20 Kasım / Pazar

Kendimi bildim bileli severim yaş günü kutlamalarını. Bu sene de bizim evin küçümeni E.bey'in 18.yaş günü olduğundan, perşembe günü  A.ciğimle YHT'ye binip İstanbul'a gelmeleri sonrasında her gün bir pasta ve kutlama yaptık. Ki, bencileyin, yaş günü kutlamaları E.nin de en sevdiğidir :) 

Perşembe akşamüstü annemlerle yemeğe giderek başladık kutlamalara, ardından yaş günü pastasının kesilmesi ve hediyelerin açılması ile günü tamamladık. E.beyin keyfi yerindeydi :)

Cuma günü kahvaltı sonrası Yerebatan Sarnıcına gittik. Yeni hâlini çok sevdim doğrusu. Sonradan duyduğuma göre, beğenmeyenler de varmış çok sayıda, ama bence gayet etkileyici ve hoştu vallahi. E, Sultanahmet'e kadar gitmişken bizimkilerin daha önce gezmedikleri Türk İslam Eserleri Müzesine (sergilenenlerden çok müzenin -İbrahim Paşa Sarayı'nın- kendisini severim zaten, yine öyle oldu) ve tabii sonrasında köfteciye gittik. Dönüş yolunda da Gülhane parkının içine dalıp, ulu Çınar ağaçlarının arasında ve,  "Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında" diyen Nazım'ı anarak yürüdük. Park, sonbaharın tüm güzelliklerini barındırıyordu, müthişti :) Akşam ise rakı-balık keyfine evimizin büyük oğlu Ö.cığım geldi. Güzel bir masada, güzel bir sohbetle, keyfimize diyecek yoktu :)

Cumartesi günü ise Kasım ayının güzel havasından faydalanıp Büyükada'ya gittik. Bilen bilir, ben Burgazadacıyımdır.  Ama E.bey Büyükada dedi, bize de uymak düştü :) Gerçi Büyükada da çok güzeldi. Bol bol fotoğraf çekip, yürüdük, kedileri sevdik, yorulunca da oturup bir şeyler yedik içtik. Akşamına da İ.ciğim ve sevgilisi S.hanım bizi yemeğe davet etmişlerdi. İran usulü pilav-tavuk sonrasında yine bir mum üfleme-pasta kesimi töreni yapmadık mı? Yaptık tabii :) Marmaray'ın kenarındaki evde oturup, gelen geçen trenlere bakmak, her türlü taşıma aracını pek seven E.bey'e yaş günü hediyesi gibi oldu zaten:) 

Pazar sabahı kahvaltıya A.ciğimin abisi ve yengesini davet etmiştik. Amca ve yenge de elleri boş gelmemişler tabii, hediye açımı ve kahvaltı sonrası bir pasta ile İstanbul turunun kutlamalarını tamamlamış olduk böylece. Daha sırada, gelecek hafta sonu önce annesiyle yapacakları kutlama, sonrasında da abisi, ablası ve kuzenlerle ve tabii bizle yapacağı bir kutlama daha olacak. 

E 18 yaş bu, kolay mı? :P Nice yaşları olsun kuzunun. Hayat hep güzel insanlar çıkarsın karşısına...

16 Kasım / Çarşamba

Haftasonu (pazartesi dahil) çok güzeldi vallahi, uzun zamandır olmadığımız kadar çok sosyal kelebek modundaydık yârimle, iyi geldi ikimize de :)  

Sonrasında tabii işe güce daldım çok yoğun bir şekilde. Gelirken, trende, bilgisayarımı açıp çalışmakla kalmadım, o gece evde de çalışmaya devam ettim. Bugün de öğlen verdiğim göz doktoru molası dışında az önceye kadar çalışıp bir sürü iş hallettim. Halletmem de gerek, zira yarınki bölüm toplantısından sonra, eve gelip zarif eşim ve evimizin küçümeni E.beyi karşılamaya gideceğim. Malum, ailemizin üniversiteye gitmeyen tek genci E.'ciğimiz, ara tatilde. O yüzden de babasına eşlik ediyor bu sefer, çok heyecanlıyız hepimiz :) Kendisi "Bir gün adaya gidelim, bir de Yerebatan Sarnıcına" diyerek planı ana hatlarıyla yaptı aslında, biz ona uyacağız sadece :) 

Pazar günü BAL'lı hemşirelerimden A.ciğim çok güzel bir yazı gönderdi whatsapp grubundan: "Safları Sıklaştıralım" başlıklı. Şöyle bitiriyor yazıyı Aygün Atilla "Çocuk ateşlenince arayabileceğiniz kasaplarınız olsun. Küçücük hissettiğinizde “çayı koy ocağa, geliyorum ben on dakkaya” diyeceğiniz komşularınız olsun. Gidip yanında hiçbir şey yapmadan, hiç konuşmadan saatlerce oturabileceğiniz dostlarınız olsun."...Yazının bütünü güzeldi ama özellikle bu paragrafı okuyunca yıllar öncesinden bir gün geldi aklıma, kendimi yine şanslı hissettim. O.beyle benim bir kongrem nedeniyle Prag'a gitmiştik, çok güzel bir geziydi. O.cığım küçük olmasına rağmen hiç sorun çıkarmamış, çok da keyif almıştı geziden, ama gelir gelmez 39.5 derece ateşle yatmıştı bir gece boyunca, düşürememiştim bir türlü. Annemle ablam yazlıktaydılar, O.'nin babası da, boşanmış olsak da koşar gelirdi aslında, bir iş gezisi nedeniyle İzmir'deydi. Yakın dostlarımın da her biri bir yerlerdeydi, yaz tatiliydi zira. Neyse, acile götürdüm, soğuk duş aldırdım falan, bir şekilde geçti o kabus gece. Ertesi hafta kuaföre gittim, A.abiye anlattım o geceki çaresizliğimi. "Çabuk cep telefonumu kaydet telefonuna ve bundan sonra gecenin kaçı olursa olsun böyle bir durumda ara beni" demişti içtemlikle. Kaydettim. Aramadım hiç, ama bana hep çok güven verdi o telefonun numarasının varlığı, çok mutlu etti...Dostlarımla ilgili hep şükrederim zaten, bilirsiniz :) Ben sevmeyeyim de ne yapayım şimdi bu yazıyı :)

Bugün, Ekmekçimin önerisiyle İş Sanat'ın "Ümit Yaşar Oğuzcan Şiir Dinletisi"ni dinledim. Vedat Sakman'ın besteleriyle daha da güzelleşmişti şiirler sanki. İzlerken ve "beni unutma" şiiri okunurken de canım canım E.amcamı andım tabii. Yıllar evvel, O.beyin babası ile evlenirken düğünde müziğin durduğu bir ara sahneye çıkıp ezberinden bu şiiri okumuştu gözlerimin içine baka baka..."Bir gün gelir de unuturmuş insan / En sevdiği hatıraları bile / Bari sen her gece yorgun sesiyle / Saat on ikiyi vurduğu zaman / Beni unutma" diye diye okurken şiiri, ben dahil, tüm kız arkadaşlarımın gözleri dolmuştu, öyle güzel bir paylaşımdı. Ah canım amcam...Nurlarda yat...

Evet evet, haklısınız, ben de yaşlandım iyice, anılara dalıp dalıp gidiyorum bu ara. Hadi hayırlısı :)

Evimin yakınındaki çiçekçinin önünden her geçişte aklım kalıyor bu güzelliklerde :)

12 Kasım / Cumartesi

Şahane bir Ankara sabahından günaydın :) Ankara'nın sonbaharına bayılıyorum. Bu nasıl bir renk cümbüşüdür yahu! Yârimle yaptığımız sabah yürüyüşünde beni yine hayran bıraktı kendine bu bir zamanlar "gri Ankara" diye yaftaladığım şehir! Yıllarca kendisine haksızlık etmişim, itiraf ediyorum. Öte yandan, Nazım'ın dediği gibi "Bu şehir güzelse, senin yüzünden" durumu da var tabii son yıllarda, onu da unutmamak lazım :)

Bu hafta pazartesi ve salı günlerine, pazar günkü uzuuuuun yürüyüşün artçı yorgunlukları damgasını vurdu genel olarak. Çarşamba sabah canım İ.ciğim ve sevgilisi S.hanımcığımla sahilde bir kahvaltı yaptık, hasret giderdik. Ben sonrasında okula geçip sınavlarımı yaptım. Neyse ki iki lisans dersimin sınavını arka arkaya koymuş sınav programını yapan arkadaşlar da, aynı gün ikisini de yapıp kağıtları toparlayıp geldim. O günün akşamı ve perşembe günü, kağıt okumakla geçti genel olarak. Elimde kalınca kendimi çok rahatsız hissettiğimden, okuyup bitirdim, hepsine de bildirdim notlarını. Oh be içim rahatladı :)

Cuma sabah da sevdiceğime ve oğluma kavuşmak üzere yollara düştüm yine. Kulağımda Mahir Ünsal Eriş'in "Acaip"i...Allahım nasıl güzel bir metin bu böyle! Beyti Engin de, zaten okumuyor da canlandırıyor mübarek! Bir önceki "Gaip"ile olan bağlantılar da çok keyifli, şaşırtıcı. Son zamanlarda okuduğum/dinlediğim en güzel kitaptı gerçekten.

Haftasonu planlarımız hazır tabii :) Bu akşam A.ciğimin BL arkadaşlarıyla yemekteyiz sevgili S.'in evinde. Yarın sabah kuzen F.'nın evinde kahvaltıya davet ettirdim kendimizi :) Küçük halam, Trabzon'dan ziyarete gelen kuzen ve buradaki ekip hep birlikte buluşup görüşmüş olacağız böylece. Akşam da benim BAL'dan canım A.ciğime gideceğiz. Pazartesi ise eski blog günlerinden arkadaşım köşenin delisi canım Elif'ciğimle buluşacağız sabah kahvesinde. Yanımda getirdiğim ve henüz yarısına geldiğim kitabını imzalatacağım kendisine :)  

E daha ne olsun :)

Ankara'nın renkleri :)



6 Kasım / Pazar

Evden çıkışım ve az önce eve girişimle toplamda 19,4 km yürümüşüm bugün! Ayaklarıma karasular indi evet, ama ruhuma nasıl iyi geldi bu yürüyüş, anlatamam :)

Sabah 7'de evden çıkıp, Suadiye tren istasyonundan Marmaray'a bindim, önce Üsküdar'a, oradan otobüslerle Kuzguncuk'un biraz ötesine gidip, buluşma noktasına kadar yürüdüm. Koşunun başlaması 10:00'u buldu. O zamana dek, fotoğraf çektirme, diğer dönem mezunlarıyla tanışma ile geçti. Ve yürüyüş başladı :) Yorucu ama çok eğlenceliydi. Özellikle Boğaz Köprüsünü yürüyerek geçmek çok güzel bir deneyimdi. 

Köprü çıkışında grup dağıldı, kimisi daha hızlı kimisi daha yavaş yoluna devam etti. Biz G.cuğumla konuşa konuşa (laf bitmez bizde, malum) ve birbirimize gaz vererek (önemli çünkü tek başıma olsam, yok yapamayacağım deyip Eminönü'de pes edebilirdim!) yürüdük. Hatta Barboros'tan Beşiktaş'a ara ara koştuk, ki hani "yok hiç koşmadık" demeyelim diye :P  Tophane civarında A.ciğim oğlu B.ile yola inerek sürpriz yaptı bize ve Karaköy'e kadar da eşlik etti. 

15 km'yi tamı tamına 3 saat 22 dakikada tamamladık. "Bu nasıl bir derece" demeyin, tamamladık ya, önemli olan o vallahi :)

Sonrasında Eminönü Hamdi'ye gittik, A.ciğim de oğluşu komşuya bırakıp bize katıldı. Böylece mini BAL ekibi olarak kendimizi kebaplara adadık. Acıkmışız da, bir miktar kendimizi kaybettik diyebilirim. Pişman mıyız? Hayır :) 

Seneye daha büyük bir grupla yine köprüde ve sonrasında olacağız. Sizi de bekleriz :)



5 Kasım / Cumartesi

Bu hafta ara sınav öncesi panikleyen öğrencilerimi yatıştırmak amacıyla yeni konu işlemedim, onlara şöyle derleyici toparlayıcı birer "problem çözüm" dersi yaptım. Arada çeşitli, gerekli/gereksiz toplantılara katıldım bir de. Onun dışında sakin bir haftaydı.

Perşembe öğleden sonra Trabzon'dan canım kuzenim E.'cuğum, bir vesile ile geldiği İstanbul ziyareti sırasında ablamı da görmek istediğini söyleyip anneme uğradı. Önce çay keyfi yaptık birlikte, ardından da rakı-balık. Aralarda whatsapp grubundan fotoğraf paylaşıp sülalenin geri kalanını çatlattık, eğlendik :)

Cuma günü sabahki toplantı sonrası annemle ablamı aldım ve önce arabayla Yenikapı'ya gittik. Gösteri merkezinden hem kendim hem de G.cuğum için koşu numaralarımızı, ve t-shirtlerimizi, çantalarımızı teslim aldım. Oradan Galata Port'a geçtik. Ben daha önce gidip, çok da beğenmemiştim ama bizimkiler merak ediyorlardı, hava da hazır güzelken, gidelim istedim. Yemek  yedik, biraz yürüdük ve döndük. Değişiklik oldu hepimize. Annemleri eve bırakıp bir sahil yürüyüşü yaptım sonrasında. Eve gelirken de terziye verdiğim eski deri ceketimi aldım, boyanmış, pek güzel, yepyeni olmuş. Geçenlerde Yenal Bilgici'nin çok güzel bir yazısı vardı Gazete Duvar'da, onu andım elimde ceketim, eve gelirken. Evet, "tamir etmek hakkımız söke taka alırız" gerçekten :)

Bugün sabahtan da Mahir Ünsal Eriş'in "Gaip"ini dinleyerek kuaföre gidip geldim. Saçımı boyattım, biraz da kestirdim, iyi oldu :)

Yarınki yarı maratona hazırım, heyecanlıyım :) 51 yaşındayım, doğduğumdan beri (İzmir'de okuduğum lise 2 ve 3'ü saymazsak) İstanbul'da yaşıyorum ve hayatımda ilk defa Boğaz köprüsünü yürüyerek geçeceğim! Ama ondan da önemlisi canım arkadaşlarımın, dostlarımın, ailemin desteği ile 3 öğrencinin 1'er yıllık eğitim giderlerini üstlenmiş olmanın mutluluğu ile bakacağım İstanbul'a :) Hadi bana iyi şanslar o zaman :)

*Akşamı "Üç bin yıllık bekleyiş"i izleyerek kapatıyorum. Ben ki fantastik türde çekilmiş filmleri, kitapları çok sevmem, ilgilenmem...Ama bu film aldı beni içine, dolaştırdı bir tur evrende, getirdi, koydu tekrar koltuğuma :) Ben bu gece uykuya 3 dilek hakkımı düşünerek dalacağım, o net :)

"O sorular biraz zor oldu sanki, hafiflet" diyen Miço mu yoksa iç sesim mi :)

1 Kasım / Salı

Hafta sonu gayet bereketli geçti arkadaş görüşmeleri açısından :) Cumartesi, Ekmekçimle buluşup yürüdük, konuştuk, dertleştik, manzaranın güzelliğine hayran kalıp ayrılmak istemedik sahilden. Pazar ise B.cığımla buluşup yedik, içtik, biraz gülüştük, biraz ağlaştık, çokça söyleştik :) İkisini de pek özlemiştim, şahane oldu :)

Ertesi gün, haftaya süper (!) bir başlangıç olarak sabah evde elektrikler kesildi. O yüzden bilgisayarımın şarjının izin verdiği kadar çalışıp sonra da anneme gittim. Zaten ablamla doktor kontrolüne gidecektik öğleden sonra, planımı ona göre yapmıştım, biraz daha erken bırakmış oldum çalışmayı. Akşamına Leyla ile Mecnun'un son bölümünü izledim. Erdal Bakkal'la İskender baba barışınca da sanki gerçek hayatta sevdiğim ama küs olan iki arkadaşım barışmış gibi pek sevindim :)

Bugüne ise Can Dündar'ın "Hani “Demokrasiyle taçlandırılmış cumhuriyet” isteniyor ya şimdi; bana “Bunu tarif et” deseler, “Erdal İnönü” derim. O, benim cumhurbaşkanlığına en çok yakıştırdığım isimdi. Tanıştığı herkeste saygı uyandıran demokrat, zeki, muzip, bilgili, nazik, mütevazi bir bilim insanı… Başlı başına bir tarih kitabı…" notu ile paylaştığı Erdal İnönü ile Son Röportajını izleyerek başladım. Benim de zekası, aydınlığı, zarafeti, şimdilerde artık hemen hiç kimsede göremediğimiz mütevaziliği ile çok sevdiğim bir kişilikti. İzlemek, ona tekrar hayran kalmamı sağladı. Nurlarda yatsın.

Ardından bel hareketlerimi yaptım (bu ara ufak ufak sinyaller veriyor zira, korkudan tekrar sistematik bir şekilde başladım bir süredir ara verdiğim hareketlerimi yapmaya), çayımı demledim, tam çalışmaya oturacaktım ki Bölüm Başkanımızdan acil (saat 13:00 için) ve yüz yüze toplantı çağrısı geldi. Haydaaaaa, tam da  öğleden sonra için ve uzun bir zaman sonra nihayet, mini bir blog kızları toplantısı ayarlamışken, bu toplantı da nereden çıktı! Neyse, sükunetimi korudum ve "tek seferde tüm Marmaray hattını kat etmemiştim, kısmet bugüneymiş" diyerek kızlara geç kalabileceğimi ama kesinlikle gideceğimi haber verdim, öğrencilerimle tez ilerleme toplantılarını yaptım, ki tekrar bir mesajla toplantı iptal edilmez mi? Ay bir sevindim ki görmelisiniz :) 

Sonrasında yarınki derslerde anlatacaklarımı gözden geçirdim, ders arasında katılacağım bir başka üniversitenin danışma kurulu toplantısı için hazırlandım, tez öğrencilerimle görüştüm ve hoplaya zıplaya tren istasyonuna gidip Ekmekçimle, 2 durak sonra da A.cuğumla buluşup Tuzla'ya A.'cüğümüze (namı diğer Komplekssiz Elektra) gittim. Oh be, çok özleşmişiz, önce kahve keyfi, ardından bol sohbetli bir yürüyüş yaptık ve günü rakı-balıkla noktaladık. Ruhuma o kadar iyi geldi ki canım kızlarcımla buluşmak...Tez zamanda yine buluşabiliriz inşallah :)

Bu güzellikler bizim evden tren istasyonuna doğru giderken yolumun üzerindeler. Her görüşümde kendilerine hayran bırakıyorlar


28 Ekim / Cuma

Yazdan kalma günler yaşıyoruz İstanbullular olarak, ama yine de bizim ev, özellikle akşamları soğuk oluyor. Ona rağmen, inat ettim kombiyi yakmıyorum henüz ! (Cimriliğim tuttu demeyelim de sürdürülebilir bir dünya için enerjiyi etkin kullanmaya çalışıyorum diyelim :P)

Dün gece malum platformda "Cici"yi izledim. Uzundu uzun olmasına ama ben beğendim doğrusu. Görüntüler, oyunculuklar da çok hoşuma gitti.

Bu arada yürürken, yemek yaparken, yemek yerken kitap dinlemek çok hoşuma gitti itiraf ediyorum :) Son 2-3 haftadır Şükran Yiğit'in "Çatıkatı Aşıkları"nı ve "Ankara, Mon Amour"unu; David Grossman'ın "Bir At Bara Gitmiş"ini ("Ülkenin Sonuna"sı kadar etkileyici değildi ama güzeldi yine de), Nermin Yıldırım'ın "Saklı Bahçeler Haritası"nı, Deniz Poyraz'ın "Emine'nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler"ini bitirdim. Mahir Ünsal Eriş'in "Olduğu Kadar Güzeldik"i ise bugün kulağımda olan. Şimdiye dek okumamışım Eriş'i. Dili güzelmiş oysa. 

Az önce de ne zamandır yapmam gereken bir dergi hakemliği vardı, onu hallettim, iç huzuruyla yürüyüşe çıkabilirim artık :) 

Çarşamba günleri okula gitmek için kör karanlıkta evden çıkıyorum, gözlerim bile tam açılmamış oluyor. İşte öyle bir sabah (sabah demeye bin şahit ister, daha çok gece vardiyasına gider gibi hissediyorum kendimi) treni beklerken çektim bu fotoğrafı. 

25 Ekim / Salı

Koşturmaca ile geçen günlerden sonra evimde (anne evi de olsa insan kendi evini arıyor) sakin bir şekilde, Miço'yla birlikte kalmak ve çalışmak (acil olanları yapsam da öncelik sırasında arkada kalanları hep ötelemiştim, onları halletmem gerekiyordu) iyi geldi vallahi :)

O halde bugün, blogun temasına uygun bir şekilde hayatımdaki son günlere ait güzelliklerden bahsedeyim madde madde:

  • Ş.cuğumun patoloji sonucu da çıktı ve "geride bir şey kalmamış" dedi doktor ki başlı başına şahane bir haber bu :)
  • Kaç yıldır katılmak istediğim ama bir türlü ayarlayamadığım İstanbul Maratonu'na katılacağım 6 Kasım'da ve mezun olduğum lisenin (BAL'ın) öğrencilerine burs bağışı toplamak için koşacağım (yok koşamam da yürüyeceğim) bu sene :) Dün açtığım kampanyada 1 günde 1 öğrencinin 1 yıllık eğitim bursunu geçtim, 2.ye doğru yürüyorum ve içim nasıl mutlulukla büyüyor anlatamam. Destekçilerime minnettarım vallahi :)
  • Dün akşam  "Good Luck to You Leo Grande"yi izledim ve hem Emma Thompson'a hem de Daryl McCormack'a bayıldım. 
  • Bölümdeki genç hocalardan birinin, sevgili Ö.ciğimin Valencia'ya gidip bir seminer vermesini ve akademik ağını genişletmesine vesile olmuştum geçen hafta. Dönüşte bana yazdığı teşekkür notunda "Yıldız tozu gibi girdiniz valla hayatıma hocam. İyi ki geldiniz bölüme" diye yazmış. Sanırım hayatım boyunca aldığım iltifatlar arasında ilk 5'e girer bu cümle. Okuduğumdan beri gülümsüyorum :)
  • Kışlıkları çıkardım, verilecekleri ayarladım, yıkanacakları yıkadım. Ennnnn sevmediğim iştir bu kışlık-yazlık dönüşümü. Bu yüzden de yaptığımda bir ferahlık gelir üzerime, yine öyle oldu :)
Çiçekler Ş.'ya gelen geçmiş olsun dileklerinin eşlikçileri :) En öndeki sarı O.kuzusundan teyzesine geldiği için en değerlisi sanırım :)



22 Ekim / Cumartesi

 Allahım, ne yoğun bir haftaydı! 

Pazartesi günü sevgili H.'ye Ankara-Ulus turu yaptırdık. Her zamanki gibi 1.Meclis ve 2.Meclisi gezerken çok duygulandım. Ankara'nın tartışmasız en sevdiğim mekanlarından ikisi bu meclis binaları...

Salı günü H.ciğimle yine çan çan çene yaparak güzel bir YHT yolculuğu yaptık. Ankara'dan İstanbul'a gelir gelmez ise, ablamı aldım ve birlikte doktora gittik. Cerrah, "perşembe günü sabahtan hem ben, hem ameliyathane hem de telle işaretleme yapacak hekim arkadaşımız boşuz, size uyarsa ameliyatı o gün yapalım" deyince, koşturmaca ve heyecan başladı :) Hemen anestezi kontrolü için gerekli tahlilleri yaptırdık, anestezist ve onkologla görüştük.   

Çarşamba günü benim okul günümdü malum, kitabımı dinleyerek gidip geldim, heyecanlı ve gergin durumda olan ablamı ve annemi akşamüstü çayına yetişerek, sakinleştirmeye çalıştım ve eve gelip hastane için çanta hazırladım. Sonra, bu ara ayıla bayıla izlediğim mini dizi "Bad Sisters"tan iki bölüm izleyip A.ciğimi bekledim. Gece yarısı olmadan zarif eşim gelmişti bile :) 

Perşembe A.'le erkenden çıkıp ablamı aldık ve hastaneye gittik. Önce radyolog, telle işaretleme denen ve Ş.'nun oldukça canını yakan bir işlem yaptı, ardından odaya yerleştik, ameliyat hazırlıkları yapıldı ve ablam ameliyata alındı. Hastane bahçesinde toplam 12 kişi, çay-kahve eşliğinde ve heyecanla çıkışını bekledik. Ben sık sık evde kalan annemi bilgilendirip sakinleştirdim, derken, 3 saat sonunda Ş.cuğum odadaydı :) 

Sonrasında ağrı-sızı olsa da büyük bir aşamayı başarıyla geçmiş insanların huzuru geldi ablama (ve eşlikçisi olarak bana :P). Sabahtan beri bizimle birlikte bekleyen arkadaş, eş-dost, Ş.'yu 2'şer dakika görüp, iyi dileklerini iletip ayrıldılar. Akşama dek A., ben ve ablamdık odada. Ameliyatı gerçekleştiren cerrah, ameliyatın iyi geçtiğini, patoloji sonuçlarının da iyi gelmesini beklediğini söyleyince iyice rahatladık. Akşam A.'i de eve (daha doğrusu annemin yanına) uğurlayıp iki kardeş kaldık.   

Ertesi gün öğlen olmadan eve çıkmıştık bile...Ağrısı sızısı var tabii, ama bu kadar ciddi bir ameliyattan sonra olmaması düşünülemezdi zaten. Başarıyla geçen operasyon, 7 aydan sonra istenmeyen misafiri vücuttan göndermenin hafifliği yetiyor şimdilik. Zamanla her şey daha da iyi olacak. Bundan sonrasında radyasyon ve akıllı ilaç tedavisi var ama daha zor olan kısım bitti, şükürler olsun... 

Ben kendime annemin yatak odasında bir çalışma mekanı hazırladım, fırsat buldukça bu ara biriken işleri hafifletmek için bilgisayarın başına geçiyorum. A.ciğim ise sabah Bergama'ya gitti, bugün 80 yaşına giren annesinin doğum gününü kutlamaya...İyi ki doğmuş da bu adamı doğurmuş vallahi :) Nice sağlıklı yaşları olsun inşallah...

Fotoğraflar pazartesi yaptığımız Ulus gezimizden.
Şarkı ise Bad Sisters'ın tema müziği, sözler Leonard Cohen'in :)


16 Ekim / Pazar

Bu hafta sonu yine "lise arkadaşları ile hasret gidermece" temalı bir hafta sonuydu ama bu sefer benim lise arkadaşlarım değil, zarif eşiminkiler :) Onlar yılda bir Bergama'da toplanırlar zaten cümbür cemaat ve o toplantıya eşler gitmez ama küçük Ankara grubu olarak, bu hafta sonu buluşalım fikri benim bir önceki gelişimde karar verilen bir şeydi ve bu yüzden, ben de fahri Bergama Liseli olarak aralarında boy gösterdim :) 

Cuma günü BL'nin İstanbul temsilcilerinden sevgili H.ile YHT'de buluştuk ve 4 saat sohbet ederek ve aralarda da "neden çay-kahve yok yahu" diye söylenerek yolculuğumuzu tamamladık. A.ciğim karşıladı bizi, ve "hem açız, hem de kahve istiyoruz" diye söylenen arkadaşına ve eşine en yakındaki CerModern'de bir şeyler ısmarladı :)  Hava şahaneydi,  tam bozmak üzereyken kalkmıştık zaten. Akşam üstü lojmanda oğlumla da kavuşunca birbirimize, keyfime diyecek yoktu doğrusu. Ve bu keyfi 1.5 saat süren bölüm toplantısı bile bozamadı :)

Cumartesi günü aheste bir kahvaltıdan sonra O.beyi evde ders çalışırken bırakıp Anıtkabir'e Atamızı ziyarete gittik, sonra da eve gelip biraz dinlenip akşam yemeği için sevgili K. ve M.'nin evlerine yollandık. Sonrası şahane bir sofra, bolca kahkaha ve yeme-içme şeklindeydi :)  

Bugünse Kale civarındaydık yine, BL ekibi ve eşleri olarak :) Ankara'nın en sevdiğim yerleri Ulus ve Kale'dir zaten, o yüzden ben pek mutluydum bu seçimden. Yağmur bastırana dek de gezdik gönlümüzce, iyi oldu. 

Bu hafta sonunun şarkısı Ezginin Günlüğü'nden olsun o halde: " Eski arkadaş, eski araba gibi / Arıza yapar ama yolda bırakmaz /Teker patlatır, su kaynatır / Yoldan çıkar ama yolda bırakmaz" :)


"Kış geldiyse ıhlamur içmek farzdır" temalı pazar akşamı fotoğrafımız :)

11 Ekim / Salı

Hafta sonunun en güzel aktivitesi üniversitenin Baltalimanı tesislerinde bölüm olarak yaptığımız kahvaltıydı sanırım. Sohbet şenlikliydi, bölümün minnoş bebekleri çok şekerdi, ve tabii İstanbul yine çok güzeldi, ben ona yine çok hayran :) 

Bunun dışında sakin bir hafta sonuydu. Ablamın düdüklüde yaptığı tandır, cumartesi gününün akşamını şenlendirdi :) Pazar günü ise, hafta içi işleyeceğim derslerin hazırlıklarını yaptım, web sayfasına yüklenecekleri yükledim ve kalan zamanlarda ütü yaptım, biraz kitap dinleyip çokça Leyla ile Mecnun izledim :) Aa nasıl unuturum, tabii bir de Grey's Anatomy'nin 19.sezonunun yayınlanmış ilk bölümünü. Sanırım ülkede bu diziyi izleyen tek ben kaldım :) 

Bu arada önce annem sonra ablamda başlayan boğaz ağrısı bende de hafiften kendini göstermeye başlayınca G.cuğumla pazar akşam buluşma planımızı iptal ettim. İyi ki de etmişim, pazartesi öyle bir boğaz ağrısı ile uyandım ki sormayın. Sabahın köründe ablamı PET çekimine bıraktıktan sonra bir üst kata çıkıp kendime de hemen bir covid testi yaptırdım (ki akşam sonucu aldım, negatif, şükürler olsun) Covid değilim tamam ama soğuk algınlığı-grip karışımı bir şeyim neticede, her tarafım kırılıyor! Bugün katılmam gereken toplantıların yanı sıra, dün başladığım  ıhlamur-limon-bal-zencefil-elma kürüne devam edeceğim bu yüzden. Yarın ders var nitekim, yollara düşmem gerek sabahın kör kandilinde!

Dün Attila İlhan'ın, Türkçe'nin en büyük şairlerinden birinin ölüm yıl dönümüydü. Bugün, en sevdiğim şiirlerinden biri ile analım o halde onu...Fotoğrafa da şiirlerinden bestelenmiş en güzel şarkılardan birini giydirdim...Nurlarda yatsın.

ben sana mecburum bilemezsin 
adını mıh gibi aklımda tutuyorum 
büyüdükçe büyüyor gözlerin 
ben sana mecburum bilemezsin 
içimi seninle ısıtıyorum 

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor 
bu şehir o eski İstanbul mudur 
karanlıkta bulutlar parçalanıyor 
sokak lambaları birden yanıyor 
kaldırımlarda yağmur kokusu 
ben sana mecburum sen yoksun 

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur 
insan bir akşamüstü ansızın yorulur 
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
 kimi zaman ellerini kırar tutkusu 
birkaç hayat çıkarır yaşamasından 
hangi kapıyı çalsa kimi zaman 
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu 

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor 
eski zamanlardan bir cuma çalıyor 
durup köşe başında deliksiz dinlesem 
sana kullanılmamış bir gök getirsem
 haftalar ellerimde ufalanıyor 
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem 
ben sana mecburum sen yoksun 

belki Haziran'da mavi benekli çocuksun 
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor 
bir şileb sızıyor ıssız gözlerinden 
belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun 
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor 
belki körsün kırılmışsın telaş içindesin 
kötü rüzgar saçlarını götürüyor 

ne vakit bir yaşamak düşünsem 
bu kurtlar sofrasında belki zor 
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden 
ne vakit bir yaşamak düşünsem 
sus deyip adınla başlıyorum 
içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin 
hayır başka türlü olmayacak 
ben sana mecburum bilemezsin.
Cumartesi günü Baltalimanı'ndan İstanbul manzarası...
Yine Attila İlhan'dan dizeler geliyor aklıma, bu fotoğrafa bakınca 
 "Ulan İstanbul...sana taptık ulan / unuttun mu /sana taptık..."

7 Ekim / Cuma

İstanbul'a sonbahar tüm renkleri ile arz-ı endam ederken, benim hayatımın temel bileşenleri bildiğiniz gibi; okula git-gel, ablamla hastaneye git-gel, "Ülkenin Sonuna" eşliğinde yürüyüş yap :) Çok etkiledi / etkiliyor beni gerçekten bu kitap. David Grossman daha önce bildiğim bir yazar değildi, merak edip biraz kimdir diye araştırdığımda akademik makale de buldum kitap / yazar hakkında, yazarla söyleşi de! Bulduklarımı da hemen bana kitabı tavsiye den C.hanımcığıma ilettim, biraz da onunla hoş beş ettik bu vesile ile, iyi oldu. Özlemişim zor zamanların en müthiş psikologu C.hanımı :)  

Bunların dışında pazartesi akşam bizim evde rakı-balık yaptık G. ve Y. hemşirelerimle. Böylece 3 aylığına İskoçya'ya gidecek olan Y.cığıma da "iyi yolculuklar" dedik, yaş gününü erkenden de olsa kutladık hem, iyi oldu! 

Perşembe günü  ise ders sonrası E.N.'cuğumla, İ.'cığım beni "hoş geldin" yemeğine çıkardılar. "Nereye hoş gittin" derseniz, 1.5 yıl önce geçtiğim yeni üniversite içindi bu yemek, salgın ve çakışmayan ders programlarımız nedeniyle ancak buluşabildik, pek de iyi ettik doğrusu :)

Asıl güzellik, bugün sabah gerçekleşti :) Çevrimiçi toplantı öncesi bir şeyler atıştırırken ablam aradı ve salı günkü MR çekiminin sonucunun iyi çıktığını söyleyince de gün ışıldadı :) Şükürler olsun. 6 aydan sonra aldığımız en güzel haber kesinlikle buydu! Haftaya bir dizi çekim, doktor görüşmeleri daha olacak ve sonrasında da ameliyat günü belirlenecek. Yolumuz uzun ve evet, bizim de gençliğimiz var :) Bitecek bu iş, gidecek bu davetsiz misafir!

Kendime çiçek almayı sevdiğimi biliyorsunuz artık, değil mi :) Bu güzellikleri görüp kendimi şımartmamak olmazdı zaten hem :)


1 Ekim / Cumartesi

Okula gidip gelme, ders hazırlıkları yapma ve çeşitli toplantılara katılım göstermekle geçen bir hafta sonrasında hafta sonu geldi nihayet :)

Sabah D.ciğim geldi, birlikte kahvaltı yaptık, biraz okuldakiler, biraz eski eşler, çokça gündem üzerine çene yapıp, kendimizi çaya vurduk :) O sonra bizim evin yakınlarında sınava giren oğlunu almaya gitti, ben de annemlere gittim. 

Bugünün planını dünden söylemiştim bizimkilere. Ankara'dan getirdiğim ve oranın soğuğuna bile dayanan, dolayısıyla babacığımın mezarında da tutacağına inandığım yer örtücü bitkilerinin yanına çiçekçiden de bir kaç çeşit almıştım. Annemle ablamı da alıp babama gittik. Temizledik, tutması dileğiyle bitkileri diktik (19 yıldır babamın mezarına dikip tutturabildiğimiz tek bitki bir adet gül oldu. Diğerlerinin sonu hep hüsran oldu ne yazık ki), dua ettik, sonra da sahilden eve dönerken Beylerbeyi'nde yemek molası verdik ve babacığımı da anarak Karadeniz pidesi yedik :) Ben memleketimin pidelerini yerken kendimi kaybettiğim için henüz midem normale dönmedi vallahi :(

Eve geldikten sonra hakemlik yapmam gereken bir makale vardı, onun başına oturdum. Çok sıkıcı ve kötü yazılmıştı Allah affetsin! Ama neyse ki görevimi yaptım, üzerimden bir yük kalktı :)

Akşam da çıkıp yürüdüm, kulağımda David Grossman'ın "Ülkenin Sonuna" adlı kitabı vardı. Her iyi kitabın bir sırası olduğuna inanırım ben. 3 yıl önce canım C.hanımcığımın önerisi ile almış, bir iki kez başlamaya çalışıp sonra bırakmıştım. Zamanı bugünmüş demek! Akıyor gidiyor ve beni yürümek için motive ediyor resmen!

Beylerbeyi'ne gidip İnciraltı'nın önünden geçerken sevgili Buraneros'u anmamak olmazdı tabii, ben de anmakla kalmadım, bir de bu güzelim meyhanenin fotoğrafını çektim :) 
Büyük İstanbul blogger buluşması, günü geldiğinde, taktir edersiniz ki burada gerçekleştirilecek :)