18 Aralık Pazartesi

 Ayrı şehirlerde evlilik yürütmek sürekli bir şekilde mobil olmak demek, malum :) Bizim düzenimiz, sıra dışı bir şey olmazsa (hafta sonuna denk gelen bir ders ya da bir sağlık problemi) bir hafta sonu İstanbul'da diğer hafta sonu Ankara'da olmak şeklinde. Geçtiğimiz hafta sonu, Ankara'daydı sıra ve bu sefer bana sevgili Y.hemşirem de eşlik etti. Şansına, Ankara'da hava, hem de Aralık ayının ortasında, şurup gibiydi :)

Cuma günü trenden inince A.ciğim bizi karşıladı ve hızlı bir yemek sonrası Y.'nın özel isteği üzerine Anıtkabir'e götürdü. Kaçıncı defa ziyaret ediyorum burayı, bilmiyorum ama yine etkilendim tabii...

Cumartesi günü ise Cumhuriyetin 100.yılı şerefine, Cumhuriyetin kurulduğu mekanlarda dolaşmayı tercih ettik. İş Bankası müzesinden başlayıp, 1.Meclis ve 2.Meclis'i gezdik. Kale civarındaki cafelerden birinde bir şeyler atıştırıp Resim Heykel Müzesine yollandık ve müze kapanana dek de oradan ayrılmadık. Y'm keyiften dört köşe oldu, biz de  Ankara'nın en sevdiğimiz mekanlarında mutlu mesut dolanmış olduk. 

Cumartesi akşam canım A. ve S. da katıldılar bize. Ne zamandır gitmek istediğimiz meyhanede, "lezzetten ağlamak istiyorum" modunda yedik, içtik, güldük, uzaklarda olan diğer BAL'lı dostlarla görüntülü konuştuk ve gece hiç bitmesin istedik :) Dostlarla geçirilen zaman, hele de bizimki gibi yıllanmış dostluklarda söz konusu olan, daha bir leziz oluyor vallahi, kesin bilgi :)

76. Devlet Resim ve Heykel Yarışmasında ödül kazanan ve Resim Heykel'in alt katındaki salonda sergilenen , benim pek beğendiğim, Derya Ülker'a ait eser  

11 Aralık Pazartesi

Bir pazartesi akşamından daha merhaba sevgili blog:)

Sabahın köründe okul yollarına düşüp, toplantı-ders-toplantı-ders şeklinde bir örüntüyle günü kapadıktan sonra eve döndüm hayırlısı ile. Ameliyatlı iken sırt çantası ile yollarda telef olmayayım diye arabayla gidip geldim, ama doğrusu ya, İstanbul'un iyice zıvanadan çıkan trafiği sayesinde araba kullanırken daha çok yoruldum sanırım. Neyse...

Geçen haftanın özetine gelecek olursam:

Raporluydum, evdeydim dolayısıyla. Derslerimi  çevrim içi yaptım, toplantılara çevrim içi katıldım, sınav okudum, yani baya yoğun çalıştım ama yine de evden dışarı çıkmamak iyi geldi :) 

Bu yoğunluk içinde bir akşam  Mubi'de "İnşallah erkek olur"u seyredip çok etkilendim. Bir de A.ciğimle "Love actually"yi seyrettik, yine beğendik, "ah mirim, artık nerede böyle güzel noel filmleri" dedik :P

Cumartesi günü dikişlerimi aldırdıktan sonra F.ve B.hocalara başsağlığı ziyaretine gittik. Dönerken de güzel bir Moda'dan Kadıköy'e yürüdük, ve tabii ki Kadıköy'e inmişken bir Baylan molası verdik. Bazı mekanlar hep çok özel, hep :) 

Pazar günü ise yeni evimizin ilk "ağır" misafirleri geldi: A.'in annesi, ağabeyi, eşi ve kayınvaldesi. Güzel bir pazar günü oldu sayelerinde. 

Akşam onlar gittikten sonra gelen Ö.beyle ise geleneğimizi bozmadık ve Behzat Ç'nin yeni sezon/ bölümünü izledik.

Son 10 günün en güzel tarafı ise, yârimin bana destek amaçlı, iki gün hariç, hep yanı başımda olmasıydı. Emeklilik günlerinin demo versiyonunu yaşadık birlikte böylece :)  

Baylan'ın vitrini beni benden aldı yine :)

4 Aralık Pazartesi


Her gün yazma rutinini, hafta başı yazma rutinine çevirmişken bundan da taviz vermek istemedim ve oturdum bilgisayarımın başına. Televizyonda Cem Adrian ve Hande Mehan "Sen benim şarkılarımsın"ı söylüyorlar (ki yârimi 10 dakika önce geçirmişken Ankara'ya, ruh halime çok uygun bir şarkı bu); elimin altında bilgisayarım; önümde, hayatımdaki güzel insanlardan gelmiş güzel çiçeklerim; yanımda az önce içtiğim hasta çorbamın boş kasesi ile karşınızdayım :)

Geçen hafta iki lisans dersimin ara sınavlarını yapıp, birini de okuduktan sonra, cuma günü evimizin yakınındaki hastanede safra kesesi ameliyatı oldum. A.ciğim ve ablam her daim başımdaydılar; gelenler, gidenler, merak edip arayıp soranlarla bir ordu vardı arkamda, öyle hissettim :) Nazar değmesin, her şey yolunda ve olması gerektiği gibi gerçekleşti. Sadece damar yolu açmaya çalışan hemşireler damarlarımı bulmakta her zamanki gibi zorlandılar ve sol kolum 5 yerinden deşildi, ama olacak o kadar :) Cumartesi öğlen olmadan taburcu oldum ve o andan beri de evdeyim. Bolca dizi izleyip, ziyarete gelenlerle çene çalmaktayım...yazmıştım ki G.cuğum geldi. Çay ve sütlü tatlı eşliğinde bol dertleşmeli, ağlamalı bir hasret giderme seansı gerçekleştirdik kendisiyle, iyi geldi ikimize de :)

Bu hafta raporluyum, yani evdeyim :) Yine online toplantılara katılacağım, bir doktora, bir de lisans dersimi de uzaktan yapacağım (yoksa konular yetişmeyecek), tabii bir de okumam gereken 90 adet sınav kağıdı var ama olsun, evin dışına burnumu uzatmadan, çalışmayı da çok abartmadan dinleneceğim vallahi. Bu molaya ihtiyacım vardı :)



27 Kasım Pazartesi

Salgın zamanında her gün yazarak başladığım blog, Ekmekçikız kadar dirayetli bir insan olmadığım için haftalık haline geldi, neyse buna da şükür :)

Geçen haftaya ailemizin sporcusu E.beyin, Antalya'da gerçekleştirilen Özel Sporcular Türkiye Atletizm Şampiyonasında 100 metrede Türkiye 2.olduğu haberiyle başladık, pek sevindik, gururlandık. TRT spor kendisiyle röportaj yapmış hatta, çok karizmatik ve havalıydı kuzu, kaç kez izledim, bilmiyorum :)

Okulda sınav haftası olduğundan ders yapmadık hiç, ama doktora yeterlilikti, jüri üyeliğiydi, vizeydi derken sırt çantam ve kulaklıklarımla okul yollarındaydım genelde. Yine de ders vermemek iyi geldi, artık eskisine göre daha çok yoruluyorum zira. Geçenlerde bir arkadaş "vitaminlerin üzerinde neden 50+ yazdığını, 51 olunca anladım" demişti, çok gülüp, çok hak verdim kendisine. 50 yaş bir dönüm oldu bende de gerçekten. Daha çabuk yoruluyorum artık, net! 

Cuma gününe, yani öğretmenler gününe, tabii ki biricik ilkokul öğretmenimizi, yani annemizi, kahvaltıya götürerek başladık ablamla. Günün kalanı, genelde mesajlar, telefonlarla, tebrikleşmelerle geçti. Evet, çıkışı yıllar önceki darbeci paşaların fikri olsa da, sevildiğimizi hissettiğimiz, sevdiklerimize onların bizim için önemini söyleyebildiğimiz her gün güzel ve özeldir bence, bu yüzden öğretmenler gününü seviyorum. Hayatıma dokunmuş öğretmenleri arayıp gönüllerini almayı da! Annem ısrarla "sen öğretmen değil, mühendissin" dese de öğretmen olmayı ve aranıp sorulmayı da :) Eski, yeni öğrencilerimden gelen mesajlarla, telefonlarla yüzüm güldü hep, var olsunlar :) 

Annemle ablamı eve bıraktıktan sonra, Ankara'ya yola çıktım. A.ciğim de ders çıkışı gara, beni karşılamaya gelip "sen seversin" diyerek oto sanayinin içinde bir cağ kebapçısına götürdü beni. Lezzetten ağlamak istiyorum diye diye götürdük kebapları, pek güzeldi :)

Cumartesi günü, önce, 3.sınıflarımla, online bir "sınav öncesi soru-yanıt seansı" yaptım (evet, "yoruluyorum" dedikten 5 dakika sonra başıma ek iş çıkarmaya bayılırım :P). Ardından kuzen F. ile kahve seansı yapıp, dertleştik, hasret giderdik. Akşamına ise daha önceden planladığımız üzere canım hemşirem A.ciğim ve sevgili eniştem S. ile birlikte dışarı çıktık. Bol bol yedik ve de içtik. Ankaralılar hafta sonu kendilerini içmeye vuruyorlar anladığım kadarıyla, zira çarşamba gününden rezervasyon yaptırdığımız halde, yer bulmakta zorlanmıştık. Hatta "gidilecek yerler" listemizdeki ilk 2'de yer olmadığından 3.seçeneğimize kalmıştık ama gittiğimiz meyhaneden de ve mezelerinden de ziyadesiyle memnun kaldık.

Pazar günü ise evimizin küçümeni (küçümen dediğimiz bile 19 yaşını doldurdu gerçi) E.beyin yaşgünü kutlaması vardı. A.ciğimin lise-üniversite arkadaşı M. ve eşi D.de geldiler, güzel bir kahvaltı sonrası E.'nin tek sevdiği pasta olan ve benim cumartesiden yapıp dolaba kaldırdığım mozaik pasta eşliğinde kutlamalar gerçekleştirdik. E.ciğim ilk kez yaş günü pastasını sadece seçmeyip, hapır hupur yedi de böylece, çok mutlu oldum :) Nice yaşları olsun inşallah, sağlıkla, mutlulukla, başarıyla dolu...

Bu da yârimle yazdan kalan bir fotoğrafımızın yapay zeka ile anime karakterlere dönüştürülmüş hali. Pek sevdim  :)


18 Kasım Cumartesi

Üniversitede öğrencisiyken sınav haftasından nefret ederim, hoca olunca pek sevdim. Ders yok, bir nevi tatil zira :P Tatil dediğime bakmayın, yine okula gideceğim ama olsun, ders anlatmak için değil, toplantılara katılmak ve sınav yapmak için! Tabii o sınavları okumak var sonrasında, ama neyse, şimdi onu düşünmeyeyim :P

Dün BAL'dan canım hemşirem Y.cığımın yaşgünüydü. Anneciği de burada olduğundan dışarda bir şeyler yapmak daha zor, bir de üstelik cuma günleri onun yoğun ders günü, çok yorgun oluyor, o yüzden "bana gelin yemeğe" demiştim. Sabah anne-kız kuaföre gittik önce, gelince bir iki okul işi sonrası keyifle yaşgünü sofrasını hazırladım, arkadaşımın hediyesini aldım falan. Akşam pek neşeliydik, annem, oğlum, Y'cım ve annesi ile. Arayan soranlar, ortak lise arkadaşlarımızla whatsapp üzerinden görüntülü sohbetler derken akşamın sonuna yaklaşırken, H.teyze fenalaşmaz mı? Oy oy oy...Hemen Göztepe Şehir Hastanesinin aciline gittik apar topar ve bir dizi tahlil, serum, görüntülüme, konsültasyon sonucu "ne olduğunu anlamadık ama şu anda durumu iyi ve bir terslik görünmüyor" cümlesini duyarak hastaneden çıktığımızda sabah 5'i geçiyordu. Ne diyelim, Allah beterinden saklasın ve bir de tüm sağlık personeline güç kuvvet versin. İşleri çok zor gerçekten.

Günün güzel haberi ise şu: evdeki yersizlikten pencere önüne, yani dışarıya koyduğum yılbaşı çiçeği tomurcuklandı, çiçek açacak yakın zamanda. Ne kadar sevindim anlatamam. Yeni evde "yer yadırgama" problemini aşıp, açan ilk çiçek olarak gönlümde ayrı bir yeri olacak :)


Fotoğraf geçen haftaki Antep gezisinden. Beni çok etkileyen Udma Peynir müzesinden...

13 Kasım Pazartesi

Her lise grubunun bir dinamiği var. Misal benim KAL grubu hep eşsiz (eşler olmadan anlamında :P) buluşuruz. Bir iki defa sevdiceklerimizin de geldiği olmuştu yemeklere, ama ı-ıh, o ruh (lisedeymişiz gibi olma ruhu) yakalanamadı o buluşmalarda. Biz de karar alıp bir daha "tekil" gelme kararı aldık tüm yemeklere. Bu kararımızdan da son derece memnunuz, en absürt şeylere dakikalarca "anırarak" gülebiliyor, onun karısı/bunun kocası şu anıda bahsedilen kişiyi kıskanacak mı, kinlenecek mi, surat asacak mı diye dertlenmeden konuşuyor, eski anıları bininci defa gündeme getirip, gülüp eğlenebiliyoruz. Zaten yılda 2-3'ü de geçmiyor buluşmalarımız, böyle iyiyiz :). 

Oysa BAL grubu öyle değil. Zira BAL'lılarla yılda 2-3 değil sık sık buluşuyoruz, bir nevi "aile" gibi bir şeyiz, şükürler olsun. O yüzden eşler de o ailenin doğal fertleri. Kimisi "en bal enişte" kategorisinde birinci, kimi "gelin"likten "kız kardeş"liğe geçeli bin yıl falan oldu, dolayısıyla orada tüm buluşmalar hep birlikte. 

A.ciğimin de lise grubu, yazları büyük bir "dönem" buluşması yapar mutlaka, o yemeğe hayatta gitmem, zira orada tanımadığım, beni tanımayan bir çok kişi var ve yılda bir yapılan yemekte benim ne işim var diye düşünürüm ama lisenin Ankara grubu ile sıklıkla buluştuğumuzdan (orada "gelin" olan benim tabii), benim BAL grubuma benzer bir durum var. Nitekim bu hafta sonu da öyle bir buluşma hafta sonusuydu ve eş kontenjanından ben de aralarındaydım. Önce "ben gelmeyeyim, kendi kendinize olun" diye nazlansam da, yoğun ısrarlara dayanamayarak ve "fahri Bergama Liseli" ünvanımın bana verdiği yetkiye dayanarak katıldım aralarına :) Şehir dışından gelenlerle büyüyen grupla (ki biri bizim nikah şahidimiz, diğeri de eski mahalle komşumdu) hem mini bir Ankara turu yaptık hem de yedik içtik eğlendik, pek güzeldi. Hafta sonunun teması "Cumhuriyetin 100.yılında Ankara buluşması" olduğundan ve 10 Kasım haftasına  denk geldiğinden Etnografya Müzesi önünde buluşup önce Atamızı andık, ardından da Resim ve Heykel Müzesine gittik. Ben yine müzeden çıkmak istemedim, tahmin edilebileceği üzere. Ardından şehir dışından gelenlerin teklifiyle Anadolu Medeniyetleri Müzesi ziyaretimizi de gerçekleştirdik, ki zaten çıkışta hepimiz baya bir yorulmuştuk. Sadece kültürel faaliyetleri yazdığıma bakmayın. Aralarda içilen kahveler, yenen köfteler sonrasında akşam da şahane bir masada yedik, içtik, eğlendik. Ben kendime "grubun resmi fotoğrafçısı" görevini verdim ve 40 yıllık arkadaşların grup olarak, tek tek, farklı kombinasyonlarla fotoğraflarını çekip bu 100.yıl buluşmasını ölümsüzleştirme görevini üstlendim. Pazar sabah da bizim evde büyük bir pazar sabahı kahvaltısı yaptık hep birlikte, ki kahvaltı, hele de dostlarla birlikteyse en sevdiğim şeydir :) Bir de üstüne S.ciğim fal bakıp enteresan kehanetlerde bulundu. E daha ne olsun :)

Hayat hep arkadaşlarla, gülüş ahenk geçse ne güzel olurdu tabii ama pazartesi günleri 2 ders vererek haftaya başlayıp hayatın gerçekleriyle yüzleşiyorum malum :)

Sadece içindeki eserler değil, müzenin kendisi de bir sanat eseri gibi geliyor bana hep...


5 Kasım Pazar

Bizim alanın ulusal ve en büyük konferansına en son 2019 haziranında Ankara'da katılmıştım. Sonrakiler salgın nedeniyle çevrim içi gerçekleşmişti, malum. Geçen sene yüz yüze olana ise ablamın hastalığı nedeniyle katılamayınca, bu sene Gaziantep'te yapılan kongreye koşarak gittim diyebilirim :) Gittiğime de değdi doğrusu. Hem Antep şahaneydi, hem de kongre!

Önce bilimsel taraftan haberler: Eşim beyle birlikte yazdığımız bildirimiz oldukça beğenildi, sunduğum oturumda, uzun uzun görüş alışverişi yapıldı üzerinde. Ama kongre ile ilgili asıl güzel olan şey, eski ve yeni bir çok öğrencimle karşılaşmam, onların sevgileri ile şımartılmamdı sanırım. İlk asistanlık zamanından öğrencim olan Z.hoca, İTÜ'de ilk ders verdiğim öğrencilerden Ö.hoca, Doğuş'ta ilk ders verdiğim öğrencilerden M.hocanın yanısıra, 3 yıl önce bölüm başkanları olduğum canım araştırma görevlisi kızlarım ile geçen sene yeni üniversitemde mezun ettiğim ilk yüksek lisans öğrencim O.cuğum ve bu seneki yüksek lisans öğrencim Z.ciğim çevremde "hocam, hocam" diye dolandıkça zevkten dört köşe oldum :) "Emeklilik zamanım gelmiş benim" dedim kendi kendime. Bir çok öğrencim, artık öğrenci yetiştiren hocalar olmuşlar, daha ne...

Şehre gelecek olursak: 

Kongreden arta kalan zamanlarda yediğimiz kebaplar da, tatlılar da şahaneydi, kendimizden geçtik diyebilirim.

Zeugma müzesine daha önce gitmiştik ama tabii ki yine gidip, yine hayran kaldık, ayrılmak istemedik. 

"Udma, peynir müzesine gidin" dediklerinde doğrusu ya, "o ne, ya" demiştim ama gittikten sonra kimle karşılaşsam, ben de benzer bir tavsiye verdim. Eski bir hamamda, peynirin yapılma serüveninin anlatıldığı bu müze, beklemediğim kadar iyiydi gerçekten. Üzerinde "9000 yıl önce Mezopotamya'da bir çoban, artan sütünü oğlak işkembesinden yaptığı kesesinde saklayıp güneşin altında uyuya kaldı. Bıçakla kesilebilen, lokma ile yenilen, tuzlanıp korunan bir mucizeye uyandı. O günden bugüne süt, binlerce yıl, bin çeşit uykuya yattı, peynir olarak uyandı" yazan etkileyici bir notla başlıyor müze gezisi. Ortam da şahane olunca (Kurtuluş savaşında kullanılan gizli bir geçit de var içinde, kaleye bağlanan), müze iyice güzelleşmiş. 

Panorama müzesi de çok etkiledi beni. Müzede bir çok yerde kendimi tutmuştum ama "açlık beyannamesi"ni okurken dağıldım resmen, gözyaşlarımı engelleyemedim. Çok ağladım, çok...

Son gün, kongre gezisi Halfeti ve Rumkale civarınaydı, kaçırmadık tabii ki. Yol tahminimizden uzun sürse de, "iyi ki gitmişiz" dedik. Çok farklı, çok etkileyici bir coğrafya gerçekten. 

Ancak akşam dönüşte, 1 saat 40 dakikalık uçak yolculuğunu, fırtına nedeniyle 2 saat 20 dakikada tamamladık. Hayatımda ilk defa korktum. Uçakta da en az 10 akademisyendik, kongreden dönen. Yıllar evvel yaşanan o uçak kazası ve kaybettiğimiz hocalarımız geldi aklıma, daha da tedirgin oldum, Allah biliyor ya... Ama yanımda oturan ve uçakta tanıştığımız D.hoca o kadar korktu ki, onu sakinleştireyim derken, kendimi de sakinleştirdim sanırım. Uçakta bağıranlar, ağlayanlar, Kelime-i Şehadet getirenler, kusanlar, ne ararsanız vardı. D.hocam yolun son 15 dakikasında özellikle, korkudan koluma girdi, elele tutuştuk, öyle tamamladık yolculuğu diyeyim anlayın durumun vahametini!

Geldiğimden beri de ben oradayken sesi kısılan (ve hiç çıkmayan!) oğluş beyle ilgileniyorum. Dilerim yarına biraz da olsa, iyileşmiş kalkar. Kaç yaşında olursa olsun, o hastayken, ben de hasta gibi bir şey oluyorum zira...

Yarın okul var malum, ben biraz ders notlarımı gözden geçireyim ama öncesinde Nazım'ın muhteşem destanından bir bölümü buraya almadan bu yazıyı bitirmek olmaz diye düşünüyorum:

Antep sıcak,

              Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Fakat düşmanın topu vardı.
Ve ne çare, kader,
                  düz ovayı Antepliler
                                     düşmana bırakacaklardı.

«Karayılan» olmazdan önce
                     umurunda değildi Karayılan'ın
                     kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

Siperi bir gül fidanıydı onun,
gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
              ak bir taşın ardından
                             kara bir yılan
                                          çıkardı kafasını.
Derisi ışıl ışıl,
             gözleri ateşten al,
                              dili çataldı.
Birden bir kurşun gelip
                      kafasını aldı.
Hayvan devrildi kaldı.

Karayılan
        Karayılan olmazdan önce
kara yılanın encâmını görünce
haykırdı avaz avaz
            ömrünün ilk düşüncesini .
    «İbret al, deli gönlüm,
      demir sandıkta saklansan bulur seni,
      ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
fırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
                     seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olana :
                                KARAYILAN dediler.

«Karayılan der ki : Harbe oturak,
  Kilis yollarından kelle getirek,
  nerde düşman varsa orda bitirek,
  vurun ha yiğitler namus günüdür...»

Ve biz de bunu böylece duyduk
ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen
                                          Karayılan'ı
                                          ve Anteplileri
                                          ve Antep'i
                     aynen duyup işittiğimiz gibi
                     destânımızın birinci bâbına koyduk.

Kaldığımız otel de ayrı güzeldi, avlusunda daha uzun uzun oturmak isterdim...  

30 Ekim Pazartesi

Dün sabah O.bey kutlamalar için evden çıkınca, ben de oturup çalıştım. Pazar günü, hem de bir bayram günü çalışmamı, kendi kendime "Atam da bayramı çalışarak kutlamamı isterdi bence" diyerek, hatta bunu yüksek sesle dile getirerek (evde yalnız olmanın faydalarından biri, kendi kendine konuşma özgürlüğüdür bence :P)  normalleştirmeye çalıştım :)

Bu hafta gideceğim kongrede iki bildirim var, onların sunumunu hazırlamaktı bu çalışkanlığın nedeni. İşleri yoluna sokunca akşamüstü olmuştu bile, ben de gönül rahatlığıyla, ablam ve canım Ekmekçim ile buluştum.  AKM'deki Cumhuriyet Konseri tam da bayramın olması gereken coşkusuna yaraşan bir şekilde gerçekleşti, zevkten kendimden geçtim, diyebilirim :) Hele sonunda dinleyicilerin yaptığı ikinci bis yaşanır anlatılmaz bir deneyimdi :) Şef, İbrahim Yazıcı ise, ona neden hayran olduğumu bir kez daha hatırlatmış oldu bana :)

Dün akşam, beklenmedik bir şekilde ilk-orta-liseler için tatil kararı açıklansa da üniversiteler açık malum, ben de gidip dersimi yaptım. Durgun ve suskun ders dinleyen öğrencilerimi "bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci yüzyılının ilk günü, hadi kendinize gelin, enerjik olun biraz, soru sorun, katılım gösterin" diyerek gaza getirmeye çalıştım ama ne kadar başarılı olduğum tartışılır! Murathan Mungan'ı andım kendi kendime: "bazı gençler ne kadar yaşlı"... Sonra da bölümdeki bir iki imza işimi halledip eve döndüm. Geldiğimden beri mutfaktayım. Yarın evde kendimi akademiye adayabilmek için akşamımı yemek yaparak geçirmeyi uygun buldum! Zira sonrasında, (benim kongrede olduğum zamanlarda) oğluş beyin yemekleri hazır olsun istedim. Artık yeter ama! Biraz dinlenmek istiyorum izninizle :)

En sevdiğim, beni en çok etkileyen Muammer Sun bestelerinden biri, "Bozkırın Sesi"dir. Dün gece çektiğim bu fotoğraf da bu eserin icrası sırasındaydı.

28 Ekim Cumartesi

Bilen bilir, fiziksel acı eşiğim bir hayli yüksektir. Bunun aksine, duygusal konularda hemen ağlayabilirim. Bir şeye çok sevindiğimde de, çok üzüldüğümde de gözyaşlarım akmaya hazırdır ...Bu hafta o yüzden, gözlerim sürekli doluyor. Bir marş, bir fotoğraf, bir söz, bir yazı yetiyor boğazıma o yumrunun gelip oturması için. 100.yıla böyle girmek istemezdim. Utanç içinde. Kızgın. Üzgün... Ece Temelkuran, gazete Oksijen'de çok güzel tanımlamış bu halimizi: "Türkiye Cumhuriyeti 100.yılında sessiz bir çöküş yaşıyor...Bu yüzden pek çok yurttaşa 100.yıl, bir kutlamadan ziyade sessiz bir yas gibi geliyor" diyerek...Öyle işte..

Yine de bugün çok önemli bir gün yahu! Düşündükçe gözlerim yaşarıyor. Paşamın "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz" demesinin üzerinden 100 yıl geçti, 100 koca yıl...Coşkuyla, gururla, mutlulukla, şenliklerle kutlayacağımız günler de gelecek elbet. Umudum sınır tutmaz...

Zaman makinam olmasını ve Atamla tanışmayı çok isterdim. Sanal bir gerçeklik de olsa bu fotoğraf o kadar heyecan verici ki benim için. Minnettarım Paşam. Nurlarda uyu...Her zaman şükranla anacağım seni, bu ülke için yaptıklarını...

23 Ekim Pazartesi

Okul çok yoğun bu ara. Dersler, tez sunumları, toplantılar derken günler nasıl başlıyor, nasıl bitiyor anlamıyorum gerçekten. Geçen haftanın koşturmacasını, cuma sabahı oğlumu okula geçirdikten sonra, arabaya atlayıp Ankara'ya doğru yola çıkarak tamamladım :) Sezgin Kaymaz'ın Bakele'si yolda bana eşlik etti. Seviyorum Kaymaz'ın tarzını da, onun kitaplarını seslendiren Emre Melemez'in okuyuşunu da :)

Yârime kavuşunca, hayat sakinledi, güzelleşti, hep olduğu gibi :) "Bir kuş olsa mavilik derdi buna " demiş ya Cansever, öyle gerçekten :) 

Birlikte yürüyüşler yaptık (Ankara'nın sonbahar renklerine vurgunum), dizi izlerken yeriz diye evdeki çürüyeyazan muzlardan "banana bread" yapıp çok beğendik (yanlış anlamayın, diziyi değil, banana bread'i beğendik. Çağan Irmak'ın Yaratılan"ı söz konusu dizi ve genelde beğenmiş insanlar ama bizi pek sarmadı. Ancak şu var ki Erkan Kolçak Köstendil açık ara çok iyi diğer oyunculara göre. Taner Ölmez'i mesela, beğenirim aslında ama Mucize Doktor'daki şaşkın hallerinin devamını burada da görmek, baydı biraz beni doğrusu. Bir de tamam, fantastik bir dizi ama yine de bir mantık arıyorum demek ki ben, ve evet bulamadığım zamanlar çoktu :P), misafir ağırladık (E.beyin koşu antrenörü ile eşini yemeğe davet etmiştik cumartesi akşam), yeni makale projelerimiz hakkında konuştuk (tam konuşurken, bir öncekine kabul geldiğini öğrenip sevindik) derken pazar günü öğlen saatleri oldu bile. Ben de çok geç vakte kalmadan İstanbul'a doğru yola çıktım. Malum, bugün iki dersle hızlı bir giriş yapıyorum haftaya :)

Okula gidip gelirken Murathan Mungan'ın 995 km'sini okudum bugün. Çıktığında almış ama bir türlü oturup okuyacak vakit yaratamamıştım. Marmaray'da geçirdiğim uzuuuuun yolculuk saatlerimi bugün kitap dinleyerek değil, kitap okuyarak geçirmek üzere yanıma aldım, okudum da baya. Çok beğendim doğrusu. "Öğretmek için değil, hatırlatmak için yazdım" demiş Mungan bu romanı için. Hatırlamak çok can yakıcı oluyor bazen ama elimden de bırakmak gelmedi içimden, o yüzden şu yazıyı yayınlayıp başına oturacağım yine. Bir de "Türkiye'nin doğusu ile batısının hatırladığı şeyler aynı değil” demiş Murathan Mungan. Sadece bu cümle bile yüreğimi dağlamaya yetti. Bu da böylece bir gerçek, kendi halinde...

Kampüsten manzaralar...

 

16 Ekim Pazartesi

Yoğun geçen bir haftanın cumasında A.ciğim gelince hafta sonumuzu kendimize ayırmaya karar verdik, çok da iyi ettik :)

Cumartesi sabah, önce, ABD'deki torun kucaklama seansından ülkemize gelirken havalimanında ayağını kıran hocamızı ziyarete gittik. Neyse ki ameliyatı iyi geçmiş, acıları da hafiflemişti gördüğümüzde. 

Ardından mini bir İstanbul turu attık. Önce Salt Galata'daki "Başka Kayda Rastlanmadı: Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi" adlı sergiye gittik. Beni sanırım en çok ansiklopedideki çizimler çekti  ama hakkını yiyemem, ansiklopedi arşivi,sadece G harfine kadar gelmiş olmasına rağmen, insanı hayrete düşürüyor. Sergide dikkatimi çeken bir diğer şey de, etraftaki gençlerin çokluğu ama bir çoğunun sergiden çok verdikleri pozlara odaklanmalarıydı.

Salt'tan ayrılıp ne zamandır gitmek istediğimiz İstanbul Modern'e doğru yollandık bir süre sonra. Galataport'un güvenliğinden geçmek zorunda kalmaktan hiç hoşlanmadım müzeye giderken. Ama müzede gezerken sinir falan kalmadı, pamuk gibi oldum :) Seyir terasındaki martıların yanından, kalıcı sergideki çoğuna geçmiş zamanlardan aşina olduğum eserlerin, geçici sergi "Yüzen Adalar"dakilerin ya da Nuri Bilge'nin fotoğraf sergisindeki fotoğrafların önünden ayrılmak istemedim. Ayrılırken ise, aklımız bir adım ötedeki Resim Heykel Müzesinde kalsa da hem yorulmuş hem de acıkmış olduğumuzdan yönümüzü Karaköy'e oradan da Üsküdar üzerinden evimize çevirdik.  

Pazar günü kahvaltı sonrası A.ciğim "adaya gitsek ya" deyince, (ki bizim evde "adaya gidelim" demek "Burgazadaya gidelim" demektir aslında), aklım geçenlerde kız kardeşiyle Kınalıada'ya giden Leylak Dalı öğretmenimin yediği Şu pasta'da kaldığından, "hadi bu sefer değişiklik yapıp Kınalı'ya gidelim" dedim :) İyi ki de öyle yapmışız. Hem ada hem de Bahar pastanesinin tatlıları muhteşemdi. "Hatırla Sevgili"de Necdetlerin pastanesinin bu Bahar pastanesinden ilham alarak oluşturulmuş olma olasılığından konuştuk bir süre. Teşvikiye'de bizim üniversitenin yakınlarındaki şubesi de, belki, dizide konu edildiği üzere, sonra açılmış bir şubedir dedik, kimbilir...

 Bugün okul günüydü malum. Sabah yârimi Ankara'ya yolcu edip kuzucuklarıma ilim irfan aktarmak (!) üzere yollara düştüm. Hava da" yağsam mı yoksa yağmayıp atıştırsam ve şemsiye açmaya üşenenleri yavaş yavaş yağıp ıslatsam mı" modundaydı. Ama 6 saat dersten sonra, hem de Armağan Çağlayan-Murathan Mungan söyleşisini dinlerken hiç bir şey keyfimi kaçıramazdı tabii :)

Adalar'a ne zaman gitsem kendimi hep çok şanslı hissederim. İstanbul'un bu kadar içinde ama bu kadar kalabalıktan ve keşmekeşten uzak başka bir mekan var mıdır acaba?


9 Ekim Pazartesi

Taşınma muhabbetimden sıkıldınız biliyorum, ama vallahi ben de sıkıldım. Ne bitmez tükenmez işmiş yahu. Tam, "tamam artık, bitti" diyorum bir iş çıkıyor, bir parça eksik gelmiş oluyor, bir cihaz olması gerektiği gibi çalışmıyor derken ustalarla teşrik-i mesaim bitmiyor, bitemiyor! Yine de, bu hafta sonu Ankara'daki kolileri de açıp yerleştirince , zarif eşimin deyimiyle işlerin %99.4'ü bitti ama işte o kalan %0.6'lık kısım ne zaman tamamlanır bilinmez :) Ne diyelim, geç olsun, güç olmasın :) 

Pazar sabahı Eymir gölüne gittik arkadaşlarla, kahvaltıya. Hem kahvaltı, hem sohbet, hem de hava çok güzeldi, iyi oldu. Hepimizin ihtiyacı vardı böyle bir buluşmaya, dinlenmeye. Zira malum, bu ara dünya gündemi yine çok can yakıcı, acıtıcı...

Bugünse, sabahki doktora dersim de, öğleden sonraki lisanslara yöneylem araştırması dersim de çok güzel geçti. Okula giderken geri geri giden ayaklarım, nasıl oluyor da saat akşamüstü 5'te neredeyse hoplayacak kadar enerji doluyor bilemiyorum doğrusu. Ben de az çatlak bir kişilik değilim, farkındayım! 

Yolda gidip gelirken Mahir Ünsal Eriş'in "Dünya Bu Kadar"ını dinliyorum şu sıra. Kurgunun güzelliğine mi Tilbe Saran'ın seslendirmesine mi daha çok hayran kaldım bilmiyorum ama çok beğendim, orası net!

Bu radyo annemle, rahmetli babamın evlerine taksitle aldıkları ilk eşyaymış 1964 yılında. Aylık 50 lira taksitle 350 liraya almışlar. Annem "yer yok, atacağım bunu" deyince, ben almıştım himayeme yıllar önce. Bu sefer ben taşınırken ve hiç bir şeye yer bulamazken, benzer bir şekilde "atacağım ben bunu" deyince bu sefer de A.ciğim el koydu olaya. Radyomuz artık Ankara'da, lojmanda, kütüphanemizin ortasında, güvenli bir köşede duruyor :) 


1 Ekim Pazar

 Her şeyden biraz biraz, ortaya karışık bir yazıya daha hazırsanız başlayalım:

  • Tam "artık eve yerleştim" diyorum, bir şey daha çıkıyor yapılacak, alınacak, verilecek, teslim edilecek...Yine de işin %95'i bitti diyebilirim gönül rahatlığıyla. Bugün ilk temizliği bile yaptım. İyi yani şu: ev o kadar küçük ki elektrik süpürgesinin fişini orta bir yere takınca tüm evi temizleyebiliyorsun :) Ayrıca evin temizliği (tabii cam ve halı silinmesi hariç, onları yapamam ben zaten) 1 saati geçmiyor :)
  • Cuma günü sabahtan Y.hemşiremin kediciği Topaç hanımın ameliyatı vardı. Birlikte götürdük veterinere, bekledik, narkozdan ayılırken kendini telef etmesin diye oyalamaya çalıştık...Bir kez daha anladım ki Miço'yu ne kadar özlersem özleyeyim, bir kedi çocuğun daha sorumluluğunu üstlenmeye, acısıyla sınanmaya hazır değilim. Topaç hanımcığım da inşallah tez zamanda iyileşsin.
  • Cuma akşam Kalamış Todori'deydik, KAL'dan 12 arkadaş. Yine yanaklarıma ağrılar girdi gülmekten. Birlikte büyüdüğün dostlarınla bir sofrada yiyip içmenin keyfi, çok az şeyde var şu hayatta bence.  
  • Cumartesi günü kiralık evde kalan eşyaların Ankara'ya gitmek üzere toparlanıp kamyona yüklenme süreci vardı, neyse ki kazasız belasız, halloldu. Bugün de lojmana yerleştirildi bile. Hafta sonu gidip büfenin içlerini yerleştirme işini de hallettim mi süper olacak.
  • KAL'a 11 yaşında başladığımda ilk gün tanışmıştım D.cığımla. Sıra arkadaşı olduk, biz İzmir'e taşınana dek. Ama ne İzmir-İstanbul aramıza mesafe sokabildi, ne de farklı üniversitelerde okumak! Bu sene, eylül ortası olan yaş gününü kutlamak için İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin açılış gecesi konserine bilet almıştım önceden. Bu yüzden dün, eski zamanlardaki gibi, sanki üniversiteye gidiyormuşuz da hafta sonu buluşmuşuz gibi AKM'nin önünde buluştuk, heyecanlıydık ikimiz de. Beyoğlu Kültür Yolu etkinlikleri kapsamında da şenlenmişti AKM, önce biraz gezindik, bir şeyler yedikten sonra da İbrahim Yazıcı şefliğindeki orkestra ve İ.D.O.B.'nin birbirinden değerli opera sanatçıları, balerinleri, baletleri, ezcümle tüm sanatçıları ile muhteşem bir gece yaşadık.
  • Bugün artık ana-oğul evdeyiz. Yağmurlu ve hafif karanlık bir İstanbul'u özlemişiz ikimiz de. Keyfimiz yerinde. Yarın okul başlıyor sonunda. Bu dönem O.bey artık İstanbul'da farklı bir üniversitede. Yazın yaptığı yatay geçişle birlikte yine anne-oğul günleri başlayacak yani. Dilerim bu dönem ikimiz için de şahane geçsin. 
Fotoğraf, dün geceden. Giydirdiğim müzik de kapanış şarkısıydı. Biz tabii Pavarotti'den dinlemedik ama olsun, bu da benim size kıyağım olsun :P