Bizim alanın ulusal ve en büyük konferansına en son 2019 haziranında Ankara'da katılmıştım. Sonrakiler salgın nedeniyle çevrim içi gerçekleşmişti, malum. Geçen sene yüz yüze olana ise ablamın hastalığı nedeniyle katılamayınca, bu sene Gaziantep'te yapılan kongreye koşarak gittim diyebilirim :) Gittiğime de değdi doğrusu. Hem Antep şahaneydi, hem de kongre!
Önce bilimsel taraftan haberler: Eşim beyle birlikte yazdığımız bildirimiz oldukça beğenildi, sunduğum oturumda, uzun uzun görüş alışverişi yapıldı üzerinde. Ama kongre ile ilgili asıl güzel olan şey, eski ve yeni bir çok öğrencimle karşılaşmam, onların sevgileri ile şımartılmamdı sanırım. İlk asistanlık zamanından öğrencim olan Z.hoca, İTÜ'de ilk ders verdiğim öğrencilerden Ö.hoca, Doğuş'ta ilk ders verdiğim öğrencilerden M.hocanın yanısıra, 3 yıl önce bölüm başkanları olduğum canım araştırma görevlisi kızlarım ile geçen sene yeni üniversitemde mezun ettiğim ilk yüksek lisans öğrencim O.cuğum ve bu seneki yüksek lisans öğrencim Z.ciğim çevremde "hocam, hocam" diye dolandıkça zevkten dört köşe oldum :) "Emeklilik zamanım gelmiş benim" dedim kendi kendime. Bir çok öğrencim, artık öğrenci yetiştiren hocalar olmuşlar, daha ne...
Şehre gelecek olursak:
Kongreden arta kalan zamanlarda yediğimiz kebaplar da, tatlılar da şahaneydi, kendimizden geçtik diyebilirim.
Zeugma müzesine daha önce gitmiştik ama tabii ki yine gidip, yine hayran kaldık, ayrılmak istemedik.
"Udma, peynir müzesine gidin" dediklerinde doğrusu ya, "o ne, ya" demiştim ama gittikten sonra kimle karşılaşsam, ben de benzer bir tavsiye verdim. Eski bir hamamda, peynirin yapılma serüveninin anlatıldığı bu müze, beklemediğim kadar iyiydi gerçekten. Üzerinde "9000 yıl önce Mezopotamya'da bir çoban, artan sütünü oğlak işkembesinden yaptığı kesesinde saklayıp güneşin altında uyuya kaldı. Bıçakla kesilebilen, lokma ile yenilen, tuzlanıp korunan bir mucizeye uyandı. O günden bugüne süt, binlerce yıl, bin çeşit uykuya yattı, peynir olarak uyandı" yazan etkileyici bir notla başlıyor müze gezisi. Ortam da şahane olunca (Kurtuluş savaşında kullanılan gizli bir geçit de var içinde, kaleye bağlanan), müze iyice güzelleşmiş.
Panorama müzesi de çok etkiledi beni. Müzede bir çok yerde kendimi tutmuştum ama "açlık beyannamesi"ni okurken dağıldım resmen, gözyaşlarımı engelleyemedim. Çok ağladım, çok...
Son gün, kongre gezisi Halfeti ve Rumkale civarınaydı, kaçırmadık tabii ki. Yol tahminimizden uzun sürse de, "iyi ki gitmişiz" dedik. Çok farklı, çok etkileyici bir coğrafya gerçekten.
Ancak akşam dönüşte, 1 saat 40 dakikalık uçak yolculuğunu, fırtına nedeniyle 2 saat 20 dakikada tamamladık. Hayatımda ilk defa korktum. Uçakta da en az 10 akademisyendik, kongreden dönen. Yıllar evvel yaşanan o uçak kazası ve kaybettiğimiz hocalarımız geldi aklıma, daha da tedirgin oldum, Allah biliyor ya... Ama yanımda oturan ve uçakta tanıştığımız D.hoca o kadar korktu ki, onu sakinleştireyim derken, kendimi de sakinleştirdim sanırım. Uçakta bağıranlar, ağlayanlar, Kelime-i Şehadet getirenler, kusanlar, ne ararsanız vardı. D.hocam yolun son 15 dakikasında özellikle, korkudan koluma girdi, elele tutuştuk, öyle tamamladık yolculuğu diyeyim anlayın durumun vahametini!
Geldiğimden beri de ben oradayken sesi kısılan (ve hiç çıkmayan!) oğluş beyle ilgileniyorum. Dilerim yarına biraz da olsa, iyileşmiş kalkar. Kaç yaşında olursa olsun, o hastayken, ben de hasta gibi bir şey oluyorum zira...
Yarın okul var malum, ben biraz ders notlarımı gözden geçireyim ama öncesinde Nazım'ın muhteşem destanından bir bölümü buraya almadan bu yazıyı bitirmek olmaz diye düşünüyorum:
Antep sıcak,
Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Fakat düşmanın topu vardı.
Ve ne çare, kader,
düz ovayı Antepliler
düşmana bırakacaklardı.
«Karayılan» olmazdan önce
umurunda değildi Karayılan'ın
kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
Siperi bir gül fidanıydı onun,
gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
ak bir taşın ardından
kara bir yılan
çıkardı kafasını.
Derisi ışıl ışıl,
gözleri ateşten al,
dili çataldı.
Birden bir kurşun gelip
kafasını aldı.
Hayvan devrildi kaldı.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
kara yılanın encâmını görünce
haykırdı avaz avaz
ömrünün ilk düşüncesini .
«İbret al, deli gönlüm,
demir sandıkta saklansan bulur seni,
ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
fırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olana :
KARAYILAN dediler.
«Karayılan der ki : Harbe oturak,
Kilis yollarından kelle getirek,
nerde düşman varsa orda bitirek,
vurun ha yiğitler namus günüdür...»
Ve biz de bunu böylece duyduk
ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen
Karayılan'ı
ve Anteplileri
ve Antep'i
aynen duyup işittiğimiz gibi
destânımızın birinci bâbına koyduk.
Kaldığımız otel de ayrı güzeldi, avlusunda daha uzun uzun oturmak isterdim...