Bir bunun için yaptım "
26 Temmuz Çarşamba
Bir bunun için yaptım "
23 Temmuz / Pazar
Son yazımın ertesinde neler oldu neler...Önce sakin geçiyordu günler. Sabahları ablamla erkenden denize gidip geliyor, sonra da evde kah kitap okuyup kah dinleniyorduk. Arada, kayınvalidemi Bergama'ya götürüp getirmiş, işlerini halletmesine yardım edip hayır duasını almış, cuma akşamı da ablam ve annemle Yeniçarohori'de sakin ve güzel bir yaz akşamı bile geçirmiştik.
E, iyi güzel işte, daha ne olsun dediğinizi duyar gibiyim. Olan şu: Cuma gece saat 2 gibi bir ağlama sesi ile uyandık ablamla. Sonrası ambulans çağırma, uykusunda yataktan düşen ve acıdan kıvranan annemi ambulansla Dikili Devlet Hastanesine götürme, röntgen çekilmesi, kaburgasının kırıldığının anlaşılması ve kös kös, acılar içinde eve dönmek şeklinde gelişti. Dolayısıyla iki gündür ve kim bilir daha kaç gün, gündemimiz annemin kaburgasının iyileşme süreci olacak. "Daha beteri de olabilir, kalçasını ya da dizlerini de kırabilirdi" ile "nasıl oldu bu iş, bu sıcakta bu kadıncağız, bu yaşta nasıl toparlayacak kendisini" düşünceleri arasında gidip geliyorum. Ne diyelim, olacağı varmış...
Bu hafta ablam İstanbul'a dönecek kontrolleri için, bir hafta annem, ben ve yaz sıcakları bir aradayız. Şans dileyin lütfen :)
18 Temmuz Salı
11 Temmuz Salı
Ne dolu dolu geçiyor günler...İzninizle, satır başlarının dökümünü yapayım:
- Hafta sonu Ankara'daydım. Cuma akşam A.ciğim ve zarif eşi, pek sevgili eniştem S.ile ODTÜ Vişnelik'te yedik, içtik, söyleştik. Pek güzeldi. A.ciğim, benim BALlı kızkardeşlerimden biridir ve ikiz eşim gibidir. Nitekim, benim sağ, onun sol dizindeki ağrı nedeniyle doktorlarımızın verdiği aynı tip dizliklere ve robocop halimize güldük :) Beyler de sözleşmiş gibi aynı tip kasket şapkayla gelmişlerdi yemeğe. Dışardan bakan biri için enteresan bir gruptuk sanırım :)
- Cumartesi günü MFÖ'nün Özkan'ının sonsuzluğa gittiği haberi ile kahroldum. 13 yaşında, o zamanki Suadiye Atlantik sinemasında, gittiğim ilk konserdi MFÖ'nün konseri. O zaman bu zaman, sanırım üçlü içinde en sevdiğim kişiydi Özkan Uğur. Çocukluğum, gençliğim, yetişkinliğim, onunla(onlarla) coştuğum(uz) bütün o şarkılar, konserler geçti bir bir, gözlerimin önünden. Nurlarda uyusun...
- Cumartesi akşam Fazıl Say'ın "Dünya Anne" konserine gittik yârimle. Kadın şairlerin şiirlerinden bestelediği şiirlerle mest etti bizi yine Fazıl Say. Serenad Bağcan'ın sesi ile de büyülendik. Yine! Aynı çağda yaşadığım, canlı dinleme şansına eriştiğim için kendimi mutlu hissettiğim insanlar ikisi de, çok yaşasınlar!
- Pazar akşamı ise yemeğe Z.ciğimle S. geldiler, bolca gezme muhabbeti yapıp geceyi tabii ki çocuklarımızdan bahsederek ve benzer aydınlanmalar yaşayarak bitirdik.
- Pazartesi günü A.ciğim yaz okulu dersine giderken ben de İstanbul'a doğru yola çıktım. Bolu tüneli kapalı olduğundan Bolu Dağında yeşilin bin tonuna bir kez daha hayran kalarak yolculuk ettim. Akşamına da İTÜ grubumuzla bizim eve çok yakın ve sosyal medyada ünlenen İtalyan restoranına gittik 5 arkadaş. Bol yeme-içmeli, bol kahkahalı bir buluşmaydı. Yorgun argın gittiğim restorandan gayet enerjik bir şekilde çıktım akşam. Ne demiş atalarımız: dostlar iyileştiricidir!
- Bugün sabah ise erkenden çıkıp BALlı hemşirelerimden bir diğeri olan Y.hanımcığım ile buluştum ve Cevizlibağ'a gidip elektrikli araç almasına eşlik ettim. Eşlik etmemin temel nedeni de şimdiye dek düz vitesli araba kullandığı için otomatik vitese, hem de elektrikli arabaya geçiş yaparken çekinen Y.cığım için arabasını eve getirme misyonunu üstlenmemdi. Heyecanlı ve güzel bir deneyimdi. En çok elektrikli aracın sessizliği hoşuma gitti sanırım. Dilerim sağlıkla, mutlulukla kullansın arabasını.
- Yarın mezuniyet törenimiz var. Perşembe de yazlığa göç edeceğiz inşallah. O yüzden "bugün evde çok iş var" fişi ile devam ediyoruz haftaya :P
6 Temmuz / Perşembe
Bitti...Doktor S.hanım, tedavi sürecini planlarken: 16 kemo, 25 akıllı ilaç, 30 gün radyoterapi, 1 ameliyat dediğinde sarsılmıştık iki kardeş, gözlerimiz dolu dolu birbirimize bakmıştık. Sonra ne çok şey yaşadık... Stresten tir tir titreyen bacaklarını battaniyelere sardığım, sarıldığım, doktorlarla konuşurken heyecanı yatışsın diye elele oturduğumuz, saçlarını birlikte gidip kestirip bir fasıl ağlaştığımız günler geride kaldı. Port takılırken yalnız, ameliyat sırasında ise dostlarla kapı önünde bekledim heyecan içinde. Her hafta kemo aldığı zamanlarda hastaneden toplantıya bağlandığım da oldu, öyle boş boş kafeteryada oturduğum da... Ama işte bugün geldi. Aldığı son akıllı ilaçla, ablamın 1.5 yıllık tedavisi bugün sonlandı. İki kardeş bizde bir heyecan bir heyecan...Aslında ben ameliyat sonrasındaki akıllı ilaç alımlarına eşlik etmemiştim ama bugün birlikte gitmek istedim. O yüzden de sabah, evden aldım yine ablamı, hastaneye gittik, doktorla birlikte görüştük, teşekkürlerimizi sunduk ve Ş.m son akıllı ilacını alırken ben kapı önünde, daha önce kezlerce yaptığım gibi oturup kitabımı okudum. Şükürler olsun. Allah bir daha göstermesin...Bundan sonraki tüm kontroller tertemiz çıksın inşallah.
E bugüne bir kutlama yemeği yakışırdı, ben de bizimkileri alıp Koço'ya götürdüm. Hem de adak adamıştım, onu götürdüm ayazmasına. Manzara yine şahaneydi, mezeler her zamanki gibi lezizdi ve biz pek keyifliydik :) Daha ne olsun...
Dönüşte annemlerin güvenliğine canım eski üst kat komşum Z.ablamın bıraktığı paketten çıkan hediye(ler) de günümüzü şenlendirdi. Zarif Z.ablam, bilmeden güzel bir günü, el emeği göz nuru yaptığı güzelliklerle pekiştirmişti. Bazı insanlar hem çok zarif hem çok yetenekli. Bazıları da, benim gibi, yeteneksiz ama böyle insanlarla sarmalandıkları için çok şanslılar :)
5 Temmuz Çarşamba
Az önce Karga'nın Günü'nün blogunda bir sivrisinek ısırığının sonuçlarının nerelere gittiğini okuyup, "hay Allah yahu, nasıl bir sivrisinekmiş bu" diye yorum yazıp, içimden de "ne garip sıkıntılar oluyor insan hayatında" diye düşünürken, kendimi 5 yıl öncesine ışınlanıp, gülümserken buldum! Hal böyle olunca da "ben bunu bloga yazayım" diye düşündüm.
Rahmetli Barış Manço'nun dediği gibi : "İnsanın bir kez ters gitmesin işi. Muhallebi yerken kırılır dişi" !
Salgın öncesi zamandayız, annemin komşularından, benim de pek sevdiğim bir komşu teyzemizin cenazesi için evimizin yakınındaki camideyiz. Okul yoğun, ama bir şekilde, koştur telaş gelip cenazeye yetişmişim. Cenaze namazında ablamla yan yanayız, annem arkamızda, bir grup komşu kadınla ayaktayız. Kalabalıklaşınca ortam, bir adım öne atıp, yer açma çabasına girmemle, derin bir "kırt" sesi eşliğinde ayağıma batan şeyin (neyin?) acısının beynime vurması bir oldu. Öyle bir kırt sesi ki ablam ve annem bile duyup bana baktılar, ne oluyor diye. Eğildim, spor ayakkabımın içinden geçip ayağıma batmış olan kocaman ataşı gözümde yaşlarla çıkardım. Namazı sessizce bitirdik. Bitirir bitirmez şaşkınlıkla elimdeki ataşa bakarak nasıl olup da ayağıma batmış olabileceğini anlamlandırmaya çalışır, bir yandan da "tamam ya, çıkardım, bir şey yok" derken, ablam beni dinlemeyip zorla eczaneye götürdü ve pansuman yaptırdı. Bu arada, kafamda "O büyük ataşın cami bahçesinde işi ne? Hem de olması gereken formunda değil, yarı açılmış halde. Ve neden/nasıl dik duruyordu da ben üzerine bastım? Spor ayakkabının tabanını nasıl delip geçti" gibi deli sorular dönüyordu tabii ama yapacak bir şey yok!
Akşam cenaze evindeyiz, dua okunuyor, helva kavruluyor falan. Fakat benim ayağım derin derin sızlıyor. Bir yandan da içimden bir ses "Sen salak mısın kadın? Ya tetanoz olursan? Doktora gitmemek nedir?" diyor sürekli. Ve fakat annem sultanım, dünyanın en panik insanlarından biri olduğu için, o sırada "ben hastaneye gidiyorum" desem, oracıkta düşüp bayılma ihtimali var, göze de alamıyorum. Sonunda salonun bir ucunda oturan ablama mesaj attım, "ayağım sızlıyor çok kötü, ben acile gideceğim ama annem duymasın, 'yorgunum deyip kalkacağım' " diye. "Tamam ben de benzer bir şey söyleyip kalkayım, birlikte gidelim" dedi. Biz planımızı uyguladık, annem huşu içinde dua okuyup komşusunu anarken, biz evimizin yakınındaki hastanenin acilinin yolunu tuttuk.
Orta yaştan yaşlılığa doğru yol almakta olan acil doktoruna derdimi anlattım, "tetanoz aşısı yapalım ama öncesinde yarayı temizleyelim" dedi. ("Temizleyelim" demesini ben hafife almışım, baya bistüri ile deşti doktor amca, aslında) Fakat enteresan olan şu, nerden o muhabbete girdi, hatırlamıyorum ama Nazım'ın bir dizesini mırıldandı doktor bey, ben de tabii durur muyum, şiirin devamını getirdim. "Aa akşam akşam okuduğum dizenin şairini bilen bir de şiirin devamını getiren bir hasta, ne hoş" dedi, benzer şekilde karşılık verdim ben de tabii :) O sırada ayağımın sızısı falan kalmadı biz Nazım muhabbetine girdik doktorla. Komik bir durumdayız ama. O benim ayağımı deşmekle (ya da temizlemekle) meşgul, biri koluma tetanoz iğnesi yapıyor o sırada, ama biz Nazım konuşuyoruz :) Ablamın çıkışta, "adamcağız yaşlı, sen de kocana pek aşık olmasan, flörtleştiğinizi düşünecektim" demesi gecenin özetiydi sanırım :) Yok vallahi flörtleşmedim ama hiç ummadığım bir zamanda, hiç ummadığım bir yerde, karşıma böyle güzel bir insanın çıkmasından ve cenaze seremonisinin Nazım'la kapanmasından ziyadesiyle mutluydum, evet :)
Ertesi gün okula ayağım sarılı, hafif topallayarak gidince herkes öğrendi tabii olan biteni. "Hocam, böyle bir kaza çok enteresanmış tabii ama acildeki doktorla Nazım şiiri okumak da ne bileyim, sanki daha enteresan" diyenler, odada olmadığım zamanlarda masamın üzerine büyük ataşlar bırakıp Baba filmindeki at kafasına atıfta bulunup eğlenenlerle geçti o hafta :)
Hikayemizi "bazen olaylar saçma sapan bir şekilde gelişse de belki aslında hayat sizin için hazırladığı küçük ve güzel bir sürprizi ortaya çıkarmaya çalışıyordur" diye bitireyim izninizle.
Henüz resmi olarak başlamasa da yaz tatili rehavetinde olduğumu da anlamışsınızdır. Yoksa nerde böyle eski bir anıya dalmak, günün olaylarını bile anlatmak için zaman bulamam ki ben :)
E öyleyse bu yazıyı, canım Nazım'ın bana bu güzel anıyı hediye eden şiiriyle ve söz konusu olan objenin temsili (ve şirin) bir fotoğrafı ile bitireyim o halde:
Yaşamak şakaya gelmez,Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi meselâ,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
Hem de o derecede, öylesine ki,
Meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
Yahut kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
Insanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
Yaşamak yani ağır bastığından.
1 Temmuz Cumartesi
Bugün bayram tatilinden ve İstanbul'un tenhalığından yararlanıp Feshane'ye gittik ablam ve ablamın komşusu G. ile birlikte. Marmaray + otobüsle gidip, vapur + otobüsle döndük. Böylece gelirken bir Haliç ve boğaz sefası da yapmış olduk, şahane oldu. Feshane'ye, eserlere, kütüphanesine ve hatta, kafesine bile bayıldık. Kahvelerimizi içerken bayramlaşma adına ikram edilen kolonya ve lokumdaki inceliğe de! Özlediğimiz hareketler bunlar :)
Eve dönüş yolunda ben 4 durak erken inip günlük yürüyüşümü yaptım, sonrasında da evde keyif çattım :) Duş aldım, yüzüme bakım yaptım, kitap okudum, internette gezindim, eski fotoğraflara baktım... Benim emeklilik zamanım gelmiş bence, bu da öylece bir gerçek kendi halinde :)
"İnternette gezinirken" dedim ya demin, o sırada bir videoya (31.dakikadan itibaren seyredin, henüz seyretmemişseniz) rast geldim, Türkçeye "erbilmişlik" olarak çevrilen "mansplaining"in müthiş bir örneği! Kızsam mı, acısam mı, üzülsem mi, gülsem mi bilemedim doğrusu. Sonra, üstüne, Gibi dizisindeki benzer bir sahne önüme düşünce, gülmeyi seçtim. Oradan da +90'ın konuyla ilgili videosunu izledim, çok iyiydi doğrusu. Tüm bunları izlerken, geçen sene katıldığım akademik bir toplantıda diğer tüm erkek hocalara "...hocam" diye hitap eden idari amirin, bana "Şule hanım" deyişini (kadınlar hoca olmasa daha iyi diye herhalde!) hatırladım. Ben bu hocam-hanım ayrımcılığının şaşkınlığını üzerimden atamamışken dikkat çektiğim konuya çok önemsizmiş gibi davranmıştı kendisi. E peki, olur, benim kadar dikkate almak zorunda değil diye düşünmüştüm. Ama 1 ay sonra duyurulan karar, tam da o gün benim dediğim, ve onun "yoo, buna gerek yok" dediği fikrimi temel alan karardı. Dumur olmuştum! Bu çok "erbilmişler" aslında, hep aynı! Onlara göre kadınlar hoca olamazlar, olmamalılar, bir şekilde olsalar bile sözleri çok da dinlenmemeli, dinlense ve ilham alınsa bile alınmamış gibi yapılmalıdır! La havleeee :)
Neyse efendim, bırakalım bu kendini bilmezleri bir kenara! Öyle böyle, özlem dolu ama sakin ve huzurlu bir bayram tatilini afiyetle yedik, bitirdik. Ne mutlu ki, yarın pazar ve yine tatil :)
30 Haziran Cuma
Bugün kahvaltı sonrası canım hocalarıma (F. ve B.) bayram tebriğine gittim. Bayram tebriği bahane tabii, ne zamandır uğrayamamıştım, iyi oldu, hem ailelerine yeni katılan Ponçik kuzusu ile tanıştım bu sayede (her tarafımı yaladı oturduğum 2 saat boyunca, bir ara gülmekten konuşamadım, o derece sevgi dolu ve komik bir köpek) hem de dertleşmenin, söyleşmenin keyfini çıkardık birlikte.
Eve dönerken de Ö.cığımı aradım, "hadi bize akşam yemeğine gel" demek için. Menüde neler olduğunu sorup, diyetini bozmayacağına karar verince "memnuniyetle" deyip ikiletmedi teklifimi. Böylece doğurduğum küçük oğlum ve doğurmadığım büyük oğlumla (:P) birlikte olmuş olduk akşam sofrasında. Bol gıybet yaptıktan sonra eski zamanlarda izlediğimiz animasyonlar konusuna girdik bir şekilde. Buz Devri mi, Nemo mu yoksa Up mı daha güzeldi, derken, önümüzdeki dönem birlikte izleyeceklerimize karar verdik. O.ciğim yine benim Buz Devrinin sonunda bile ağlayacak kadar sulu göz oluşumla dalga geçti tabii :)
Geçenlerde Şaşkın Kova'nın bir yazısına yorum yazarken Behçet Aysan'ın dizeleri gelmişti aklıma. Dün kitapçıda da önüme çıkınca şiir kitabı, almadan edememiştim. Bu sabah yatakta twittera bakarken ise, Çiğdem Erken'in paylaşımını gördüm kendisinin müzik direktörlüğünde, Behçet Aysan şiirlerinden şarkıların yer aldığı “Yanık Ağıt” albümünün çıktığına dair. E bu kadar Behçet Aysan demişken, onu en sevdiğim şiiriyle anmadan olmaz bence:
bilirim yarın diye bir şey var
çeliğin su katılmamış yanı
ırmakların geçilecek, fırtınaların dinecek
bir yanı var
ömrümüzün
belki bir gün gülecek.
selam verip
selam alacak
barışa kardeşliğe
hep tok yatan
çocuklar görecek
el ele
aşklar, omuz omuza dostluklar
ne dikenli teller olacak
ne tanklar tüfekler
ne tüberküloz kalacak
ne lösemi
ne işsizlik
ne banka
ne borsa
süt gibi duru ve ak
ekmek gibi sıcak
bizim de
bizim de
günlerimiz olacak.
güle değecek
kuşların kanadı
ve kuşlar sırtlarında
gül taşıyacak
kardeşlerim koşar adım
moraran beyazla
zincirlerimizle
yaralarımızla
ırmakların geçilecek, fırtınaların dinecek
bir yanı var
ömrümüzün
belki bir gün gülecek
29 Haziran Perşembe
Bu bayram, A.ciğim annesi ile birlikte Dikili'de yazlıkta karşıladı bayramı. Biz de annem, ablam, oğlum ve ben dört kişilik bir kahvaltı sofrasında buluştuk, ki buna da şükür tabii. Ama işte, bayram, kalabalık sofralarda, neşeyle birlikte olunca tadı çıkan bir şey zannımca. O yüzden de, benim için bayram, Turgutlu'da dedemle anneannemin evinde toplanan teyze, dayı ve kuzenlerle birlikte geçirilen mutluluk dolu günler demek. Dünyanın en kötü yemek yapan kişileri arasında adı anılması gereken yengemin pişirdiği (daha doğrusu pişiremediği) diş kıran nohutlarla cebelleşen ama gıkını çıkaramayan ev halkının, rahmetli eniştemin "nohutlar da hiç pişigen değilmiş" demesiyle birlikte girilen gülme krizleri; babamların taraçada kurdukları ve dedemin görmezden geldiği rakı sofraları, yemek sonrası dayımın yaptığı taklitler, kuzenlerle oynanan oyunlar, bayram harçlıkları ile alınan çatapatlar ve mantarlarla sokaklardaki eğlence demek. O yüzden "nerde o eski bayramlar mirim" dememe izin verin lütfen :)
Dün evdeydik genel olarak. Babacığımı ziyaret etmek için çıktık sadece. Zaten o sıcakta evde oturmaktan başka da bir alternatif olamazdı sanırım. Bol bol telefon görüşmeleri yaptık. Bugün de İçerenköy'de yeni açılan ve İstanbul'un en büyük kitapçısı olarak anılan kitabevine gittik metroyla. Şahaneydi. Ruhum şenlendi resmen.
Akşamüstü ise canım BAL hemşirem G.cuğum gelip beni evden aldı. Önce meşhur dondurmacımıza gittik, ardından da çay-kahve keyfine. Laflar birikmiş tabi, çan çan çene yaptık, ikimize de iyi geldi, özleşmişiz.
24 Haziran Cumartesi
Ev işleri içinde ennnnn sevmediğim, perde yıkamaktır. O yüzden de ötelerim sürekli. Ama ötele ötele, nereye kadar, değil mi? Dün akşamdan beri 3 makina dolusu perde yıkadım, ütüledim (tüller kırışmıyor neyse ki, ama güneşlikleri de ütüsüz asmak içime sinmiyor, gözüme batıyor ne yazık ki), astım. Bir de elim değmişken koltuk minderlerini de çıkarıp yıkadım. Oh, mis, bir süre idare eder beni bu genel temizlik :P Perdeler uzun uzun yıkanırken ben ne yaptım peki? Kendimi edebiyata ve sanata vurdum en genel ifadeyle :) Mesudum :)
Dün akşamki perde yıkama seansı sırasında Nilay Örnek'in Feride Çiçekoğlu ile yaptığı söyleşiyi dinledim. Dinlerken de buzluğa koymak üzere patatesli peynirli rulo börek yaptım :) Çok sevdiğim bir yazardır Çiçekoğlu. Kezlerce okusam bıkmayacağım kitapları vardır. Hiç bitmesin istedim söyleşi de, öylesine güzeldi ki. Sabah uyanınca ilk iş olarak da kahve eşliğinde Uçurtmayı Vurmasınlar'ı okudum tekrar (diğer Çiçekoğlu kitapları Ankara'daki kütüphanede olsa da bu yanımdaydı, zira bu seneki yaş günümde, yeni üniversitemden Canım D., 31.baskısını hediye etmişti bana, sağ olsun).
Bugünkü çamaşır yıkama seansları sırasında ise Mubi'de iki şahane film izledim. E daha ne olsun...
Filmlerden ilki "Güzel bir sabah"tı...Sakin akan ama çok dokunaklı bir filmdi, çok beğendim. Başroldeki kadın karakter mi yoksa felsefe profesörü baba mı daha çok etkiledi beni bilmiyorum. Sonundaki şarkı da ayrıca çarptı. Tüm bir yaşamdan geriye aşk kalıyor çünkü, evet...
İkincisi ise Y. hemşiremin önerisiydi. Yine Mubi'de "Barbara". Duvar yıkılmadan önce, Doğu Almanya'da geçen bir film. Çok beğendim. Oyunculuklar da şahaneydi.
Hep dediğim gibi, iyi ki edebiyat var. İyi ki sanat var. Yoksa bu hayat çekilmez!
23 Haziran Cuma
Sınavlar, not teslimleri, jüri üyelikleri bu haftama damgasını vurdu. Hele dün, okuldan katıldığım ve uzaktan erişimle yaptığımız bitirme sunumlarında, oturduğum sandalyeye yapıştım zannettim bir ara! Yüz yüze olsak, kalkar gezinirim, çevrimiçi olunca öyle bir şansım da olmadı. Sonlara doğru bayılacaktım neredeyse! Neyse ki, bölümün en yaşlı 2.hocası olunca, kahvemi, çayımı, atıştıracak kuruyemişlerimi, hatta tatlımı bile ihmal etmedi okuldaki genç arkadaşlar, beni baya bir şımarttılar, sağ olsunlar :)
Günün en güzel kısmı akşamdı ama! Önce Ekmekçimle buluşup Caddebostan Kültür Merkezi'ne dek yürüdük. Aklına ve kalbine aynı anda ve eşit miktarda güvendiğim insanlardan biridir kendisi, sohbetimiz her zamanki gibi iyi geldi o yüzden. Üzerine de dondurma yiyerek taçlandırdık bu yürüyüşü :) Sonrasında Ekmekçim eve dönmek zorundaydı, ayrıldık. Ben CKM'deki 4.Pera Uluslararası Koro Festivalinin son gün etkinliğine katıldım. Zaten gitmek istiyordum ama bölümün en sevdiğim gençlerinden biri de "MAGMA Performans Korosundayım, biz de orada olacağız" deyince, gitmek şart oldu. İyi ki de gitmişim, hepsi birbirinden iyi 4 çoksesli koroyu dinleme şansına eriştim böylece. Bir de tabii yürüyerek gidip gelince, attığım adım 18000'lere ulaştı sonunda, ona da ayrıca mutlu oldum :)
14 Haziran Çarşamba
Hayat bazen zor. Anne olmak daha zor. Bu ülkede hayat da, anne olmak da daha da zor... Ama işte, yapacak yok...İnişlerim, çıkışlarım, o kendimden kaçışlarım diye boşuna söylememiş Fikretim Kızılokum :) İnişler ve çıkışlar olmadan olmuyor, demek! Neyse, geçelim bu bahsi!
Bu Ankara seferimde dünya için küçük, kendim için büyük bir adım atıp "Ankara'yı sevme çalışmaları" kapsamındaki ilk rehberli gezimi yaptım, yanımda da A.beyciğim ile S.ciğimi sürükledim :) Yavuz İşcen'in anlatımıyla "Kent Hafızası Yürüyüşleri" kapsamında Anafartalar Caddesinin yarısını gezdik 10 kişilik bir ekip olarak. Gayet güzeldi. Ama tabii, insan yetinmeyi bilmeli, değil mi? "Fena yağmur yağacak" uyarılarına rağmen, yağmura yakalanmadan tamamlamışsın turu hazır, dön evine yani, değil mi? Ama yok, "e buraya kadar gelmişiz hazır, Boğaziçi Restoranda yemek yesek ya" diye birbirimizi doldurduk. Sonrasında lezzetli yemeklerle midemizi, keyifli sohbetle ruhumuzu doyurmuş kalkmak üzereydik ki yağmur bastırdı. Ya da bu yağan şeye yağmur dememeliyiz, (Ne diyelim? Mahmut mu? :P) bilmiyorum :P Çok uzatmayayım, sadece eve döndüğümüzde botlarımızın içindeki ayaklarımız bile su içinde kalmaktan büzüşmüştü diyeyim, anlayın siz :) Pişman mıyız? Tabii ki hayır :) Günün güzelliğine unutulmazlığını da ekledik, neden pişman olalım :)
Son günlerin en güzel haberi ise yüksek lisans tez öğrencimle iyi bir dergiye gönderdiğimiz makalenin kabul edildiği haberinin mesaj kutumuza düşmesi ve iki hakemden de güzel yorumlar almamızdı sanırım. İnsan çocuk gibi seviniyor valla her kabul alan makalede! Darısı diğerlerinin başına :)
9 Haziran Cuma
Günler jet hızıyla geçiyor, cuma günü gelmiş bile...Okulda sınav haftası başladı, ben sınavımı yaptım ve okudum hatta! Mesudum :) Bu yüzden de kendimi Ankara'da sevdiceklerime kavuşarak ödüllendirdim :)
Geçen cuma akşam seyredip vurulduğum "Hit the Road"dan sonra bu hafta "Before Night Falls"u ve sonra da "Gergedan Mevsimi"ni izledim. Hit the Roads'da tüm oyunculara ama özellikle anne rolündeki Pantea Panahiha ve küçük çocuk rolündeki Rayan Sarlak'a bayıldım. Annede kendimden bir şeyler bulduğum için mi bu kadar etkilendim diye düşünmeden de edemedim...
Before Night Falls'ta ise çok sevdiğim Javier Bardem yine çok iyiydi bence, etkileyici bir performans sergilemiş film boyunca. İçime çok dokundu Reinaldo Arenas'ın hayatı...Özgür yaşamak neden bu kadar zor bu dünyada, bilmiyorum...
Gergedan mevsimi, bu üçlü içindeki en ağır akan filmlerden biriydi bana göre. İzledim, içime de fena halde oturdu yaşananlar ama bu hafta izlediklerim içinde en az sevdiğim film, bu oldu sanırım.
Bu akşam evimizin ortancası ve biricik prensesinin 21.yaşgünü kutlayacağız erken erken. Asıl yaş günü 3 gün sonra ama sınavlar ve sevgili ile kutlama kısıtları nedeniyle bizim payımıza bugün düştü :) Aldık, kabul ettik :) Talep üzerine pastasını dün akşam yaptım, buzdolabında bekliyor, birazdan diğer hazırlıkları da tamamlamak için mutfağa doğru yollanacağım.
Onu tanıdığımda küçücük bir kız çocuğuydu. Büyümesine, değişmesine tanık olmak, hüzünlerine ve mutluluklarına ortak olmak hep çok hoşuma gitti. Bu hayat bana bir de kız çocuğu armağan etti, hem de en iyi yüreklisinden, daha ne isterim :) Canım E.ciğim, ömrün uzun ve şans dolu olsun. Dilediğin her şey gerçekleşsin inşallah...











