14 Aralık / Çarşamba

Pazartesi bloga yazdıktan sonra, A.ciğimle şeytanın bacağını kırdık ve 3 yıl sonra ilk defa sinemaya "Kurak Günler"i izlemeye gittik. Maskeyle olsa da kocaman ekranda film izlemeyi ne çok özlemişim. Film de çok güzel, çok etkileyiciydi, iyi ki gitmişiz. Zehra Çelenk'in filme dair yazısı da burada dursun. 

Salı günü sabah treninde yerimi alır almaz, yanıtlamam gereken mesajlar ve okumam gereken öğrenci ödev raporları için bilgisayarımı açtım. Ah, bir de salgın öncesi zamanlardaki gibi çay-kahve ikramı başlasa, şahane olacak. Her konuda normale dönmüşken YHT'de neden sıcak içecek yok, anlayabilene aşk olsun!  

İstanbul'a gelince önce Miço'ya mama-su bakımı için eve uğrayıp, sonra oyalanmadan anneme gittim. Anne ve kızları olarak 5 çayımızı içip, 3-4 günün özetini geçip birbirimize, eve döndüm. Eve dönerken tabii ki kitapçıya uğrayıp Haydar Ergülen'in yeni şiir kitabını almayı ihmal etmedim :) Sevdiğim şair ve yazarları tutkuyla izlemek, kitapları çıktığında hemen almazsam rahat uyuyamamak gibi abuk bir huyum var zira :)

Bugün ders günümdü, yoruldum tabii, ama hani "bunlar daha iyi günlerin" denir ya, durumum bu, önümüzdeki 5-6 gün için. Zira önce çevrimiçi yapılan bir kongreye katılacağım ve kongrenin düzenleyicileri Amerika'da yaşadıklarından, oturumlar bizim saatimizle 16.00'da başlayıp 23.00'de bitecek. Gün içindeki olağan toplantılar, seminerler, öğrenci görüşmeleri aynen devam edecek diğer yandan. 3 günlük bu tempo ardından pazar günü ise akreditasyon değerlendiriciliği görevim nedeniyle yine sabahın köründen akşamın körüne devam eden yoğun tempoya balıklama dalacağım. Ay yazarken yoruldum. Gidip bir vitamin alayım bari :)

Bugünlük bu kadar olsun. Dikkat ettiyseniz bugün yaşanan abuk duruşmadan hiç bahsetmeden yazımı tamamlama başarısını gösterdim. Aferin bana!

Yılbaşı çiçeğim, yılbaşı yaklaşırken şenlendirdi yine evimizi, sağ olsun :)

 

12 Aralık / Pazartesi

2022'yi annemin iki gözünden geçirdiği katarakt ameliyatı ve kayınvalidemin hastane kontrolünden çıkarken düşüp alnına atılan 8 dikiş ile tamamladık. Yani dilerim tamamlamışızdır! Bu yıl, gerek kişisel, gerek ülke gündemi açısından üzerimden silindir gibi geçti vallahi ve evet, itiraf ediyorum ki, ruhen çok yoruldum! Hatta memleketimin lehçesi ile diyecek olursam : Bezdum :) (yorgun olsam da ruhum cıvık neticede :P)

Cuma günü akşam trenden indiğimde A.ciğim ve E.ciğim beni bekliyorlardı kapıda. Eve gidince de O.bey geldi, şenlendik :) Cuma akşamı bile bitmeyen ve ev ahalisini bezdiren toplantılarıma bir yenisini eklemesem olmazdı, nitekim akşam 21:00-22:00 arasında bir akreditasyon toplantısına katılıp ülkemizdeki mühendisliğin iyileşmesine katkıda bulundum. O sırada zarif eşim "cuma akşamı toplantı mı olur yahu" diye söyleniyor ama bir yandan da çayımı tazelemeyi ihmal etmiyordu :) 

Cumartesi sabah E.hanımcığım da geldi, sonrasında ben çocuklarla evdeydim. A.beyciğim tüm gün ders verip yorulurken ben de genel olarak yemek yapıp kuzucuklarımı beslemekle meşguldüm :) Bir de akşam gideceğimiz misafirlik için bir iki çeşit meze ve tart yapma girişimindeydim. ("ders versem daha iyiydi" diye düşündüğüm oldu, itiraf ediyorum :P) Akşam evin büyükleri kendilerini projelerine adayıp evde kalınca biz küçümen E.beyi alıp Z.'lere gittik, erken yılbaşı yemeğimizi yedik, şömine yakıp keyif yaptık, tabii ki pahalılıktan yakındık, ve yine de gezme planları yaptık, "iyi ki dostuz" dedik bol bol. Güzel bir akşamdı.  

Pazar günü ise O.bey, babası beyin Ankara'ya gelişi nedeniyle (bu durum her 4 yılda gerçekleşen nadir bir doğa olayıdır, o yüzden önemli! :P)  onunlaydı gün boyunca. E.hanımcığım da yine projesinin başındaydı. Biz de yine 3'lü olarak Kelime Müzesi'ne gittik. Ba-yıl-dım. Çıkmak istemedim ama oldukça kalabalıktı ve maskeli de olsak kalabalıkta uzun süreli vakit geçirmeyi sevmiyorum. Hafta içinde bir kez daha gelelim diye düşünerek çıktık ama aklım kaldı. Çok taktir ettim Şermin Yaşar'ı. Gerçekten sıra dışı bir mekana imza atmış. Güvercin kelimesi mesela, göğermekten geliyormuş. Gökyüzüne çıktıkça göğe ait olmak, gökleşmek mavileşmek gibi anlamları varmış. Ne şahane bir kelimeymiş, bayıldım!

Bugünün yazısını Nazım'ın şiiriyle kapatayım o halde.

Bu geç vakit 
bu sonbahar gecesinde 
                kelimelerinle doluyum; 
zaman gibi, madde gibi ebedî, 
                    göz gibi çıplak, 
                            el gibi ağır ve 
                    yıldızlar gibi pırıl pırıl 
                                       kelimeler. 
Kelimelerin geldiler bana, 
yüreğinden, kafandan, etindendiler. 
Kelimelerin getirdiler seni, 
                                onlar : ana,             
                                onlar : kadın 
                                    ve yoldaş olan... 
Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar, 
                                        kelimelerin insandılar...

 

Hafta sonumun en "nostaljik" faaliyeti de üniversite zamanlarına ait dergi arşivlerini ortaya dökmemdi. '91 yılında Varlık, '92'de Milliyet Sanat, '93'de ise Evrensel Kültür dergilerini biriktirmişim. İçlerine dalınca başka bir zamana/dünyaya ışınlandım sanki...

5 Aralık / Pazartesi

Hafta sonumu "Sıcak Kafa"ya adadım ve çok beğendim. Oyunculukları da, konunun işlenişini de...Hadi itiraf edeyim, ismimle ilgili sahne de ayrı güzeldi :) Yıllar evvel Portekiz'de katıldığım bir kongrede bir İranlı akademisyenden aldığım iltifatı hatırlattı bana, yüzüm güldü :) Evet evet, yüzümü güldürmek kolaydır benim :)

Bir de "Yüzücüler"i seyrettim. O da, tahmin edilebileceği üzere, çok etkiledi beni. Ne zorlu bir dünya bu. Bazılarımıza bin kat daha...

Günün güzel haberi ise evimizin küçümeni E.bey'den geldi: Bugün sabah Antalya'da gerçekleştirilen Türkiye Özel Sporcular Spor Federasyonu Atletizm Türkiye Şampiyonası 100m yarışında Türkiye 3.sü oldu ve eve bir madalya ile döndü yine :) Mutlu ve gururluyuz :)

Bugün hem dünya mühendisler günü hem de Türk kahvesi günüymüş. Türk kahvesine meraklı bir mühendis olarak hemen bir fotoğrafla belgeledim durumu :)

3 Aralık / Cumartesi

Akademisyen olmanın güzel taraflarından biri de, diğer işlere göre daha esnek çalışma saatleri olması bence. Bu yüzden örneğin, salı günü tüm gün, çarşamba ve perşembe de günün çoğunluğunda annemin göz operasyonu ve benim rutin doktor kontrolüm nedeniyle çalışamamamın acısını cuma ve cumartesi masanın başından kalkmayarak çıkardım sanırım :)

Bu arada Murathan Mungan'ın "Işığına tavşan olduğum filmler" adlı yeni kitabını alıp bir iki sayfa okumadan duramadım tabii ki. Şu elimdeki işler bitsin de oturayım başına salim kafayla :) Bir de yolda yürürken, yemek yaparken falan Aylin Balboa'nın "Ateş Sönene Kadar"ını bitirdim ve Gaye Boralıoğlu'nun "Dünyadan Aşağı"sına başladım. Aylin Balboa çarptı beni daha ilk öyküsüyle, çok güzeldi. Gaye Boralıoğlu da akıyor...Sevdim ben bu Storytel işini :)

Bu arada instagramda çarşamba gecesi keşfettiğim Şule sokağı ile ilgili "aaa adıma sokak varmış, hiç haber vermiyorsunuz" diye cıvık bir paylaşımda bulunmuştum. Eski öğrencilerimden biri "Hocam sizin benim gönlümde tahtınız var ❤️" diye bir mesaj yollamış bana.  Ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz :)

Son olarak, dün Gazete Oksijen'de salgın nedeniyle 2 yıldır kapalı olan kitap fuarı ile ilgili haberleri okurken eskilere daldım gittim...Okuldan, Maçka'dan çıkıp Taksim'e gitmek, hızlı hızlı, sanki sevgilimle buluşacakmışım gibi heyecanla kitap fuarına doğru yollanmak yılın en keyifli zamanıydı benim için, tartışmasız. Tüm yıl boyunca beklerdim kitap fuarını. Harçlıklarımdan ve verdiğim özel derslerden kazandıklarımdan kenara koyduğum parayı cüzdanıma koyar tek başıma giderdim TÜYAP kitap fuarına. Tek başıma giderdim zira benim için bir ayin gibiydi kitap fuarına gitmek, sevgilimle ya da arkadaşlarımla gidip bu ayinin büyüsünün bozulmasını istemezdim. Ağır ağır gezer, keyfini çıkara çıkara kitapları inceler, yanıma sadece İnci'de profiterol yiyecek para ile eve gidiş taksi-dolmuş ücretini ayırır, geri kalan tüm param ile alacağım kitaplarımı alır, yüzüme asılı gülümseme ile eve gelirdim. Sonra biz büyüdük, İstanbul değişti, kitap fuarı Beylikdüzü'ne taşındı, sanal kitapçılar açıldı...Tam da Sezen'in dediği gibi: "Eskidendi, çok eskiden"...Yine de iyi ki yaşamışım(z) o günleri, öyle değil mi :)

Mungan'ın kitabını almak için girdiğim kitapçının kedisi :)
Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise yeni keşfim :)

30 Kasım / Çarşamba

Tam bana ve aceleciğime (ve bu aceleciliğin yan etkilerine) yakışan bir gün oldu. Yorgunluktan gözlerim kapanıyor an itibariyle ama önce bugünü anlatmalıyım :)

Sabahın köründe yollara düştüm yine, malum, çarşambaları dersimin erken olduğu gün. Kör karanlıkta okul yollarında olmak garip geliyor aslında ama garip de bir keyif duyuyorum bundan, itiraf etmeliyim! Küçükçekmece'de trenden inip o çok hoşuma giden manzaraya göz atarken, kampüste kimseler yokken sanki koskoca üniversiteyi ben açıyormuşum gibi bir hisle okula girerken ve bölümü -gerçekten- ben açarken, çayımı demleyip sessizlikte yudumlarken keyfim yerinde oluyor :) Bugün de öyleydi. 

Çarşamba sabahları erkenden okula gelirseniz, fakültede hayat belirtisi olan tek oda benimki oluyor, bulmanız kolay olur, aklınızda olsun :)

Sabahki dersimi yapıp, bitirdikten sonra hızlı bir şekilde imza işlerini falan halledip okuldan apar topar çıktım. Öğleden sonraki derse araştırma görevlisi arkadaşımdan rica etmiştim, o girecekti. Zira benim annemi dün olduğu katarakt ameliyatından sonra kontrole götürmem gerekiyordu. Anneme ve kontrol randevusuna yetiştim neyse ki, hastaneye gittik, kontroller yapıldı, ameliyatın başarılı olduğu ve diğer gözün de haftaya salı günü ameliyat edilebileceğini öğrenip gülüş ahenk çıktık.  Anne ve kızları olarak evin yakınlarındaki Edirne Ciğercisinde "geçmiş olsun" yemeği yedikten sonra, bizimkileri eve bırakıp çalışmak üzere evime döndüm. Eve girdiğimde ilk iş, bilgisayarımı çıkarmak için sırt çantamı açmak oldu ki bir de ne göreyim, bilgisayarı okulda unutmuşum. Yahu koca laptop unutulur mu? Unutmuşum işte!!! E ne yapacağım? "Bir koşu gidip alayım" diyebileceğim mesafede değilim ki okula...Hay yarabbim...Neyse ki aklıma inşaat mühendisliğindeki lise arkadaşım sevgili İ.cuğum geldi, aradım, okuldaymış, söyleyince derdimi, "tamam sen merak etme, alır gelirim ben" dedi de rahatladım. 

Evde biraz dinlenip (bilgisayar olmayınca zorunlu bir şekilde dinlenebildim :P) çıktım, önce bir süredir İskoçya'da sebatik izninde olan Y.hanımcığımın evine gittim, ortalığı kolaçan etmeye. Yolda giderken sevgili blogdaşım Küçük Joe'yu görmek günün sürprizi oldu, ayaküstü lafladık. Y.cığımın evinde akan kokan bir şey yoktu şükür, kendisine "asayiş berkemal" bilgisini verdikten sonra da İ.cuğumun evine doğru yola çıktım. Hesabıma göre bir kahve içmelik mola verirsem, İ.da evine gelmiş olurdu o sırada. Ama tabii ki İstanbul trafiğini ve Fenerbahçe maçını hesaba katmamıştım. Hal böyle olunca, benim kahve molama önce bir dilim mozaik pasta eşlik etti, sonra da fazla tatlıdan içim bayıldı ve bir çorbacı ziyareti elzem oldu :P. Bu arada iki öğrencimle çorbacıda zoom görüşmesi yaptım, ve Küçük Joe'cuğumla mesajlaşırken bilgisayarı okulda bırakmamın aslında bilinçaltımın bana verdiği "iş yapasın yok, unut gitsin" mesajı olduğunu ve bunun psikolojideki isminin de "acte manqué" olduğunu öğrendim. (Sevgili wikipedi hanım şöyle diyor bu konuda: "Psikanalizde, parapraksis olarak da adlandırılan Freudyen bir sürçme, bilinçsizce bastırılmış bir arzunun veya içsel düşünce treninin müdahalesi nedeniyle meydana gelen konuşma, hafıza veya fiziksel eylemdeki bir hatadır.") ...Vallahi benimki de böyle bir "acte manque" mıydı bilemem ama  ne zamandır yürümeye üşenen bana, zorunlu bir Göztepe-Feneryolu yürüyüş yaptırması fena olmadı :) Yürüyüş sırasında karşıma çıkan "Şule" sokağı ile önünden arabayla bir milyon defa geçmiş olmama rağmen dikkat etmediğim Haldun Taner müze evini görmem de günün güzel sürprizleri oldu :)

Adımı bir sokak levhasında görünce fotoğrafını çekmeden edemedim :P

Tüm bu gidiş gelişler, yürüyüşler sırasında ise kulağımda Barış Bıçakçı'nın "Tarihi Kırıntılar"ı vardı. Dün sevgili C.'nin blogunda görüp "aaa ben okumamışım bu kitabı, nasıl olur" diyerek (kitaplarım artık Ankara'da olduğundan göz atma şansım da yoktu tabii) hemen Storytel'den indirip dinlemeye başlamış, başladığımın 5.dakikasında da "e ben okumuştum ki bunu" demiştim demesine (yo yo, bunamadım henüz, sadece isimlerle -kişi, kitap- başım hoş değil biliyorsunuz :P) ama sonlandırmaya da gönlüm el vermemişti. O yüzden bugün tüm gün, biraz hızlı modda da olsa Barış Bıçakçıyı dinledim. Dinledikçe yine beğendim, "iyi ki unutmuşum ismini de dinlemeye başlamışım" dedim :)


Bu güzel ev de "Haldun Taner müze evi"ymiş. En kısa zamanda ziyaret etmeli öyleyse!

Barış Bıçakçıyı okurken Edip Cansever'i özlediğimi fark ettim. O halde bir Cansever şiirinden bestelenmiş Yeni Türkü şarkısı eşlik etsin bu fotoğrafa :)

28 Kasım / Pazartesi

Cuma günü, kâh toplantı yaparak, kâh rapor hazırlayarak geçen bir 4.5 saat sonrasında Ankara'ya vardığımda, tüm yol boyunca maskeli bir şekilde bilgisayar başında çalıştığımdan olsa gerek, içim bulanıyordu artık ! Çalış çalış da bir yere kadar tabii! Lojmana vardığımızda önce oğluşa maskeli maskeli de olsa sarıldım bir güzel, sonra biraz dinlendim ve nihayetinde de kendimi mutfağa atıp bir dizi yemek hazırladım. 

O.bey kaç gündür fena bir şekilde öksürüyordu, üniversitenin doktoru ateşi olmadığından gargara benzeri şeyler vermişti, iyileşmeyince ve hatta öksürük çoğalınca da A.ciğim sağolsun, ben trendeyken cuma sabah hastaneye götürdü O.beyi. Kan tahlili yapıldı, röntgen çekildi falan ve sonuç: oğluşun ağır bir üst solunum yolu enfeksiyonu geçirdiği tescillendi.

Neyse ki çocukluğundan beri çok iyi bir hastadır O.cim. Ihlamur, meyve, çorba, ilaç, pastil, gargara, zencefilli limonlu bal,  tekrar ıhlamur...şeklinde devam eden döngüyü gıkını çıkarmadan kabul eder. Ama ona rağmen iki gün öksürmekten uyuyamadı kuzum. Neyse ki pazar öğleden sonra toparladı da dün içim rahat döndüm İstanbul'a.

Bu hastalık moralsizliği içinde yine de pazar öğleden sonra E.bey'e bir yaş günü yaptık tabii. Hem moralimiz düzeldi, hem de gelenek bozulmadı. Neyse ki O. da baya bir toparlamıştı kendini (ki yine de, sorumlu bir ağabey olarak, hep maskeli oturdu aramızda). Ben gelmeden ıspanaklı peynirli börek siparişini vermişti zaten E.ciğim, bir iki çeşit de biz ekledik yanına ve gayet güzel bir yaş günü sofrası hazırladık. Canım A.im ve zarif eşi, sevgili eniştem S.bey de gelince tam olduk :) Güzel bir pazar öğleden sonrasıydı. E. de sayısını unuttuğum kez 18.yaş günü pastası üfledi, mutluydu :)

Akşam İstanbul'a dönüşü uçakla yaptım (son dakika okulda çıkan işler nedeniyle treni iptal etmiştik) ve Ankara-İstanbul yolculuğunu uçakla yapmanın anlamsızlığını böylece bir kez daha idrak ettim :) Gece 1:30du eve vardığımda!

Bugünüm ise annemi yarın geçireceği katarakt ameliyatı öncesi covid testine götürme, ders hazırlıkları yapma ve gerekli-gereksiz toplantılarla geçti, geçiyor, geçecek (akşam saat 21:00'de bile toplantım var, acıyın bana :P)...

Aaaa, bir dakika, bu blogun adı "güzellikler defteri"ydi değil mi? O zaman güzellikleri şöyle özet geçeyim izninizle:  Oğluş iyileşti, E.yaş günü kutlamasından pek memnun kalıp yine iltifatlar yağdırdı ("Ş.teyze bugün çok güzelsin" şeklinde :P) ve bugün annemden eve dönerken de kokina alıp süsledim, yılbaşı havası kıyısından köşesinden evimize gelmiş oldu böylece :)

**Ekleme yapmam gerek izninizle: haftasonu bir web sitesi keşfettim: " 100 sene 100 nesne" başlıklı, alternatif bir tarih çalışması. Bayıldım! Şiddetle öneririm :)

 


24 Kasım / Perşembe

Pazartesi ve salı günü aralıksız çalıştım desem yeridir. Bazen böyle her iş bir araya geliyor. Başımı kaldıramadım resmen. Kaldırdığım zamanlarda ise (yemek hazırlayıp yerken yani) Nilay Örnek'in "Nasıl Olunur"unda Yankı Yazgan'ı dinledim. Yine çok iyiydi. Yankı hocayı çok severim, instagramda, twitterda, yazdığı blogda yani her ortamda takip ederim. Özellikle otizmle ilgili yaptığı konuşmaları, verdiği seminerleri A.ciğimle yıllarca takip ettik, evimizin küçümeni E.beyi anlamak, yönlendirmek konusunda bize hep çok yardımı oldu bu seminerlerin. O bizi tanımasa da biz ona minnettarız :)

O yoğunluğun üzerine salı akşamı da malum, deprem oldu. Benim gibi geceleri yedi uyuyanlara karışan birini bile uyandırdı sarsıntı. Sonrasında uyuyamayınca da çarşamba gününü "kafam bir dünya" modunda geçirdim. Derslerimi verdim bir şekilde ama eve ulaşınca çöktüm resmen.  

Bugün sabah uyanınca ise babamı andım yine, daha yataktan kalkmadan..Rahmetli babam, iktisat mezunuydu, hayatı boyunca muhasebe alanında çalıştı ama öğretmenliği hep çok sevdi. Kendini en iyi hissettiği yer, annemin memleketiydi ve bunun nedeni "hanımcılık" değildi :P Annemle babam, babam Turgutlu'da yedek subay öğretmenlik yaparken tanışmışlar, bu yüzden de Turgutlu'da herkes babamı öğretmen olarak bilir, "hocam" diye hitap ederdi ve bu da onun çok hoşuna giderdi :) 

Ben de babam gibiyim, mühendis kimliğimden çok öğretmen kimliğimi seviyorum :) E bu yüzden de öğrencilerimden gelen mesajlar, telefonlarla güzelleşen bugün, güzel bir gün :) 

Tabii sadece aranıp sorulmak değil, aramak sormak da güzel :) Aile zaten küçük bir öğretmenler odası gibi olduğundan gün içinde farklı kombinasyonlar halinde birbirimizi arayıp tebrik ediyoruz :) Sonra tabii, sırayla ilkokul 1 öğretmenim, canım lise matematik öğretmenim, üniversiteden F.hocam, A.hocam derken varlıklarına her daim minnet duyduğum sevgili öğretmenlerimi aradım bugün bir de:) Öğleden sonra ise annemin göz muayenesi sonrasında anne ve kızları olarak gelenekselleşmiş öğretmenler günü yemeğimize çıktık, söyleştik, gülüştük...Güzel bir gündü, evet :)

Yarın yine Ankara yollarında olacağım. Şimdiden iyi yolculuklar o halde bana :)

Çarşamba sabahı Marmaray Küçükçekmece İstasyonunda gördüğüm manzara bu. Okula değil de gece vardiyasına gider gibi. Ama her hâlükârda çok güzel :)


20 Kasım / Pazar

Kendimi bildim bileli severim yaş günü kutlamalarını. Bu sene de bizim evin küçümeni E.bey'in 18.yaş günü olduğundan, perşembe günü  A.ciğimle YHT'ye binip İstanbul'a gelmeleri sonrasında her gün bir pasta ve kutlama yaptık. Ki, bencileyin, yaş günü kutlamaları E.nin de en sevdiğidir :) 

Perşembe akşamüstü annemlerle yemeğe giderek başladık kutlamalara, ardından yaş günü pastasının kesilmesi ve hediyelerin açılması ile günü tamamladık. E.beyin keyfi yerindeydi :)

Cuma günü kahvaltı sonrası Yerebatan Sarnıcına gittik. Yeni hâlini çok sevdim doğrusu. Sonradan duyduğuma göre, beğenmeyenler de varmış çok sayıda, ama bence gayet etkileyici ve hoştu vallahi. E, Sultanahmet'e kadar gitmişken bizimkilerin daha önce gezmedikleri Türk İslam Eserleri Müzesine (sergilenenlerden çok müzenin -İbrahim Paşa Sarayı'nın- kendisini severim zaten, yine öyle oldu) ve tabii sonrasında köfteciye gittik. Dönüş yolunda da Gülhane parkının içine dalıp, ulu Çınar ağaçlarının arasında ve,  "Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında" diyen Nazım'ı anarak yürüdük. Park, sonbaharın tüm güzelliklerini barındırıyordu, müthişti :) Akşam ise rakı-balık keyfine evimizin büyük oğlu Ö.cığım geldi. Güzel bir masada, güzel bir sohbetle, keyfimize diyecek yoktu :)

Cumartesi günü ise Kasım ayının güzel havasından faydalanıp Büyükada'ya gittik. Bilen bilir, ben Burgazadacıyımdır.  Ama E.bey Büyükada dedi, bize de uymak düştü :) Gerçi Büyükada da çok güzeldi. Bol bol fotoğraf çekip, yürüdük, kedileri sevdik, yorulunca da oturup bir şeyler yedik içtik. Akşamına da İ.ciğim ve sevgilisi S.hanım bizi yemeğe davet etmişlerdi. İran usulü pilav-tavuk sonrasında yine bir mum üfleme-pasta kesimi töreni yapmadık mı? Yaptık tabii :) Marmaray'ın kenarındaki evde oturup, gelen geçen trenlere bakmak, her türlü taşıma aracını pek seven E.bey'e yaş günü hediyesi gibi oldu zaten:) 

Pazar sabahı kahvaltıya A.ciğimin abisi ve yengesini davet etmiştik. Amca ve yenge de elleri boş gelmemişler tabii, hediye açımı ve kahvaltı sonrası bir pasta ile İstanbul turunun kutlamalarını tamamlamış olduk böylece. Daha sırada, gelecek hafta sonu önce annesiyle yapacakları kutlama, sonrasında da abisi, ablası ve kuzenlerle ve tabii bizle yapacağı bir kutlama daha olacak. 

E 18 yaş bu, kolay mı? :P Nice yaşları olsun kuzunun. Hayat hep güzel insanlar çıkarsın karşısına...

16 Kasım / Çarşamba

Haftasonu (pazartesi dahil) çok güzeldi vallahi, uzun zamandır olmadığımız kadar çok sosyal kelebek modundaydık yârimle, iyi geldi ikimize de :)  

Sonrasında tabii işe güce daldım çok yoğun bir şekilde. Gelirken, trende, bilgisayarımı açıp çalışmakla kalmadım, o gece evde de çalışmaya devam ettim. Bugün de öğlen verdiğim göz doktoru molası dışında az önceye kadar çalışıp bir sürü iş hallettim. Halletmem de gerek, zira yarınki bölüm toplantısından sonra, eve gelip zarif eşim ve evimizin küçümeni E.beyi karşılamaya gideceğim. Malum, ailemizin üniversiteye gitmeyen tek genci E.'ciğimiz, ara tatilde. O yüzden de babasına eşlik ediyor bu sefer, çok heyecanlıyız hepimiz :) Kendisi "Bir gün adaya gidelim, bir de Yerebatan Sarnıcına" diyerek planı ana hatlarıyla yaptı aslında, biz ona uyacağız sadece :) 

Pazar günü BAL'lı hemşirelerimden A.ciğim çok güzel bir yazı gönderdi whatsapp grubundan: "Safları Sıklaştıralım" başlıklı. Şöyle bitiriyor yazıyı Aygün Atilla "Çocuk ateşlenince arayabileceğiniz kasaplarınız olsun. Küçücük hissettiğinizde “çayı koy ocağa, geliyorum ben on dakkaya” diyeceğiniz komşularınız olsun. Gidip yanında hiçbir şey yapmadan, hiç konuşmadan saatlerce oturabileceğiniz dostlarınız olsun."...Yazının bütünü güzeldi ama özellikle bu paragrafı okuyunca yıllar öncesinden bir gün geldi aklıma, kendimi yine şanslı hissettim. O.beyle benim bir kongrem nedeniyle Prag'a gitmiştik, çok güzel bir geziydi. O.cığım küçük olmasına rağmen hiç sorun çıkarmamış, çok da keyif almıştı geziden, ama gelir gelmez 39.5 derece ateşle yatmıştı bir gece boyunca, düşürememiştim bir türlü. Annemle ablam yazlıktaydılar, O.'nin babası da, boşanmış olsak da koşar gelirdi aslında, bir iş gezisi nedeniyle İzmir'deydi. Yakın dostlarımın da her biri bir yerlerdeydi, yaz tatiliydi zira. Neyse, acile götürdüm, soğuk duş aldırdım falan, bir şekilde geçti o kabus gece. Ertesi hafta kuaföre gittim, A.abiye anlattım o geceki çaresizliğimi. "Çabuk cep telefonumu kaydet telefonuna ve bundan sonra gecenin kaçı olursa olsun böyle bir durumda ara beni" demişti içtemlikle. Kaydettim. Aramadım hiç, ama bana hep çok güven verdi o telefonun numarasının varlığı, çok mutlu etti...Dostlarımla ilgili hep şükrederim zaten, bilirsiniz :) Ben sevmeyeyim de ne yapayım şimdi bu yazıyı :)

Bugün, Ekmekçimin önerisiyle İş Sanat'ın "Ümit Yaşar Oğuzcan Şiir Dinletisi"ni dinledim. Vedat Sakman'ın besteleriyle daha da güzelleşmişti şiirler sanki. İzlerken ve "beni unutma" şiiri okunurken de canım canım E.amcamı andım tabii. Yıllar evvel, O.beyin babası ile evlenirken düğünde müziğin durduğu bir ara sahneye çıkıp ezberinden bu şiiri okumuştu gözlerimin içine baka baka..."Bir gün gelir de unuturmuş insan / En sevdiği hatıraları bile / Bari sen her gece yorgun sesiyle / Saat on ikiyi vurduğu zaman / Beni unutma" diye diye okurken şiiri, ben dahil, tüm kız arkadaşlarımın gözleri dolmuştu, öyle güzel bir paylaşımdı. Ah canım amcam...Nurlarda yat...

Evet evet, haklısınız, ben de yaşlandım iyice, anılara dalıp dalıp gidiyorum bu ara. Hadi hayırlısı :)

Evimin yakınındaki çiçekçinin önünden her geçişte aklım kalıyor bu güzelliklerde :)

12 Kasım / Cumartesi

Şahane bir Ankara sabahından günaydın :) Ankara'nın sonbaharına bayılıyorum. Bu nasıl bir renk cümbüşüdür yahu! Yârimle yaptığımız sabah yürüyüşünde beni yine hayran bıraktı kendine bu bir zamanlar "gri Ankara" diye yaftaladığım şehir! Yıllarca kendisine haksızlık etmişim, itiraf ediyorum. Öte yandan, Nazım'ın dediği gibi "Bu şehir güzelse, senin yüzünden" durumu da var tabii son yıllarda, onu da unutmamak lazım :)

Bu hafta pazartesi ve salı günlerine, pazar günkü uzuuuuun yürüyüşün artçı yorgunlukları damgasını vurdu genel olarak. Çarşamba sabah canım İ.ciğim ve sevgilisi S.hanımcığımla sahilde bir kahvaltı yaptık, hasret giderdik. Ben sonrasında okula geçip sınavlarımı yaptım. Neyse ki iki lisans dersimin sınavını arka arkaya koymuş sınav programını yapan arkadaşlar da, aynı gün ikisini de yapıp kağıtları toparlayıp geldim. O günün akşamı ve perşembe günü, kağıt okumakla geçti genel olarak. Elimde kalınca kendimi çok rahatsız hissettiğimden, okuyup bitirdim, hepsine de bildirdim notlarını. Oh be içim rahatladı :)

Cuma sabah da sevdiceğime ve oğluma kavuşmak üzere yollara düştüm yine. Kulağımda Mahir Ünsal Eriş'in "Acaip"i...Allahım nasıl güzel bir metin bu böyle! Beyti Engin de, zaten okumuyor da canlandırıyor mübarek! Bir önceki "Gaip"ile olan bağlantılar da çok keyifli, şaşırtıcı. Son zamanlarda okuduğum/dinlediğim en güzel kitaptı gerçekten.

Haftasonu planlarımız hazır tabii :) Bu akşam A.ciğimin BL arkadaşlarıyla yemekteyiz sevgili S.'in evinde. Yarın sabah kuzen F.'nın evinde kahvaltıya davet ettirdim kendimizi :) Küçük halam, Trabzon'dan ziyarete gelen kuzen ve buradaki ekip hep birlikte buluşup görüşmüş olacağız böylece. Akşam da benim BAL'dan canım A.ciğime gideceğiz. Pazartesi ise eski blog günlerinden arkadaşım köşenin delisi canım Elif'ciğimle buluşacağız sabah kahvesinde. Yanımda getirdiğim ve henüz yarısına geldiğim kitabını imzalatacağım kendisine :)  

E daha ne olsun :)

Ankara'nın renkleri :)



6 Kasım / Pazar

Evden çıkışım ve az önce eve girişimle toplamda 19,4 km yürümüşüm bugün! Ayaklarıma karasular indi evet, ama ruhuma nasıl iyi geldi bu yürüyüş, anlatamam :)

Sabah 7'de evden çıkıp, Suadiye tren istasyonundan Marmaray'a bindim, önce Üsküdar'a, oradan otobüslerle Kuzguncuk'un biraz ötesine gidip, buluşma noktasına kadar yürüdüm. Koşunun başlaması 10:00'u buldu. O zamana dek, fotoğraf çektirme, diğer dönem mezunlarıyla tanışma ile geçti. Ve yürüyüş başladı :) Yorucu ama çok eğlenceliydi. Özellikle Boğaz Köprüsünü yürüyerek geçmek çok güzel bir deneyimdi. 

Köprü çıkışında grup dağıldı, kimisi daha hızlı kimisi daha yavaş yoluna devam etti. Biz G.cuğumla konuşa konuşa (laf bitmez bizde, malum) ve birbirimize gaz vererek (önemli çünkü tek başıma olsam, yok yapamayacağım deyip Eminönü'de pes edebilirdim!) yürüdük. Hatta Barboros'tan Beşiktaş'a ara ara koştuk, ki hani "yok hiç koşmadık" demeyelim diye :P  Tophane civarında A.ciğim oğlu B.ile yola inerek sürpriz yaptı bize ve Karaköy'e kadar da eşlik etti. 

15 km'yi tamı tamına 3 saat 22 dakikada tamamladık. "Bu nasıl bir derece" demeyin, tamamladık ya, önemli olan o vallahi :)

Sonrasında Eminönü Hamdi'ye gittik, A.ciğim de oğluşu komşuya bırakıp bize katıldı. Böylece mini BAL ekibi olarak kendimizi kebaplara adadık. Acıkmışız da, bir miktar kendimizi kaybettik diyebilirim. Pişman mıyız? Hayır :) 

Seneye daha büyük bir grupla yine köprüde ve sonrasında olacağız. Sizi de bekleriz :)



5 Kasım / Cumartesi

Bu hafta ara sınav öncesi panikleyen öğrencilerimi yatıştırmak amacıyla yeni konu işlemedim, onlara şöyle derleyici toparlayıcı birer "problem çözüm" dersi yaptım. Arada çeşitli, gerekli/gereksiz toplantılara katıldım bir de. Onun dışında sakin bir haftaydı.

Perşembe öğleden sonra Trabzon'dan canım kuzenim E.'cuğum, bir vesile ile geldiği İstanbul ziyareti sırasında ablamı da görmek istediğini söyleyip anneme uğradı. Önce çay keyfi yaptık birlikte, ardından da rakı-balık. Aralarda whatsapp grubundan fotoğraf paylaşıp sülalenin geri kalanını çatlattık, eğlendik :)

Cuma günü sabahki toplantı sonrası annemle ablamı aldım ve önce arabayla Yenikapı'ya gittik. Gösteri merkezinden hem kendim hem de G.cuğum için koşu numaralarımızı, ve t-shirtlerimizi, çantalarımızı teslim aldım. Oradan Galata Port'a geçtik. Ben daha önce gidip, çok da beğenmemiştim ama bizimkiler merak ediyorlardı, hava da hazır güzelken, gidelim istedim. Yemek  yedik, biraz yürüdük ve döndük. Değişiklik oldu hepimize. Annemleri eve bırakıp bir sahil yürüyüşü yaptım sonrasında. Eve gelirken de terziye verdiğim eski deri ceketimi aldım, boyanmış, pek güzel, yepyeni olmuş. Geçenlerde Yenal Bilgici'nin çok güzel bir yazısı vardı Gazete Duvar'da, onu andım elimde ceketim, eve gelirken. Evet, "tamir etmek hakkımız söke taka alırız" gerçekten :)

Bugün sabahtan da Mahir Ünsal Eriş'in "Gaip"ini dinleyerek kuaföre gidip geldim. Saçımı boyattım, biraz da kestirdim, iyi oldu :)

Yarınki yarı maratona hazırım, heyecanlıyım :) 51 yaşındayım, doğduğumdan beri (İzmir'de okuduğum lise 2 ve 3'ü saymazsak) İstanbul'da yaşıyorum ve hayatımda ilk defa Boğaz köprüsünü yürüyerek geçeceğim! Ama ondan da önemlisi canım arkadaşlarımın, dostlarımın, ailemin desteği ile 3 öğrencinin 1'er yıllık eğitim giderlerini üstlenmiş olmanın mutluluğu ile bakacağım İstanbul'a :) Hadi bana iyi şanslar o zaman :)

*Akşamı "Üç bin yıllık bekleyiş"i izleyerek kapatıyorum. Ben ki fantastik türde çekilmiş filmleri, kitapları çok sevmem, ilgilenmem...Ama bu film aldı beni içine, dolaştırdı bir tur evrende, getirdi, koydu tekrar koltuğuma :) Ben bu gece uykuya 3 dilek hakkımı düşünerek dalacağım, o net :)

"O sorular biraz zor oldu sanki, hafiflet" diyen Miço mu yoksa iç sesim mi :)

1 Kasım / Salı

Hafta sonu gayet bereketli geçti arkadaş görüşmeleri açısından :) Cumartesi, Ekmekçimle buluşup yürüdük, konuştuk, dertleştik, manzaranın güzelliğine hayran kalıp ayrılmak istemedik sahilden. Pazar ise B.cığımla buluşup yedik, içtik, biraz gülüştük, biraz ağlaştık, çokça söyleştik :) İkisini de pek özlemiştim, şahane oldu :)

Ertesi gün, haftaya süper (!) bir başlangıç olarak sabah evde elektrikler kesildi. O yüzden bilgisayarımın şarjının izin verdiği kadar çalışıp sonra da anneme gittim. Zaten ablamla doktor kontrolüne gidecektik öğleden sonra, planımı ona göre yapmıştım, biraz daha erken bırakmış oldum çalışmayı. Akşamına Leyla ile Mecnun'un son bölümünü izledim. Erdal Bakkal'la İskender baba barışınca da sanki gerçek hayatta sevdiğim ama küs olan iki arkadaşım barışmış gibi pek sevindim :)

Bugüne ise Can Dündar'ın "Hani “Demokrasiyle taçlandırılmış cumhuriyet” isteniyor ya şimdi; bana “Bunu tarif et” deseler, “Erdal İnönü” derim. O, benim cumhurbaşkanlığına en çok yakıştırdığım isimdi. Tanıştığı herkeste saygı uyandıran demokrat, zeki, muzip, bilgili, nazik, mütevazi bir bilim insanı… Başlı başına bir tarih kitabı…" notu ile paylaştığı Erdal İnönü ile Son Röportajını izleyerek başladım. Benim de zekası, aydınlığı, zarafeti, şimdilerde artık hemen hiç kimsede göremediğimiz mütevaziliği ile çok sevdiğim bir kişilikti. İzlemek, ona tekrar hayran kalmamı sağladı. Nurlarda yatsın.

Ardından bel hareketlerimi yaptım (bu ara ufak ufak sinyaller veriyor zira, korkudan tekrar sistematik bir şekilde başladım bir süredir ara verdiğim hareketlerimi yapmaya), çayımı demledim, tam çalışmaya oturacaktım ki Bölüm Başkanımızdan acil (saat 13:00 için) ve yüz yüze toplantı çağrısı geldi. Haydaaaaa, tam da  öğleden sonra için ve uzun bir zaman sonra nihayet, mini bir blog kızları toplantısı ayarlamışken, bu toplantı da nereden çıktı! Neyse, sükunetimi korudum ve "tek seferde tüm Marmaray hattını kat etmemiştim, kısmet bugüneymiş" diyerek kızlara geç kalabileceğimi ama kesinlikle gideceğimi haber verdim, öğrencilerimle tez ilerleme toplantılarını yaptım, ki tekrar bir mesajla toplantı iptal edilmez mi? Ay bir sevindim ki görmelisiniz :) 

Sonrasında yarınki derslerde anlatacaklarımı gözden geçirdim, ders arasında katılacağım bir başka üniversitenin danışma kurulu toplantısı için hazırlandım, tez öğrencilerimle görüştüm ve hoplaya zıplaya tren istasyonuna gidip Ekmekçimle, 2 durak sonra da A.cuğumla buluşup Tuzla'ya A.'cüğümüze (namı diğer Komplekssiz Elektra) gittim. Oh be, çok özleşmişiz, önce kahve keyfi, ardından bol sohbetli bir yürüyüş yaptık ve günü rakı-balıkla noktaladık. Ruhuma o kadar iyi geldi ki canım kızlarcımla buluşmak...Tez zamanda yine buluşabiliriz inşallah :)

Bu güzellikler bizim evden tren istasyonuna doğru giderken yolumun üzerindeler. Her görüşümde kendilerine hayran bırakıyorlar