16 Temmuz / Cumartesi

Son yazının üzerinden tam 1 hafta geçmiş. Neler oldu bu bir haftada, bir özet geçeyim o halde:

Bayramın ilk günü oğlumla birlikte annemlerleydik her zamanki gibi. Kahvaltı sonrası babamı ziyaret ettik, onun dışında evde telefon görüşmeleri ve yiyip içme ile geçti. Bir yandan salgın, diğer yandan Ş.cuğumun tedavisi derken sakin bir bayram günü, iyi geldi hepimize.

Bayramın ikinci günü akşama doğru zarif eşim Ankara'dan evimize intikal etti, e tabii asıl o zaman "evde bir bayram havası" durumu oldu benim için :) 

Sonraki günler birbirine benzer geçti. Gün içinde annemi ve ablamı yalnız bırakmadık. Bir gün evde, bir gün Fenerbahçe'de kahvaltıda, bir gün akşamüstü dondurmacı ziyaretinde, bir gün apartmanın bahçesindeki kamelyada çay keyfinde birlikteydik. Akşamlarda ise elele uzuuuun yürüyüşler yaptık sahilde. Konuşacak konumuz bitmez bizim, çan çan çene yaparak yürürken de, mesafeleri abarttık sonra da eve yorgunluktan sürünerek döndük genel olarak :P Bir de dolunay vardı ki çarşamba, seyretmeye doyamadık. Cuma akşamı ise Bostancı'ya kadar yürüyüp, kalkan motorda bulduk kendimizi ve adamıza geçtik. Kalpazankaya'ya kadar yürüdük, bira-cips keyfi yapıp yine yürüye yürüye, şarkılar mırıldana mırıldana eve döndük. Gecenin sürprizi, kenarından biraz yenmiş olsa da yine çok güzel bir dolunayın bize eşlik etmesiydi.

"Sayılı gün çabuk geçer" demişler, nitekim geçti bitti ve A.ciğim bu sabah Ankara'ya döndü. Onu yolculadıktan sonra kendimi çamaşır yıkama ve ev temizliğine adadım. Öğlen de annem, oğluş, ben ve ablam hastaneye gidip aşılarımızı olduk. (Ablam henüz olmadı gerçi, doktor "mutlaka olacaksınız" dedi ama kemoların arasında daha makul bir gün bulacaklar ona. O yüzden biz üçlü olarak aşılandık) Şifa olsun aşılar, hastalık hepimizden, tüm sevdiklerimizden uzak dursun dilerim... 

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı, her ada gezimizin olmazsa olmazı, "gün olur" tabii ki :)


8 Temmuz / Cuma

Ablam ikinci 3 aylık tedavi sürecine başladı dün. Kardeş kardeş gittik sabah hastaneye, önce kardiyolog muayenesinden geçti Ş.cuğum. (Ben de onunla giriyorum doktorların yanına çünkü sanırım heyecandan, bazen denilenleri unutuyor ablam muayene sonrasında. Zaten heyecandan ellerinden ter damlıyor, o derece stresli oluyor, o yüzden de yanında olmak hem ona hem bana iyi geliyor.) Allahım ne tatlı bir doktordu, sarılıp öpesim geldi kendisini. O kadar yumuşak yumuşak, o kadar içtenlikle konuştu ablamla ve muayene etti ki müteşekkirim kendisine. Çıkarken "yan dalınız psikoloji miydi" demeden edemedim :)  

Kardiyolog sonrası kemo ünitesine girdik,  doktor görüşmesinde yine yanındaydım, sonra çıktım ve 4 saatlik bekleyiş başladı...Bir süre hastane civarında yürüdüm, genelde de kafeteryada oturup kahve eşliğinde "Rağmen"i okudum. (Bazı öyküler ağlattı beni. Neyse ki hastanelerde ağlayan insanlar pek yadırganmıyor!) Allaha şükür ki doktorun "alerjik reaksiyona neden olabilir" dediği yeni ilaçlar bir sorun çıkarmadı Ş.'ya.  

Biz ablamla hastanedeyken de O.bey anneannesiyle pazar alışverişine çıktı, arada bize pazarcılarla annemin arasında geçen anekdotları yazıp güldürdü :)

Bugünse sabahtan biraz çalışıp, öğlene doğru annemlere gittim. Ablam bugün de iyiydi şükürler olsun ve nazar değmesin. Bu yeni süreçte iç bulantısı beklenmiyor. Dilerim beklenen alerjik reaksiyonlar da hiç olmaz da böyle böyle geçer 3 ay :) Öğleden sonra da hem ikinci 3.ayın güzel başlayışını kutlamak hem de bayram öncesi zamlı yatan maaşımı ıslatmak için evin yakınlarındaki Akçaabat köftecisine gidip kendimizi memleketimizin lezzetlerine (muhlama ve mısır ekmeği dahil) vurduk, lezizdi vallahi :) (Bu arada zam dediğime bakmayın, 6-7 yıl öncesindeki alım gücümün yanına bile yaklaşamıyorum an itibariyle!) Ablam iyi olunca annem de pek neşeliydi. Eski, çok eski, babamlı zamanlardaki gibi bize sürekli bir şeyler anlatıp, taklitler yaptı ve güldürdü baya. 

Akşam da O.beyle biraz sohbet, biraz siyaset derken 1 saate yakın yürümüşüz anne-oğul. Güzel oldu.

Yarın bayram. Benim için bayram sabahları Barış Manço ile başlar. Yine öyle olacak :) 

Hepimize sağlık ve mutluluk getirsin bu bayram ve dilerim ülkemdeki herkesin daha vicdanlı, daha merhametli, daha adaletli, birbirine karşı daha saygılı olacağı umut dolu güzel günlere yaklaştırsın bizi...

Güne yakışan şiir ise Can Baba'dan gelsin, ruhumuz hafiflesin :)

Bir fasulye çimleniyordu 
Çiseledikçe yağmur. 
Koştum vardım ki yanına 
Anlasın ne nimet olduğunu 
Sen git yerine! dedi Ayşa Kadın 
Böyle kibar erkeyin ayağ’na 
Ben kendi ayağ’mnan gelirim 

Bu muhabbeti görünce uzaktan 
Kıpkırmızı oldu biberiye 

Bayram nedir ki dedim kendi kendime
Bayram bir ömürdür ben gibi bir deliye
Bu sene sukulentlerim şenlik gibiler. Ben de kendilerinden yeni ve şirin yavrular çoğaltıyorum :)

5 Temmuz / Salı

Yılın en sevdiğim günlerinden biridir "mezuniyet töreni günü". Sanki ben ya da çocuğum mezun oluyormuş gibi heyecanlanır, mutlu olurum. (Biz mezun olurken öyle cübbe giymek, kep takmak falan yoktu (şimdi anaokulundan bile kep-cübbe ile mezun oluyor (!) minnaklar), törenler de çok sıradan olurdu. Benim kendimi gerçekten "mezun" hissettiğim tek tören, bu yüzden belki de, doktora töreniydi ). Bugün de salgın sonrası ilk defa bir mezuniyet törenindeydim. Hem de bölüm başkanım ve yardımcımız farklı hastalıklardan yatağa düşüp törene katılamadıklarından, bu üniversitede ilk ders verdiğim sınıf mezun olurken, bölüm adına konuşma yapmak bana kaldı! 

Tören öncesi ve sonrasında kuzucuklarımla fotoğraf çektirmek, onların ve ailelerinin heyecanına ortak olmak bana iyi geliyor doğrusu. Yine öyle oldu. Yolları açık olsun hepsinin...

Eve gelince kendimi yatağa atıp uyudum bir süre, yorulmuşum topuklu ayakkabılarla gezinmekten (kendimce topuklu tabii, bizim kız öğrencilerinin ayaklarındakiler gibi değil zinhar, onların üzerinde bile duramam ben :P). Kalkınca da çayımı demledim, oh mis :)

Bu ara elimde "Rağmen" var, yazarlarının tümünün kadın olduğu bu kitabımsı derginin ilk sayısını almış sonra da unutmuştum ki bu haftasonu Gazete Duvar'da Grand Korçi'nin "Erkeklere rağmen rakı yazan kadınlar" başlıklı yazısı ile hatırladım ve gidip aldım hemen. Her gün iki-üç öykü okuyorum oradan, iyi geliyor. Aslında ben de babamın rakı ile olan ilişkisi ve bendeki izdüşümü hakkında yazmak isterimi bir gün... Zamanı gelince belki... 



2 Temmuz / Cumartesi

Minicik tatilimiz bitti. Annem ve ablamla ilk tatile çıkışımız değil tabii ki ama zorlu bir 3 aydan sonra hepimize çok iyi geldi bu mola, orası net :) 

Cuma günkü Cumalıkızık ve Mudanya turumuzdan sonra (Mütareke evi restorasyondaydı ne yazık ki, ziyaret edemedik ama Tahir Paşa Konağı'nı es geçmedik tabii ki) bugün kahvaltı sonrası otelden ayrıldık. Dönüş yolunda önce annemin İstanbul'dan komşusu G.teyzenin İznik'teki köy evine gidip onu ziyaret ettik. İyi de oldu, sosyal kelebek annem, komşusunu gördüğü için pek mutlu oldu; ablamla ben de yeşillikler içindeki evin göl manzaralı balkonuna bayıldık :)

Oraya kadar gitmişken  İznik merkeze uğramamak olmazdı tabii :) En son 9 yıl önce gitmiş ve kendimizi çinilere adamıştık. Bu sefer daha kısa ama yine çinicilerle dolu, kısa bir uğrak noktası oldu İznik. Yine o güzelim çinilere bayıldık, bir iki küçük hediye de almadan duramadık!

An itibari ile artık evimdeyim. Çamaşır makinasına kirlileri attım. Duş aldım. Kahvemi içtim. Yorulmuşum vallahi. Günün (yani gecenin) kalanında ayaklarımı uzatıp oturacağım ve sanırım kahveye rağmen kısa bir süre sonra tumba yatak yapacağım :)

Ama yatışa geçmeden önce size, eğer henüz tanışmadıysanız tabii, son zamanlarda benim ve sanırım daha pek çok insanın hayatını güzelleştiren Sinan Dirlik'in #DirenOrtak etiketiyle bizi tanıştırdığı minnak bir kediden bahsetmek isterim! Hepimiz bu küçük güzelliğin hayata tutunma çabasını mutlulukla izledik günlerdir. Reportare'de de kendisine bir köşe açıldı, okumadıysanız okuyun, takip etmiyorsanız edin derim, çünkü Ozan Diler'in yazdığı gibi "Umudu, yaşamın kutsallığını, iyiliğin çok zor ama her şeyden daha tatminkâr olduğunu, insanın yüreği kadar var olduğunu, hayatımız boyunca yaptıklarımızla anılacak olduğumuzu ve bir canı yaşatabilmenin verdiği eşsiz gururu bize hatırlattı" bize Sinan Bey ve Ortak :)

Cumalıkızık evlerinden erken Osmanlı dönemini en iyi yansıtan evler olarak bahsediliyor...Benim ikinci gidişim, yine çok sevdim. Annem de yürümek de zorlansa da biraz biraz dolaşabildi. 

Macun ise çocuk-ergen-genç-orta yaşlı; velhasıl her dönem benim favorimdir, görünce dayanamadım tabii ki...

Son olarak sol köşedeki manzara,  G.teyzelerin balkonundan bir görüntü. Ağaçların arasında İznik gölü görünüyor. Bir de kuş cıvıltılarını ekleyin bu manzaraya, tam olsun :)

30 Haziran / Perşembe

Şu anda bu yazıyı dalga sesleri kulağımdayken, hafif bir esinti ve çok güzel bir manzara eşliğinde yazıyorum, keyfim çok yerinde :)

Çarşamba sabah annem ve ablamla birlikte yola çıktık ve Deli Dumrul köprüsü yerine yılların tatil eşlikçisi arabalı vapuru seçtik Yalova'ya geçmek için. Yol kısa olunca, sabah erken çıkmadığımız halde, öğlen olmadan Mudanya'daki otelimize varmıştık. Yerleşip, odamızın balkonunda yorgunluk kahvelerimizi içtikten sonra (bir anne-kız ritüeli olarak "kahvesiz olmaz" diyerek yanımıza Türk kahvesi yapma makinası ile kahve ve fincanlarımızı tabii ki almıştık!) arabaya atlayıp Tirilye'ye gittik. Sakin ve huzurlu bir sahil kasabasıymış, çok beğendik. Bu bir deniz tatili değil de daha çok gezip, görme ve yeme-içme tatili olduğundan sahilde yürüdük, kendimizi çok yormadan ara sokaklarını keşfettik, zeytinlerimizi aldık (pancarlı zeytin özellikle çok güzeldi) ve öğle yemeğinde mezgit yedik. Yemek üstü dondurma keyfini de (ablamın hastalığı nedeniyle şeker yememesi gerek, ben de bir süredir, kilo vermek için tatlı ve hamur işini çıkardım hayatımdan ama haftada bir dondurma izni verdik kendimize)  Çamlı Kahve'de yaptık, çok sakin, çok huzurlu, çok güzeldi...Akşam yemeğini otelimizin restoranında güzel bir gün batımı manzarası ile yedik. Her sene Ayvalık Şeytan Sofrasında en az bir kez batırırız güneşi, bu yıl da böyle olsun dedik :) 

Bugünse kahvaltı sonrası Bursa'ya gittik. Ben ki "Şoför Nebahat" lakabıma uygun olarak her yerde, her şartta gülüş ahenk araba kullanabilen bir insanımdır (Selanik'e araba ile gidip gelmişliğim de vardır, yağmur kar demeden Türkiye'nin çeşitli yerlerinde dağ dere tepe gezmişliğim de) ama navigasyonun kısa rotaları önermek için beni soktuğu daracık sokaklarda bezdim vallahi, yalan yok! Yine de azmettim ve annem sultanımı en az yürütmek/yormak misyonumu yerine getirebildim :) Sırasıyla Yeşil Türbe'yi, Yeşil Camii'yi, Koza Han'ı, Irgandı köprüsünü ve İnkaya Çınarını ziyaret ettik; Yeşil Türbe'nin çinilerine ve akustiğine bayıldık, Yeşil Camii'nin bahçesinde oturmayı sevdik, Koza Han'dan tabii ki kendimize şallar aldık, Irgandı köprüsünün güzelliğine vurulup, üzerindeki dükkanların çoğunun kapalı oluşuna hayıflandık, ve son olarak İnkaya çınarının yanından ayrılmak istemedik. Ve tabii ki bu gezme-tozma arasında bolca çay-kahve içtik ve "Bursa'ya gelmişiz, yemezsek olmaz" deyip kendimizi İskender'e vurduk :)

Bu iki gün üçümüze de iyi geldi doğrusu. Özellikle ablam gözümün önünde şarj oldu sanki, çok mutluyum :) Darısı önümüzdeki iki günün başına :)

    

27 Haziran / Pazartesi


Dün sabah Gözdağı'ndaki İBB tesislerine kahvaltıya gittik. Kahvaltı hem leziz hem de nispeten uygun fiyatlıydı. Ortamsa çam ağaçları, zilli maşalar (evet İzmirliyiz :P)  ve deniz manzarası ile şahaneydi. Hepimize iyi geldi :)

(Burada kocaman bir parantez açmak istiyorum izninizle :) İzmirlilerin farklı kelimelerle konuşması beni hep çok eğlendirir. Çocukluğumdan beri bu dilin içinde büyüyünce "asfalyalarımızın atmasına" "velespite binmeye", "gevrek yemeye" ya da "çiğdem çitlemeye" alışkınım ama hâlâ begonvilleri görünce "aaa biz buna zilli maşa deriz" diyen anneme gülüyorum :P Bu noktada  canım Heberler ekibine selam gönderiyor ve bu bölümü izlerken "nasıl yani herkes oraya mutfak tezgahı mı diyor? e banko ayol" diye şaşıran ve aydınlanma yaşayan 30 küsur yaşındaki Şule'ye de selam gönderiyorum)

Neyse efendim eve dönüşte O.beyle Miçomuzu veterinere rutin aşıları için götürdük ve yine sıkı bir para bayılıp döndük. Allahım, her şey ne kadar pahalı, inanılmaz! Yine de (verdiğim paraya rağmen), ne zamandır aklımda olan ve belimi zorlamayı göze alamadığım için yapmadığım bir işi daha aradan çıkardığım için mutlu oldum :)

Akşamüstü ise Ekmekçimle sahile yürüyüp dönerken Ö.cığım aradı, "abla evdeysen uğrayayım kahveye" diye. Sık sık arar, sorar, gelir zaten sağ olsun, garipsemedim bu ziyareti o yüzden. Ama eve elinde bir paketle gelince şaşırmadım diyemem vallahi! Meğer zarif eşim, Ö.'ı aracı olarak kullanıp bana çok güzel, içine dizüstü bilgisayarımın da sığacağı bir sırt çantası almış, toplu taşımada rahat edeyim diye :) Nasıl, nasıl, nasıl sevindim anlatamam. Sevincimin nedeni, anlamışsınızdır tabii, sırt çantam oldu diye değil (ki o da çok güzel ama) bu kadar  işinin, gücünün ve uğraşının arasında benim okula gidiş gelişlerimi düşündüğü için. Yüzüm güldü tüm akşam :) 

Bugün, haftaya yoğun bir çalışma temposu ile başladım ama sonunda öz değerlendirme raporunun %99'unu bitirdim diyebilirim. Sonrasında da bölüm hocalarına yolladım, "okuyun, gerekli düzeltmeleri yapın" diye. Oh be, üzerimden kocaman bir yük kalktı. Rapor da fena da olmadı hani :)

Bir de bugün bu haftanın çarşamba-cuma günleri için yıllık izin aldım. Her şey yolunda giderse annem ve ablamı alıp mini bir tatile çıkacağım zira. Sonrasında tüm yaz ablamın çok yoğun tedavi süreci ile geçeceğinden bu 3 günü değerlendirelim ve kız kıza bir tatil yapalım diye düşündüm. En son pandemi öncesinde Datça'ya gitmiştik üçlü olarak, e artık zamanıdır :)    


Begonya, namı diğer zilli maşalar, bir arada daha da güzel oluyor sanki :) 

26 Haziran / Pazar

Bu hafta çılgın bir yoğunlukla geçti. Her gün gündemimde bir ya da birkaç sınav, jüri üyeliği vardı. Özellikle perşembe günü her şey üst üste geldi sanki. Ama enteresan bir enerji vardı üzerimde, bölümdeki gençler bile pes ederken, ben hâlâ koşturuyordum ortalıkta, oradan oraya! Aralarda da şu malum akreditasyon raporunu yazmakla uğraştım. Tabii her gün ablama / anneme uğrama, birlikte çay/kahve keyfinin yanında bazen ablamın yürüyüşlerine eşlik etme bazen annem için alışveriş yapma aktivitelerimi de ihmal etmedim. 

Bu rutin koşturmacaların yanı sıra:

Mezarlık adlı diziyi izledim, ve çok beğendim. Özellikle bizimki gibi ağır bir ülke gündemi içinde daha da  etkileyiciydi.

Hazır Ian McEwan'a başlamışken "Fındık Kabuğu" ile devam ettim. Ve tek kelimeyle bayıldım! (Toplu taşımanın en büyük faydası kitap okuma tempomu eski ritmine geri kazandırma sinyalleri vermesi sanırım) 

Nilay Örnek-Teoman söyleşisini dinledim. Teoman'ı zaten pek severim, beni yanıltmadı söyleşisi de. Kitabını da okuyayım diye kenara not ettim.

Bir de bence tüm haftanın en güzel tarafı D:cığımla bizim lisenin (bu sefer son iki yıl nakil gittiğim BAL değil ama, küçümen, çekingen bir kızken girdiğim ve 82-87 yılları arasında okuduğum KAL! ) talaş böreği gününe gitmemizdi. Arkadaşlarımızla hoş beş ettik, öğretmenlerimizle hasret giderdik sonra da Koço'ya gidip rakı-balık günü yaptık 40 yılllık iki dost olarak. Dertleştik, gülüştük, sövdük, eskileri andık...Sohbet şahane, manzara ondan da şahaneydi. 

Okuldan çıkıp Koço'ya yürürken...Okuduğum ve çalıştığım tüm okullar içinde en şahane ortam kesinlikle KAL'daydı! En çok hayıflandığım konu ise fazla korkak ve çalışkan bir öğrenci olarak sandalla okulu kırma zevkinden kendimi mahrum bırakmış olmamdır  :) 


20 Haziran / Pazartesi

Bugün GSÜ'de bir yüksek lisans tez jüri üyeliğim vardı. Tezin sahibi eski üniversitemden, lisans döneminden tanıdığım, öğrencim canım Y.ciğimdi, Mezuniyet sonrasında araştırma görevlisi olarak da bölüme girmişti ama ben üniversite değiştirince pek çalışamamıştık birlikte. Yine de hani böyle varlığı ile insana huzur ve neşe veren öğrenciler vardı ya, lisanstayken onlardan biriydi Y. Sınıfa girip onun ışıl ışıl bakan gözlerini gördüğümde ders daha güzel geçerdi. Bugün o çalışkan ama ürkek öğrencim gitmiş, yine heyecanlı ama ayakları yere daha sağlam basan bir doktora adayı karşımda tezini savunuyordu. Çok hoşuma gitti. İçimde zor tuttuğum Adile Naşit refleksiyle "kuzucum" deyip sarıldım tabii tez sınavı bitimi tebrik faslında. 

Günün en güzel tarafı, tartışmasız, Beşiktaş'a vapurla geçmek, oradan Ortaköy'e doğru yürümekti. Yolda gidip gelirken Latife Tekin'in "Zamansız"ını okudum, daha doğrusu okumaya çalıştım ama ya beni aştı bu anlatım ve varamadım derinliğine ya da her kitabın bir zamanı vardır ya, benim için zamanı değilmiş herhalde, giremedim bir türlü içine. Kader... 

Eve dönüşte Beşiktaş'ta vapuru beklerken o iskelede geçen bir sürü anı da eşlik etti bana. Çektiğim fotoğrafı dayanamayıp instagramda paylaştım hatta. Aslında o anda dilimdeki şarkıyı da paylaşacaktım ama "Al getir ilk sevgiliyi, al getir Beşiktaş'tan / Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan" dizeleri yanlış anlaşılabilir diye kendimi tutup paylaşmadım (hem ilk sevgili hem de eşiyle arkadaş olunca sosyal medyadan, böyle şeylere dikkat etmek gerekiyor tabii, durduk yerde birilerini kızdırmayayım :P) 

Aslında ilk sevgiliyi falan istediğim yok ama gençliğimi istiyorum, o ayrı :) E. ve S.'la sabahın körü vapuruyla geçelim Kadıköy'den Beşiktaş'a, E.m karşılasın bizi iskelede, önce hep birlikte Gümüşsuyu'na yürüyelim, makinacıları orada bırakalım ve sonra yine güle oynaya Maçka'ya yürüyelim, tarihi binanın koridorlarında sesimiz yankılansın şarkı söylerken, Dekan bey'den uyarı alalım ya da bazı günler okula sadece halk oyunları provalarına katılmak için gidelim ama şimdi Cumhurbaşkanlığına ayrılan o zamanki adıyla "Veliaht çay bahçesi"ndeki küçücük havuzda yüzen kuğuyu hiç ihmal etmeyelim istiyorum. Veyahut A.ciğim beni okul çıkışı vapura kadar geçirsin ama tam da bugün durduğum yerde durup vapuru beklerken sohbete dalıp gözümüzün önündeki vapuru kaçırayım, bir fasıl da buna gülüp yarım saat daha kazandık sohbet için diye sevinelim mesela. 

"Ne güzel yolculuktu hiç aklımdan çıkmaz" der ya Cevat Çapan bir şiirinde, benimki de öyle işte, "ne güzel günlerdi, hiç aklımdan çıkmaz" :)

Ah, canım Beşiktaş...


16 Haziran / Perşembe

Dersler bitti, finaller de. Ama okul işleri son hız ilerliyor. Salı günü bitirme sunumları vardı. Tüm günümü aldı. Dün güya evdeydim ama bir doçentlik dosyasını inceleyip raporunu yazmam gerekiyordu ki çok sıkıcı ve günün bütününe yayılan bir işti. Neyse ki akşama doğru bitirebildim ve annemle ablamı alıp evin yakınlarındaki dondurmacıya gidip bir kaçamak yapacak zamanı bulabildim. Bugünse ablamın kemo günüydü. O ilaçlarını almaya başlayınca ben de hastanenin bahçesinde zoom üzerinden fakülte toplantısına katıldım. Şimdiye dek evden, yoldan, arabadan, yazlıktan, kumsaldan katılmıştım toplantılara....Hastane bahçesi ile olayı taçlandırdım sanırım!

Bugünkü doz ile birlikte ilk 3 aylık sürecin son dozunu da almış oldu ablam, şükürler olsun. Bir sonraki 3 aylık süreç 7 Temmuz'da alacağı ilk kür ile başlayacak ve bu sefer haftalık dozlarla ve akıllı ilaçlarla sürecek. Dilerim ikinci 3 aylık süreç daha az yıpratıcı olur. 

Bu ara Ian McEwan'ın Cumartesi adlı kitabı var elimde. Şöyle diyor bir yerinde Theo:"Önemli konuların üzerinde durursak, politik durum, küresel ısınma, dünyadaki yoksulluk, gerçekten korkunç görünüyor, hiçbir şey iyiye gitmiyor umut beslenecek hiçbir şey yok. Ama küçük düşünürsem, daha dar alanda, yani yeni tanıştığım bir kız ya da Chas'la hazırladığımız şu şarkı ya da gelecek ay kayağa gitmemiz, o zaman önemli görünüyor bana. Öyleyse benim sloganım bu olacak: küçük düşün."  

Beni tanıyanlar bilir, küçük düşünmekle meşhur bir kişiliğimdir, o yüzden gülümsedim bu satırları okurken :) (Eski zamanlardan birinde oğlumun babaannesi beni "ne kadar küçük düşünüyorsun" diyerek kınamıştı. O zaman bu zamandır yakın çevrem benzer her durumda -bak yine küçük düşündün- diye takılır bana :P) 

Son  günlerde kendime haber izlemek ya da gazete okuyup sinirlerimi bozmak yerine, gün içinde çalışmaktan bunaldıkça Youtube'dan "Beş Kardeş"i izleme keyfi hediye ediyorum :) Yine severek ve gülümseyerek izliyorum Nazım'ı, Sait'i, Aziz'i, Turgut'u ve Orhan'ı. Ne güzel diziler vardı eskiden. Şimdi artık hemen hiç açmıyorum televizyonu oysa. 

Bugün ablam saçsız bir fotoğrafını Gülten Akın'ın dizeleriyle paylaştı. Ben de aynı şiiri burada paylaşayım o halde:

Kestim kara saçlarımı n'olacak şimdi 
Bir şeycik olmadı - Deneyin lütfen - 
Aydınlığım deliyim rüzgârlıyım 
Günaydın kaysıyı sallayan yele
Kurtulan dirilen kişiye günaydın

 
Ben neredeysem Miço bey de yanımda ,yöremde olur her zaman. O yüzden bu ara çoğunlukla bu gardırobun tepesinde, arkadan beni dikizlemekte :)

13 Haziran / Pazartesi

Geçtiğimiz çarşamba günü sınavımı yapıp, okunacak 80 küsur kağıdı yanıma alıp, akşamüstü Ankara'ya yola çıktığımdan beri neler oldu hayatımda, kısa bir özet geçeyim izninizle:

  • Yapmam gereken makale hakemliğini bilgisayarımı açıp trende tamamladım. Kendimi çok taktir ettim doğrusu :) Oturduğum vagonda benden başka kimsenin maske takmıyor oluşunu da yadırgadım! 
  • O gün ve sonrasında aklımda hep o sabah Ercan Kesal'ın Le Monde Diplomatique'de Nâzım'la ilgili yazdığı döndü durdu. Şöyle bağlamış güzelim yazısını Kesal: "Bizim yaşadıklarımızdan daha kötülerini masal yapmasını bilen insanlar yaşadı bu dünyada. Biz de yapabiliriz. Buna inanmaktan  ve kişinin kendine saygı duymasından daha kıymetli hiçbir şey yoktur. Evet, bu dünyadan Nâzım geçti. Her şeyin maddi dünyadan ibaret olmadığını, keşfedilmeyi bekleyen aşkın bir dünya olduğunu fark ettirerek, geçip gitti hayatımızdan, iyi ki!"
  • Ablamın kan değerleri çok düştüğü için beyaz kan hücrelerini arttırıcı iğne olması gerekti ben yokken 3 kez üst üste. Tüm vücutta çok ağrı yaptı iğneler. Aklım hep ondaydı. Yanında olsam da çektiği acıyı hafifletemeyecektim tabii ki ama uzakta olmak içime oturdu :(
  • Ankara'ya gelmemin esas nedeni, ortancamız, E.ciğimin perşembe günü skolyoz ameliyatı olacak olmasıydı. Ameliyat başarılı geçti. Ardından çok ağrısı oldu ama pazar akşamüstü itibariyle daha iyiydi neyse ki. Refakatçi olarak annesi kaldı, biz günlük ziyaretçi kotasından gidip görebildik. Ağrısı olsa da gülümsemekten vazgeçmemişti kuzum, şükürler olsun :) Artık eve de çıktı, iyileşme sürecinin bundan sonrası daha kolay geçer :)  
  • Bu arada sınav kağıtlarımı da okuyup notları sisteme girdim. Bu dönemi de ders açısından kapattım sayılır. Daha bitirme sunumları, bilumum jüri üyelikleri ve yazmam gereken kocaman bir özdeğerlendirme raporu var ama olsun. Birer birer onlar da halledilir. Sağlık olsun da :)
  • Cumartesi günü kayınpederi ziyaret edip E.'ye giderken yolda gök delindi sandım. Arabaya çarpan yağmur/dolu damlalarının çıkardığı ses nedeniyle birbirimizi duyamadık, o derece şiddetliydi. Ben ki sakin bir insanımdır, ciddi ciddi korktum, üzerimize bir şey düşecek, kaza yapacağız ya da en hafifinden yolda kalacağız falan diye. Neyse ki sağ salim hastaneye ulaştık. E.ciğimi görüp ayrılırken güneş açmıştı bile!
  • Pazar günü de A.ciğim taburcu işlemleri ile iştigal ederken ve E.ve annesini eve götürüp yerleşmelerine yardım ederken ben de kuzen F. ile buluştum. Kampüste biraz yürüyüş yapalım sonra da bir şeyler içeriz dedik. Yürüyüşün keyif kısmına gelmişken tam, ayağımın kayması ile kendimi çamurun içinde bulmam bir oldu! Neyse ki çamur yumuşak iniş yapmama neden oldu yoksa daha yeni düzelen belimi yine incitecektim kesin! Sonra ne oldu diyecek olursanız, üstüm başım, ayakkabılarım, kollarım her tarafım çamur içinde eve döndük, F.ciğim balkonda keyif ortamını hazırlarken ben duş aldım, üstümdekileri suya bastım. Sonra da balkonda, şarap-üzüm eşliğinde, oradan, buradan, çocuklardan, eşlerden,Karadenizli sülalemizin öfkesi burnunun ucunda gezen bireylerinden konuştuk uzun uzun. Çamur banyosunun buluşmamızın keyfini bozmasına izin vermedik :)
  • Akşam ise BAL kızlarımdan A.ciğim ve sevgili eniştem S.cığım geldiler, şarap-peynir gecesi düzenledik kendimize. Zarif eşim sarımsaklı peynirli ekmekler de yaptı ki e daha ne olsun...Güldük, yedik, içtik, sövdük, hayal kurduk...Dostluk şahane bir şey :)
  • Bugün de A.ciğim yaz okuluna ders vermeye gitti, ben biraz sonra gireceğim toplantı için bilgisayarın önüne kuruldum çayımla. Öğlen treniyle kürkçü dükkanına dönüyor ve uzuuuun bir yaza giriyor olacağım. 
  • Tuna Kiremitçi-Zuhal Olcay düeti son günlerde en çok dilime dolanan şarkı. Siz de dinlemek istersiniz belki diye fotoğrafa giydirdim tabii :)
Okula giderken aktarma yaptığım Küçükçekmece Marmaray istasyonunda önüme çıkan manzaraya vurgunum. Sanki okula gitmiyorum da bir sahil kasabasında tatile gidiyorum gibi :)


7 Haziran / Salı

Hayat pahalı, geçim zor diyerek iki gündür okula arabayla değil, toplu taşıma ile gidip geliyorum (giderken Marmaray + minibüs, dönerken metrobüs + minibüs şeklinde). Tabii araba daha konforlu ama hesapladım, son fiyat güncellemelerinden (!!) sonra10 kat daha pahalı ! E yuh yani! Neyse, hem böylece kitap okuyacak zamanım da oluyor. Şimdilik memnunum halimden :)

Dün akşam bizim dörtlü hoca grubu (B., F., N. ve ben) Galataport'ta buluştuk akşam yemeği için. Ekmekçimin bahsettiği dev gemi hâlâ limandaydı ama neyse ki biz limanın en ucunda ve üst katta oturduğumuzdan manzaramız etkilenmedi. (Fakat nasıl bir gemidir o yahu (Bu noktada iç sesim, "ah o gemide bir de ben olsaydım" diye şarkı söylüyor :P)) Hem sohbetimiz hem İstanbul hem de hava çok güzeldi. Tadı damağımda kaldı doğrusu. Bir de sevgili N.hocam bana moral olsun diye, onun çok sevdiğim bir gümüş kolyesi vardı, aynısından yaptırmış benim için. Pek mutlu oldum, şımardım :)

Bugünse bu üniversitedeki ilk yüksek lisans öğrencimin tez sunumu vardı. Jüri üyesi olarak benim dışımda biri kurum içi, biri de kurum dışından iki akademisyen daha olması gerekiyor yönetmelik gereği. Kurum dışından gelen T.hoca, 1994'de işe başladığım ilk zamanlarda asistanlığını yaptığım, hem hoca hem de insan olarak pek çok sevdiğim sevgili hocam ve öğrencimin de hali hazırda çalıştığı üniversitede asistanlık yaptığı dersin hocası! Kurum içinden gelen ise 1998'de İTÜ'de asistanken derslerine girdiğim ilk öğrencilerimden biri (artık doçent olan) F.Hoca. O.cuğum da güzel çalışmış, iyi bir tez çalışması yapmıştı zaten, güveniyordum ona, sunumu da soruları yanıtlaması da gayet başarılıydı. Çok keyifliydi böyle bir ekiple olmak...Dünya küçük, akademi daha küçük nitekim :)


Limandaki devasa gemi biz otururken ayrıldığı için şöyle ferah feza bir fotoğraf çekebildim :)


5 Haziran / Pazar

Dün annem, ablam ve oğlumla Maltepe sahile gidip katlanır sandalyelerimizle deniz kenarında serin serin çay-kahve keyfi yapmıştık. Güya gölgede oturduk ama yüzüm ve kollarım yanmış resmen. Yaz mevsiminden hoşlanmadığımı söylemiştim değil mi :) 

Bugün sabahtan bel hareketlerimi yaparken ve sonrasında kahvaltı hazırlarken Bülent Ortaçgil-Nilay Örnek söyleşisini dinledim. Elli buçuk albümü bu haftamın en temel eşlikçisiydi zaten, üzerine de bu sohbet iyi geldi. Nilay Örnek ne güzel bir iş yapıyor bu söyleşi dizisiyle...

Kahvaltı sonrası kuaförüm canım A.abiye gidip saçımı boyatıp kestirdim. Kuaför deyip geçmek olmaz tabii, kendisi son 35 yılımın tanığı ve  abisi aynı zamanda ! Pendik'e taşındı ama üşenmeyip her saç boyatma/kestirme zamanı gidiyorum ayağına! Terapi niyetine sayılabilecek sohbet eşliğinde geçen 2 saat sonrası eve dönerken yakınlardaki aktardan karanfil aldım bolca . Aklımda dün BAL kızlarımdan A.ciğimin yolladığı "karanfil bezeli elma"yı yapmak vardı zira. Nitekim eve gelince bir yandan Ekmekçimin yolladığı "Tunus'ta Bir Divan"ı izledim, bir yandan da elmamı donattım karanfillerle. Nedir bu derseniz açıklama burada :) Sanırım 1 saatte yapılabiliyor normalde ama ben filmi kaçırmamak için daha yavaş yaptığımdan 2 saati aştı bitirmem. Ama olsun, hem aşk hem barış emek isteyen şeyler değil mi neticede? Filmi de çok beğendim bu arada, Ekmekçim bin yaşasın :)

Aşk deyince, elma deyince de Nazım'ın dizelerini anmadan olur mu?

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.




2 Haziran / Perşembe

Merkür retrosu mudur Venüs zımbırtısı mıdır bilmem ama 2022 beni fena çarptı bunu biliyorum. Bazen her şeye rağmen umudumu ve enerjimi korumak için verdiğim çabaya değiyor mu diye düşünmeden edemiyorum. Yorgunum...

Neyse, blogun adı malum, Güzellikler Dükkanı ve çıkış nedeni de zaten tam da bu "her şeye rağmen güzelliklere odaklanmak" olduğuna göre hayatımdaki olumsuzlukları ve terslikleri bir kenara koyup yazmaya devam edeyim bari :)

Bugün akşamüstü canım Ekmekçim'den bir twitter paylaşımı geldi. #nazimhikmetsoyluyor etiketi ile başlayan ve herkesin Nazım'dan dizeler okuduğu muhteşem bir zincire canım M.A.Alabora da katılmış onun videosunu yollamış bana. Doğruya doğru, yüzüm bir güne yetecek kadar güldü, kezlerce dinledim. Sonra malum, güzellikler paylaşıldıkça çoğalır diyerek, önce A.ciğimle sonra da BAL kızlarım ve N.hocamla paylaştım. O saatten beri de twitter'dan aynı etiket altında Nazım şiirlerini okuyarak videolarını paylaşan diğer kişileri dinliyorum.  Tunç Soyer'in, Tilbe Saran'ın,Altan Gördüm'ün ve daha nicelerinin videolarını seyretmek kendimi iyi hissettirdi. 

Nazım'ın ölüm yıl dönümü aslında yarın ama zincir bugünden başlatılmış çok da iyi edilmiş.

Bugün aslında benim hayatımda Nazım kadar çok sevdiğim 2.şair'in Ahmed Arif'in ölüm yıldönümü. 

İkisini de anmış olayım bu yazıyla... Hayatımı güzelleştirdikleri, şiirleriyle yüreğimi büyüttükleri, en zor zamanlarda dayanma gücü verdikleri için minnettarım onlara...

Annemin balkonundaki güzellik eşlik etsin şiirlere...