemeği için B.hocamızın önerdiği bir restoranda, kendimizi güzel bir şarap eşliğinde kabuklu deniz ürünlerine adadık. Üzerine de zarif bir şekilde sunulan dondurmalarımızı hüplettik :)

Cumartesi günümüz Belem civarında geçti. Önce 1 saate yakın kuyrukta bekleyerek, Jerónimos Manastırına girdik ve Vasco de Gama’nın Hindistan seferinden dönüşü anısına yaptırıldığı söylenen bu büyülü mekandan çıkmak istemedik :)

Manastır turundan sonra Belem'in ünlü pastanesinde kahve ve Nata molası verdik, zira Nata yemeden Lizbon'dan döneni dövüyorlarmış güzide ülkemizde diye duymuştuk :P


Ardından Keşifler Anıtı ve Belem Kulesi ile turumuza devam ettik. Keşifler Anıtının kişisel tarihimde çok özel bir yeri vardır, o yüzden benim için bir kat daha değerliydi sevdiğim adamla orada olmak. Belem Kulesi ise, en az bizim Kız Kulesi kadar, ve hadi itiraf edeyim, ondan daha güzel bir mekan. Fotoğraf çekmelere doyamadık :)

Günün geri kalanında ise Lizbon merkeze dönüp São Jorge Kalesini ve ünlü Lizbon Katedralini ziyaret etmeyi atlamadık :)

Pazar günümüzü masal diyarı Sintra'da geçirdik. Daha önce iki farklı tarihte (2008 ve 2010) iki farklı kongre için Lizbon'a gitmiş, Sintra'ya uğramış ama o masal saraylarını ziyaret edememiştim, kısmet bu ziyareteymiş :) Bayıldım demek yetmiyor, özellikle Quinta da Regaleira için...


O müthiş bahçelerden, büyülü kulelerden, kuyulardan ayrılmak istemedik.


Pazartesi sabah erkenden Cascais'e doğru yola çıktık. Sanki İzmir'den Şirince'ye doğru gitmişiz gibi bir his içindeydik tüm gün. Bu şirin sahil kasabasında güneşin yakıcılığını hissedip denize girenleri görünce mayolarımızı yanımıza almadığımıza ah vah ettik bolca. E, Cascais'e kadar gidip  Cabo da Roca'ya gitmeyi ihmal etmedik tabii  :) Avrupa kıtasının en batı ucunundaki deniz fenerinin asaletini görmek, Atlas okyanusunun müthiş maviliğine vurulmak ve rüzgardan uçayazmak Cabo da Roca denince aklımızda kalanlar...  


Salı günü, artık Lizbon'u avcumuzun içi gibi bildiğimizi düşünürken önümüzden geçen ünlü 28no'lu tramvaya binip çok güzel bir şehir turu ile geziyi noktaladık. 


Akşam eve geldiğimizde, gece yarısını geçmişti. Yol boyu bizi bekleyen yoğun bir haftanın, derslerin, toplantıların ağırlığının üzerimize basmasına izin vermemek için seneye bu zamanlar nereye gitsek planları yapma yolunu seçtik. Darısı başka gezilerin başına :)  

Son fotoğrafa 5 gün Lizbon'u gezip Fado dinleyememe başarısını gösterdiğimiz için, pek sevdiğim Mariza'dan bir şarkı yükledim. Keyifli dinlemeler :)

11 Nisan 2024, Perşembe

Bir bayramı daha yemek üzereyiz hayırlısıyla. Öncesinde bir akşam, yeğenlerimiz E.ve E. ile damat bey A.Y.'u misafir etmiştik. Bolca anılara daldığımız güzel bir geceydi. Arife gecesinde ise Ö.cığım bizdeydi, Behzat Ç.eşliğinde iftar yaptık onunla da, iyi oldu :) Bu sezonu bitirmemize son bir bölüm kaldı. Herhalde bu dizi de böyle biter zaten. Amirim, hem belediye başkanlığı yapıp hem de dizi çevirmez artık diye düşünüyorum. 

Bayramın ilk gününe annemlerde kahvaltı ile başladık. Babamı ziyaret, Y.cığımın Van gezisinde olması nedeniyle kedisi Topaç hanıma bakım uygulama sonrası  A.ciğimin ağabeylerinde cümbür cemaat yenen yemekle kapattık günü. Bugünse F.ve B.hocamlara bayram ziyareti yaptık önce, Moda sahilde şöyle bir yürüdük fırsattan istifade. Ardından yine Topaç hanımı ziyaret ettik ve az önce de komşumuz İ.amcalara hem güle güle oturun ziyareti hem de bayram tebriği için uğradık. Bol bol yedik içtik, daha da yiyeceğiz tabii, zira akşam da annemlerde bayram yemeğinde olacağız. Sağlıkla, mutlulukla nice bayramlar görelim inşallah...

Yarın  sevgiliyle 12. yılımız doluyor, bir kutlamayı hak ettik diye düşünerek kaçıyoruz uzaklara, benim en sevdiğim şehirlerden birine. Dönünce ve 4-5 günde yığılan işi gücü yoluna sokunca görüşmek üzere sevgili blogdaşlarım :) Hepinize şeker gibi bir şeker bayramı diliyorum :)

Bu ara şehrimiz mor salkımlarla dolu. Her yerde olanca güzelliği ile karşımıza çıkıp mest ediyorlar biz şehir sakinlerini...

5.Nisan 2024, Cuma

"Bir su yılı denebilirdi" diye bir dizesi vardır ya Edip Cansever'in, bu akşamki Barabar konserine gitmek için Marmaray'a yürürken, içimden, "bir Ekmekçikız haftası denebilirdi" diye geçirdim ben de, bu dizeyi çarpıtarak :) Anlaşılabileceği üzere ve ne mutlu ki, bu haftama canım S.ciğim damgasını vurdu. Geçen cumartesi kısacık bir yürüyüş ve kahve sefası yaptık sevgili dostumla önce. Sonrasında, çarşamba günü, benim okul dönüşümde, Yenikapı istasyonunda buluşup Bulgur Palas'a gittik. Bugünse İş Sanat'taki Barabar konserine. İşin güzel tarafı, bunların hiçbiri için uzun uzadıya organizasyon yapmamamız. "Hadi" diyor içimizden biri diğerine. Öbürü de uygunsa, hemen katılıveriyor :) Bu tanıştığımız 2006 yılından beri böyle, nazar değmesin :) Evlerimizde miskin miskin otururken 15 dakika içinde sinemaya gitme kararı verip onun kapısında bitmişliğim vardır mesela :P

Bulgur Palas rüya gibiydi, Ekmekçim burada uzun uzun ve gayet güzel anlattığı için ben detaya girmeyeceğim ama söyleyebileceğim en önemli şey şu sanırım: İstanbul'un kıymetini bilen birinin belediye başkanı olduğu bir şehirde yaşamak güzel şey! 

Bugünkü Barabar konserinde ise başından sonuna dek ağzım kulaklarımdaydı. Türkülere eşlik ettik, coştuk, eğlendik ve Taner Ölmez'in deyişiyle yerimizde "yeni gelin gibi" oynadık :) Türkülerin hepsi birbirinden güzeldi. Tam da Nazım'ın dediği gibi:

İnsanların türküleri kendilerinden güzel, 
                  kendilerinden umutlu, 
                  kendilerinden kederli, 
          daha uzun ömürlü kendilerinden. 
 Sevdim insanlardan çok türkülerini.
 İnsansız yaşayabildim
                 türküsüz hiçbir zaman.
 Hiçbir zaman beni aldatmadı türküler de.
Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin.
Bu dünyada yiyip içtiklerimin, 
                 gezip tozduklarımın, 
                 görüp işittiklerimin, 
                 dokunduklarımın, anladıklarımın
                             hiçbiri, hiçbiri,    
                beni bahtiyar etmedi türküler kadar...
Bulgur Palas'tan İstanbul'a bakmak, içindeki o büyülü atmosferi yaşamak güzel ama dışarıdan bu çok estetik yapıya bakmak da çok güzel bence...
Fotoğrafa Barabar'dan bir türkü ekledim. Dilerim seversiniz :)


 

1 Nisan 2024, Pazartesi

Son iki seçimdir görev almıyordum sandıklarda, ama bu sefer "anne lütfen, çok açık var" diyen oğluşun hatırını kıramamıştım. Hâl böyle olunca saat 5:20'e uyandık. 6'da ikimiz de ayrı mahallelerin okullarında görevimizin başındaydık. Allah biliyor ya ,en heyecansız girdiğim seçim süreçlerinden biriydi. Bir tür savunma mekanizması sanırım! Umutlanıp umutlanıp tökezlemekten yorulmuştum zira. Ama bir yandan da çok korkuyordum, ya canım E.İ. giderse, bu şehir yine onun kıymetini bilmeyenlerin eline düşerse diye...Ama işte gün bitip de sandığı açıp, oyları saymaya başladığımızda, gözümden akan yaşlara engel olamadım. Sonuçlar beklemediğim kadar iyiydi! Görev bitip de okulu terk ettiğimde ise, 3 aşağı 5 yukarı belli olmuştu tablo ve sadece İstanbul'da değil, tüm ülkede mucize gibi bir şeydi gerçekleşen. Şükürler olsun!

Bakmayın böyle "cool" bir tavırla yazdığıma, dün akşam bir ağladım, bir güldüm ve ilk defa yorgunluktan sızmak üzereyken gülümsüyordum :)

Bugünün dizeleri Adnan Yücel'den olsun o halde:
"Saraylar saltanatlar çöker 
kan susar bir gün 
zulüm biter. 
menekşeler de açılır 
üstümüzde leylaklar da güler. 
bugünlerden geriye, 
bir yarına gidenler kalır 
bir de yarınlar için direnenler..."

 

Bu fotoğraf, benim bu seçimdeki rolümü göstermesi açısından önemli, ey sevgili okur :) Hiç adetim değildir aslında ama bu sefer “Son bir hafta tatlı yemezsem, her şey güzel olacak İstanbul için” diye bir totem yapmıştım ve gördüğünüz üzere totemim tuttu :) E bu da, dün gece , sonuçlar belli olunca kendime verdiğim hediyeydi bu yüzden :) 

28 Mart 2024, Perşembe

"11 yaşında bana devasa görünen kapısından girerken, silik, çekingen bir kız çocuğuydum ben. Onları buldum. Ben oldum. Çok güldüm onlarlayken, çok mutlu oldum. Bir insanın en büyük hazinesinin dostları olduğunu öğrendim ben orada...Unutulmaz anılar, unutulmaz arkadaşlıklar kazandırdı bana KAL. Minnettarım" diye yazmışım yıllar evvel, 25.yıl kutlamalarından sonra. Aynı hislerdeyim bugün de!

Dün ortaokul-lise arkadaşlarımla Todori 'de bize ayrılan bir odada, 15 kişi (Amerika'dan,  Avusturya'dan, Ankara'dan gelenlerle daha şenlikliydi bu sefer buluşmamız) yiyip içtik ve ergenler gibi bağıra çağıra konuştuk, gülüştük. Garsonumuz bile gecenin sonuna doğru bizden biri olmuştu, Amerika'ya gidecek olan oğlu için telefonlar alındı, verildi :)

Karnımıza ve yanaklarımıza ağrı girene dek gülmek, dostluktan öte kardeşlik bağıyla bağlandığımıza bir kez daha inanmak, birlikte büyümüş olmanın verdiği güvenle birbirimizi hayatın zorluklarına karşı sarıp sarmalamak, her şeyi konuşmaya, paylaşmaya açık olmak, mezuniyetin 35.yılını idrak ederken (:P) bir hafta sonu buluşması için planlar yapmak, hepimize çok iyi geldi. Ama en çok bana sanırım! Böyle bir geceye çok ihtiyacım vardı gerçekten. Ruhum aydınlandı!

Sonu denize açılan bu ağaçlıklı yoldan kaç kez yürüdüm acaba, bazen dostlarla, bazen yalnız, bazen endişelerle, bazen gülmekten iki büklüm olmuş...Bir okul ancak bu kadar güzel olabilirdi herhalde...

25 Mart 2024, Pazartesi

Önümde 79 sınav kağıdı beni bekliyor okunmak için ama ben bloguma yazıyorum. Neden? Çünkü neden olmasın :) Çünkü kağıt okumak çok zevksiz bir iş ve çünkü benim artık midem bulanıyor okunacak kağıt görünce! Yine de merak buyurmayınız, birazdan başlar, yarın, yarın olmazsa en geç çarşamba günü bitiririm :)

Hafta sonu, bugün sınavını yaptığım ders için bir "problem çözme saati" isteyen kuzucuklarımı kıramayıp yaptığım 2 saat dersi saymazsak akademik hiç bir iş yapmadım! 

Cumartesi öğleden sonra Y.hemşiremle Burgazada'ya gidip uzuuuun bir yürüyüş yapıp, (Sait Faik'i ziyaret etmeyi atlamadan), dertleştik, söyleştik, ağlaşıp gülüştük. Güzel bir öğleden sonra oldu...

Gün içinde üniversiteden canım dostum K.'ın babasının vefat haberini alınca, akşamına başsağlığı ziyaretine gittim, pazar günü de cenazeye katıldım. K.cığım aslında benim değil, oğlumun babasının üniversiteden arkadaşı. Ama işte biz boşanırken, hem oğlum hem arkadaşlarımız bende kaldı :) Dostluklar da özen istiyorlar çünkü! (Tam burada, Nazım'ın "Arkadaşlık ağaca benzer, kurudu mu bir daha yeşermez" dizelerine gönderme yapmazsam olmaz!) Hâl böyle olunca cenazede S.'ın üniversite arkadaşlarıyla görüşmüş oldum. Neticede fahri bir makina mühendisi sayılırım ben de :) Ne çok zamanımı makina fakültesinde geçirirdim...Özellikle A.cığımı çok özlemişim, onunla önce biraz tutuk sonra eskisi gibi içten, sohbet etmek iyi geldi ikimize de.

Pazar akşam ise sonunda "poor things"i izledim ve çok beğendim, çok etkilendim. Ve dedim ki kendi kendime "İyi ki bu filmler var!,Bu romanlar, bu öyküler, bu şiirler, bu şarkılar... Yoksa hayat ne kadar çekilmez olurdu!"
Geçen çarşamba aldığım sümbüller açtı ve evin bütünü (evet, ev biraz küçük :P) missss gibi kokuyor sayelerinde :)

20 Mart 2024, Çarşamba

"Size,
nasılsın diyerek başlayan telefonlarınıza
(garip, tuhaf aslında)
beyaz bembeyaz tabiatımla
'iyiyim' diyorum.
yani aslında korkuyorum
bütün bunlar kıyamet
bütün bunlar cinnet
bütün bunlar cinayet demeye
bir daha düzeltilemeyecek sözler
söylemeye korkuyorum.”
                    Birhan Keskin

Bergama'dan döndüğümden beri içimde kocaman bir sıkıntı ile dolaşıyorum. Oysa ne güzel bir 3 gündü ama işte bazen hayat izin vermiyor içimin hafiflemesine sanki..."Dokunsalar ağlayacağım" şeklindeki modum, perşembe günü oğluşun yaş gününün verdiği mutluluk ile biter gibi olmuştu, ben de sevinmiştim geçti bitti diye, yok cuma günü tekrar döndüm daralma moduna. E bu sıkıntılar, bu iç daralması da bir şekilde çıkmalıydı tabii gün yüzüne, derken, dün, deli bir baş ağrısı ve bel tutulması ile kalktım yataktan, daha doğrusu kalkamadım! Sonra ilaçlar, merhemler ile akşamüstüne doğru kendime geldim ama hırpalandım resmen. 
 
Bu sabah ise, "böyle gitmez bu iç sıkıntısı" deyip, kendi kendime iyi gelecek şeyler bulma kararı ile kalktım yataktan :) Bugün Nevruz bir de, malum, ilk iş, çıkıp çiçekçiye gittim, sümbül almaya. Ama sümbüller nerdeyse bitmiş, bir tane kalmış, o da daha goncada. "Olsun, daha iyi, bizim evde açar, daha uzun zaman sürerim sefasını" diyerek onu aldım, sonra mavişleri görünce dayanamayıp bir de ondan aldım (her şey gibi çiçekler de ateş pahası bu arada!), eve dönerken de kahve yanında yemek üzere kendime bir çikolata ısmarladım. Ardından da çevrim içi derslerimi yapıp, kendimi yine dışarı attım. Yürüyüş en iyi ilaçtır zira...

Daha iyiyim, merak etmeyin :) Bu hayatta düzeltemeyeceğim şeyler var, farkındayım bunun, ama işte bazen fena çarpıyorum duvara. Bu da böyle bir zamandı, geçti, bitti. 

Nerde kalmıştık :)
"Nevruza uygun sümbül bulamadıysanız mavişle idare edin, dilek dilemek için her yol mübahtır" demiş atalarımız. 
Yani, demişlerdir sanırım :)



14 Mart 2024, Perşembe

Bugün benim oğlumun yaş günü. 24 yıl önce bugün kucağıma almıştım ilk defa onu. Sabah 10.20'de. O gün bugündür, yüreğimdeki en büyük sevinçlerin, en derin endişelerin, en güçlü umudun biricik öznesi kendisi. Hayata daima olumlu gözlerle bakmamı sağlayan, en zorlu zamanları dimdik atlatabilme gücü veren, esprileriyle ve taklitleriyle beni gülme krizlerine sokan, birlikte gezmekten, sohbet etmekten keyif aldığım canım oğlum, gözümün bebeği...İyi ki doğmuş yahu.

Tek dileğim, mutlu, sevdikleriyle sarmalanmış, hayallerine ulaştığı bir hayatı olması. Dualarım hep onun için. Ayağına taş değmesin...

Oğluşun her doğum gününde ondan daha çok ben mutlu olur, heyecanlanırım. Bu fotoğraf da bunun ilk örneklerinden. 2.yaşgünü anısı...

(Babacığımın yüzündeki ifadeye ayrıca bakmaya da doyamıyorum bu fotoğrafta)

11 Mart 2024, Pazartesi

Bu hafta dersler, tez öğrencileri ile rutin görüşmeler ve bölüm toplantıları arasında bizim malum ekip olarak bir proje başvurusunu tamamladık, e-imzalarımızı da atıp gönderdik. Tez zamanda kabul alalım inşallah, yareppim dinimiz süphaneke amin :) 

Bu hafta sonunu yârimle Bergama'da anne ziyareti olarak planlamıştık , ben de anama "hadi gel, seninle gidelim, ben Bergama'dayken sen de teyzemle İzmir'de olursun, dönerken de seni alırım" demiştim. Bizimki biraz nazlansa da kafasına yattı bu plan. Hâl böyle olunca, perşembe günü okul sonrası eve gelip annemi aldım ve İzmir'e doğru yola çıktık arabayla. Sohbetle, şiirle, şarkıyla geçirdik yolculuğu, güzeldi. Teyzoşum da dört gözle bizi bekliyordu, keyifli bir buluşma oldu, o akşam hep birlikteydik. 

Cuma sabah bizim kızlar uykudayken, ben erkenden kalkıp yola çıktım ve Bergama'ya gittim. Hızlı bir kahvaltı sonrası, lise son öğrencilerine yönelik bir üniversite tanıtım toplantısına katıldık A.ciğimle. Daha dün şu sıralarda oturup "hangi bölümü yazsam" diye düşünen biz değil miydik? Hangi ara emeklilik zamanı gelmiş hocalar olduk bilemiyorum vallahi! :P 

Günün geri kalanında Çiçeksever'de misss gibi köftelerimizi mideye indirip Çınaraltı'nda çay içtik, evde biraz dinlendik ve akşama da kadınlar günü kutlaması için F.yengemizi de alıp yemeğe çıktık.  

Cumartesi ise hava o kadar güzeldi ki evde olmak makul gelmedi ve Kozak Yaylasına kahvaltıya gittik. Hava şurup gibiydi, fıstık çamları ve sarı-beyaz papatyalar her yerdeydi, mest olduk. Kahvaltı sonrası Ayvalık'a giden yol üzerinde "Tor kayaları seyir tepesi" okunu görünce daldık sapağa ve "iyi ki de dalmışız" dedik sonrasında. O büyük Tor kayalarına, ve seyir tepesinden görünen fıstık çamları denizine bakmak çok iyi geldi. Ardından Cunda adasında Taş Kahve'de kahvemizi, Ayvalık sahilde çayımızı içtik. Bu arada ben sonunda, Cunda sokaklarında gezerken marteniçkamı bileğime takıp, dileğimi dilemiş, "iş leylek görmeye kaldı" demiştim ki dönüş yolunda arabamızın tam önünden bir leylek uçarak geçip şovunu yaptı. Ben de Marteniçkayı en kısa süre bileğimde tutma rekorunu kırdım böylece :) 

Pazar günü annemiz evde toparlanırken, biz yârimle yazlığa gittik. O, bahçe ile ilgilenirken ben arabayı yıkadım, sonra da gidip cips-bira alıp yazlık bahçesinde keyif yaptık. Bahar ne güzel bir mevsim yahu, sevdiceğimle baharda bir arada yazlıkta olmak en güzeli tabii :)

Bugünse, önce hep birlikte İzmir'e teyzeme gidip bir aile kahvaltısı yaptık, teyzoşun gönlünü aldık. Ardından A.ciğimi havalimanından Ankara'ya uğurlayıp, biz, iki anneyle birlikte, İstanbul'a geldik. 

Akşam, ben çevrim içi koro çalışması için yatak odamda, O. bey ders tekrarı için kendi odasında, E.annem de dizisini izlemek için salondaydı. Neyse ki 3 kişiyiz ve evde toplamda 3 oda var :)


 

4 Mart 2024, Pazartesi

Geçtiğimiz haftanın ilk 3 işgününü ek internet paketim ve annemle geçirdim. Hafta sonu atlattığı hastalığın bitkinliğini yaşarken yanında olmak istedim. Biraz iş, biraz sohbet, "bir şeyler yemelisin anne, böyle olmaz", "ilaçlarını aldın mı", "hadi sen yat, benim şimdi bir toplantım var", "şu işim bitsin, kahve içeriz", "tuvalete gittin mi? her şey yolunda mı?" cümleleri havada uçuştu. Yaşlanmak zor, anne-çocuk ilişkisinde değişen rollere adapte olmak da...Neyse...Sağlık olsun da gerisi kolay...

Perşembe günü okul günümdü, o yüzden sabahın köründe yollara düştüm. Okul sonrası toplantılar, dönüş yolunda pazar alışverişi, eve gelip yemek yapma derken saat 20.00 itibariyle pilim bitmişti. Salondaki koltuğa serildim. Belim, dizlerim, ve sol kolum sözleşmiş gibi çok ağrıdı o gece, sinirlerim zıpladı. Neyse ki Berkun Oya'nın "Kuvvetli Bir Alkış"ı imdadıma yetişti. Bu absürt dizi pek hoşuma gitti, gecemi aydınlattı.

Cuma sabahı, ilk iş doktora gidip "tenisçi dirseği" teşhisi ile ve ilaçlarım, iğnelerimle eve döndüm. Özellikle iğneden sonra sadece kolum değil, belim ve dizlerim de daha iyi olunca, kendime geldim :) Bir de işte bahar geliyor, tomurcuklanan ağaçlarla, yavaş yavaş yüzünü gösteren bahar dallarıyla rastlaşmak ruhuma iyi geliyor. Akşamına da vizyondayken seyredemediğim "Kuru Otlar Üstüne"yi seyrettim. Çok beğendim, Merve Dizdar'ın yanı sıra Deniz Celiloğlu da çok iyiydi bence ve sanırım ilk defa bir NBC filmi bana uzun gelmedi, aktı gitti.

Cumartesi sabah, canım Ekmekçimle kahve içmek üzere buluştuk. Kahve mekanına doğru yürürken, "ne iyi bir şey, Ekmekçimle bu kadar yakın oturmamız birbirimize ve "hadi" deyince buluşabilmemiz" diye düşündüm. Şükürler olsun :)

Akşamında ise sevdiceğimi tren çıkışı karşılayıp canım F.ve B.hocalarımıza gittik, akşam yemeğine. Yardımcıları Z.cüğüm Türkmen mantısı yapmıştı. Balkabaklı, semiz otlu ve kıymalı olmak üzere 3 farklı çeşidiyle "lezzetten ağlamak istiyorum" kıvamında bir gece yaşadık. Biraz dedikodu, biraz ülke gündemi, biraz okul haberleri ve tabii ki ponçik hanımın hepimizi yalama, hepimize sırnaşma ve oyun oynamak için çeşitli numaralar sergileme çabası geceye damgasını vurdu :)     

Şehirlerarası evlilik ilginç bir deneyim. Her gün bir arada olmayınca, birlikte olabildiğimiz hafta sonları genelde yoğun ve gezmekle, dostlarla geçiyor. Fenerbahçe'de BALlı kızlarla kahvaltı yaparak başlayan pazar günümüz, anne-abla ziyareti ile devam edip, akşam evimizin büyük oğlu Ö.bey ile Behzat Ç. seyrederek bitti. Birbirimize sözümüz var, birlikteyken izleyeceğiz diye. Ne zamandır, böyle bir "üçümüz bir arada" gecesi yapamamıştık. Pazar akşamı bu şansı yakalayınca kaçırmadık ve 3 bölüm ardarda izledik. Eskiden de mi bu kadar küfür vardı bu dizide bilmiyorum ama amirim yine efsaneydi :)

Fenerbahçe parkına gidip bu güzellikleri görüp fotoğraflamamak olmazdı tabii ki :)