4 Ekim / Pazartesi

Dün bir pazar günüydü güya ama benim için yoğun bir iş gününden farksızdı. Erkenden kalkıp öğlene dek ders hazırlığı yaptım önce. Ardından da Ş.cuğumla koli yaptık akşamüstüne dek. Artık işler bittiğinde ve ablam evine döndüğünde iki yol vardı önümde: ya evde oturup ders hazırlamaya devam edecektim ya da evimizin yakınına açılan kitabevi'ne gidip yeni çıkan ve ne zamandır beklediğim roman ile tabii ki Ekim ayının Milliyet Sanat'ını alacaktım. Tahmin ettiğiniz gibi seçimimi ikincisinden yana yaptım :) İyi ki de öyle yapmışım. Tüm gece kitap okudum, günün yorgunluğu aktı gitti böylece üzerimden. S.D.'nin diğer kitaplarından alışık olduğum muzip dili ve etkileyici kurgusu bu romanda da var. Sanırım beni roman kadar yazma sürecine kızlarını ve eşini dahil ederek onları  uzaktan da olsa salgının eve kapanma stresinden uzaklaştırma çabası da etkiledi. Gece yarısına doğru bitirip, yüzümdeki gülümseme ile yatağa girdim. 

Bugünse yeni evdeki tamir işleriyle iştigal ettim az da olsa. Kalan zamanda da okul işlerini toparlamaya çalıştım. Yemeklerime eşlikçi olarak da Leyla ile Mecnun'u seyrettim, yine güldüm baya :)

Sözün kısası, yorgunum ama her şey yolunda, asayiş berkemâl :)

                                          

Fotoğrafa kitapta bahsedilen şarkıyı giydirdim tabii ki :)

2 Ekim /Cumartesi

Ot Dergi'nin bu ayki posterinde Cemal Süreya'nın dizeleri vardı. Onu görünce eski blogtaki bir yazım aklıma geldi. Şimdi baktım 4.Ağustos.2010'da yazmışım. Madem bu ara hayatımda koli yapmak ve ev toplamaktan başka faaliyet yok, eski günlerden bir yazı ile çıkayım karşınıza dedim :) Fotoğrafa da bir Cemal Süreya şiirinden bestelenmiş Sezen Aksu şarkısı giydirmeyi ihmal etmedim :)

Sonrası iyilik güzellik...

Cemal Süreya'yı özlediğimi fark ettiğimden beri daldım şiirlerinin arasına. Bir onu okuyorum, bir diğerini. Birini bir kez daha okusam doymak için, diğerinin hatırı kalıyor...


"Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin" diyor mesela Süreya, bir yudum alıyorum kahvemden, "Sesinde ne var biliyor musun? / Söyleyemediğin sözcükler var" diyor sonra, ben bir yudum daha...."Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde / Bir yanlışı düzeltircesine açmış" dizelerini okuyunca tüm o görüp de vurulduğum çiçekler geliyor aklıma. "Ah", diyorum, "böyle selamlayamadım ki ben onları vakti zamanında, ne yazık"..."Durakta üç kişi" diye okumaya başladığımda, üniversite 2'nin başları geliyor aklıma. Bir dostluğun başlangıcı demektir benim için bu şiir, içim ısınıveriyor. "Sizin hiç babanız öldü mü?" diye soruyor sonra, ama geçiyorum bu soruyu, hüzünlenmek istemiyorum. Biliyorum çünkü, evet, kör oluyor insan..."Her şeyin fazlası zararlıdır ya / Fazla şiirden öldü Edip Cansever" diyor bir de, "Evet, evet" diyorum hemen, "Cansever'le de hasret gidermeliyim en kısa zamanda"..."Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde / Vapurdaydık vapur kıyıya gidiyordu / Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu / Uzanmış seni usulca öpmüştüm / Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu" dizelerini okuyunca "ilk bir boğaz vapurunda öpüşmüş olmayı isterdim" diye geçiriyorum aklımdan. Güzel olurdu herhalde, 3 kulaç öteden İstanbul giderken...Aşk meşk derken "Dağ görgüsü kazanır Ağrı'yı bir kez görse de kişi / Marmara'dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği / Okyanusu beş dakika seyretmekle kavrar" dizeleri çarpıyor suratıma. Aziz Nesin'in “Jean Paul Sartre ve Cemal Süreya, dünyanın en küçük devletleri. İkisinde de bir devlet olabilecek kadar birikim var” dediğini hatırlıyorum da, ne kadar doğru...Sonra tüm bunlar yetmezmiş gibi "Bir şeyiniz olayım sizin / hani nasıl isterseniz / oğlunuz, kiracınız, sevgiliniz / dünyanın bir ucuna / birlikte gider miyiz" diyor. Pılımı pırtımı toplayıp gidesim geliyor peşi sıra...
Bir de ben aslında tüm bu şiirleri okurken aklımda en çok O var zaten ama "Ben nerde bir çift göz gördümse / Tuttum onu güzelce sana tamamladım / Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu" dizeleri "işte bu" dedirtiyor insana, "işte bu"...Sormak geliyor içimden bir de "Kim istemez mutlu olmayı / Ama mutsuzluğa da var mısın?" diye...
Sonrası...Sonrası, üstüm başım şiir oluyor, içim dışım...Bu yaz sıcağında ferahlıyorum, iyi oluyor...

29 Eylül / Çarşamba

Yoğun bir ders günü daha bitti. Arada gelen giden öğrenciler, yanıtlanması gereken e-postalar derken nasıl geçti zaman, anlamadım. Yorgun ama huzurluyum :)

Malum bu ara hayatım yeniliklerle dolu: yeni üniversitemde ilk defa yüz yüze ders veriyorum, çalışma arkadaşlarımla 6 aydan sonra aynı ortamda yüz yüze tanışıp, konuşup, görüşebiliyorum ve 21 yıldır oturduğum evimden ayrılıp yeni bir eve taşınıyorum. 

Şükürler olsun ki yeni üniversitemdeki bölüm arkadaşlarımın hemen hepsi çok yardımcı, güler yüzlü insanlar, öğrenciler de öyle veeeeee yeni apartmanımızda süper bir komşum/apartman yöneticim var. Adeta bir hızır gibi, her derdime koşan, her sorunu çözmeye çalışan bir adamcağız çıkardı hayat karşıma! Biraz da onun sayesinde yeni evin su, elektrik işleri halloldu. Bugün okuldayken ablam evde bekleyip doğal gazın açılmasını da sağladı. Evi çabucak bulmamızın yanısıra işler de tıkır tıkır ilerliyor, ben kendime şanslıyım demeyeyim de kimler desin :)

Bugün bir de eve gelip bir şeyler atıştırıp bloglara bakayım diye oturdum bilgisayarın başına (aslında yarınki ders notlarıma bakayım diye oturdum da öncelik bloglarda :P) Ve Buraneros'un şahane "Mutlu Mutlu Mutluluk Yazdım" yazısını okudum, yüzüm daha da güldü. Yazıya eklediği şarkı da içime mutluluk verdi. 

E güzel bir gün işte, daha ne olsun. Yazmayıp da ne yapayım bugünü "güzellikler defterine" :)


Fotoğraf eski zamanlardan...Balkonumda o zaman boş olan duvara abla-kardeş bir güzelleştirme çalışması yapmıştık. Ben kadifemsi bir dokuya sahip çiçek çıkartmaları alıp yapıştırmıştım, ablam da onları estetik bir şekilde birleştirip harika bir sarmaşık yaratmıştı :) 
(Bana 21 yıldır huzur ve mutluluk veren bu balkon da şansımın bir kanıtıdır bence :) )

Bu kadar "şans" dedikten sonra fotoğrafa giydirdiğim şarkı bundan başkası olamazdı :)

27 Eylül Pazar

Koştur telaş geçiyor günler bu ara. Çarşamba günkü derslerimi yüzyüze verdikten sonra bir de perşembe online dersim vardı. Sonrasında bir iki ev baktım. Hepsi birbirinden döküntü ve birbirinden pahalıydı! Akşamında ise apartman toplantımıza katılmak için yakınımızdaki pastaneye gittim. Müteahitin bize gönderdiği sözleşmenin üzerinden tek tek geçtik. Apartman eski olunca 50 yaşındaki ben, "genç" kadrosunda görüldüğümden, 18 sayfalık sözleşmeyi hızlıca ve yüksek sesle okumak görevi tabii ki bana kaldı. Bir de aralarda sık sık (Ah Behzat Ç.'ciğimi gel de anma :P)  siniri hoplayan İ.amcamızı yatıştırmak da asli görevimdi! Toplantımızı pastane çalışanlarından ayakta uyuyanları fareye, pastane de bal kabağına dönmeden tam gece yarısında bitirebildik neyse ki. Bazı insanlar ne abuk detaylara takılıyor, ne höt zöt konuşabiliyor yarabbi!

Ben eve döndüğümde A.beyciğim gelmişti bile sağ olsun. Cuma günü baya bir ev gezdik birlikte. Ve "bu ev, bugün gezeceğimiz son ev olsun, yorulduk artık" dediğimiz son evi çok beğenip tuttuk, sözleşmeyi falan da imzaladık, Oh be :) 

Şu anda oturduğumuz eve 500 m.uzaklıkta, yine eski ama içi yapılmış, aydınlık bir apartman dairesini kiraladık böylece. Kira yine düşündüğümüzden çok ama şu ara başkaca bir şansımız olmadığını biraz gezince anlamıştık zaten! Hemen gelip annemlere günün özetini geçtik ve "Siz şimdi yorulmuş olursunuz ev bakarken, akşama bana gelin" diyen Y. hanımcığımıza yemeğe gittik. Ballı bademli tavuk, rakı ve eğlenceli bir sohbet eşliğinde tüm yorgunluğumuz geçmişti eve dönüş yolunda :)  Yaşasın BAL kızları :)

Cumartesi tüm gün evde kolileme işi ile iştigal ettik. Akşamına da "yoruldunuz bana gelin" diyen D.hanımcığımıza gittik bu sefer. (Dost konusunda şanslı olduğumu söylemiştim değil mi :P) D.'cığımla KAL'daki ilk günümüzde tanışıp sıra arkadaşı olmuştuk, 11 yaşımızdan beri birlikteyiz yani! 39 yıl olmuş arkadaş olalı, bir ömür neredeyse... Kardeş gibi bir şeye evriliyor bir süre sonra böyle dostluklar, şükürler olsun. D.'cığım aslında kendisine ait bir halkla ilişkiler firması olan aktif bir iş insanıdır ama aynı zamanda müthiş yemekler yapar, yemek dergilerinde yazılar yazar, gördüğüm en zarif sofraları donatır. Evinde pastırma yapan biridir diyeyim, siz anlayın mutfak sevdası boyutunu :)  Yine "lezzetten ağlamak istiyorum" tadında bir sofra ile karşımızdaydı (bu seferki ziyafette iki hitimden ilki kuzu incik, ikincisi ise kahve yanına ikram ettiği nane likörüydü. Bir insan nasıl bu kadar lezzetli yemekler, içecekler yapabilir bilmiyorum vallahi!), sohbet ise her zamanki gibi dingin, güzel ve eğlenceliydi. 

Pazar günü kolileme işine devam ettik zarif eşimle :) "Ne vardı bu kadar okuyacak" diye diye çalışma odasını koliledik, sonrasında O.beyin odasını, kileri ve duvardaki tabloları paketledik ki daha ne olsun :) 

Bugün de taşıma şirketi ile anlaştık. Ayın 9'unda yeni bir evde dalacağız uykuya inşallah :) Şimdi bana müsaade, bu haftaki ders hazırlıklarımı yapmam gerek artık. 

                                               

D.'cığım, yemek sonrası bin bir antikacıdan topladığı fincanlar için yaptırdığı dolaplardan "istediğiniz fincanı seçin kahve/çay için" dedi, çok eğlendim bu seçim işi ile :) Fincanların hepsi birbirinden zarif...Gördüğünüz dolaptan 3 tane daha var diye de ekleyeyim bu arada :)

21 Eylül /2021

Bugün önemli bir gün zira 1.5 yıldan sonra ilk defa yüz yüze ders verdim. Elime tebeşir değdi, kuzucuklarımı bilgisayar ekranından değil de  capcanlı gördüm. Evet maskeli ders anlatmak çok fena bir şey ama uzaktan ders anlatmak/dinlemek de fena ve ben sınıfta yürüyerek, öğrencilerimin gözlerinin içine bakarak, tahtaya yazarak ders anlatmayı ne çok özlemişim :) Oh be! 

Lise hayatım boyunca öğretmen olmak istedim ben, matematik öğretmeni. Lise sondayken matematik öğretmeni olan ablam doğu görevine Mardin'e gitti (bendeki şansa bakın!). Terörün doruk yaptığı zamanlardı, öğretmen lojmanları taranmıştı onun gidişinden bir hafta öncesinde (babamın saçlarının Türk filmlerindeki gibi 1 haftada beyazladığını gördüm ben!). Annem net bir şekilde "istemiyorum yazmanı" dedi, babamsa "benim kalbim bir doğu hizmeti daha kaldırmaz kızım, sen bilirsin" dedi. Yazamadım ben de ve mühendis oldum. Mezun olduktan sonra bir iki yalpalasam da çizeceğim yol konusunda, okulda kalmaya karar verdim nihayetinde. Hayatımın en doğru kararını vermişim, o zaman farkında değildim açıkçası.

Akademisyenliğin yarısı bilim üretmekse diğeri üretilen bilimi gençlere aktarmaktır ya, ben her iki kısmını da çok sevdim. Akademisyenlerin bir kısmı mesleğin öğretmenlik tarafını pek de istemeden, zorla yaparlar. Onlardan biri değilim ben. Hasta girdiğim dersten iyileşerek çıktığım çoktur. Beni üzen, geren zamanlarda bazen ayaklarım geri geri gider sınıfa, yürümek değil konuşmak bile ağır gelir, oysa 2 saat sonra enerjim yükselmiş çıkarım dersten. Bugün de derse girerken "ay nasıl olacak, maskeli nasıl ders anlatacağım" falan diyordum, çıktığımda yeni bölüm arkadaşlarımdan utanmasam hoplaya zıplaya girecektim odama! Gayet iyiydi vallahi :) Maskeli de olsak birbirimizin gözlerini görebildik, şakalaştık, konuştuk. Dilerim sağlıkla yürütebiliriz şu süreci. Zira insanlarla birlikte, karşılıklı konuşarak paylaşarak güzel her şey, eğitim de! :)

Bugünün şiiri Afşar Timuçin'den olsun.

Yakışmıyorum kim ne derse desin 
Yakışmıyorum yalnızlığa 
Sizde başlamadan bende bitmesin 
Benim de olmasın sizin olmayacaksa 
Çam kokusunu genzime çekişim 
Sizin gülü sevmenize çok benzer 
Bizde incinmesin bu dirilik 
Bu yağmura dayanıklı saçlar 
Bu ayakta durabilme sevinci 
(Bu ölüm tiksintisi içimizden gitmesin) 

Ben bir ağaç gibi dallarımın kırılıp 
Toprağa batırıldığını görmek isterim 
Dallarımın yepyeni ağaçlar olması 
Tek yüceliğim tek kutsallığım benim 
Bir başıma ne işe yararım 
Dostum sevgilim kardeşim bacım 
Neye yarar bir insan tek başına


Miço'nun "Yoo hayır zaten tüm gün okuldaydın, beni sevmeden üzerini değiştirmeye gidemezsin Şule" duruşu :) 
Günün şiiri Afşar Timuçin'den madem, şarkısı da onun şiirinden bestelenmiş olsun diyerek :)


19 Eylül / Pazar

Ankara günleri yine koşturmaca şeklinde geçti. Yine de cumartesi günü O.beyin eksiklerini alıp tamamladıktan sonra bir aile buluşması bile gerçekleştirebildik. Baba tarafımdaki onlarca kuzen ve kuzen çocuklarından birinin yeni bebişi olmuştu ve biz salgın nedeniyle ziyaret edememiştik. Özellikle O.cığım G.ablasını çok sevdiğinden aklı hep yeni doğan T.bebişteydi. Neyse, açıkhavada da olsa görüştük, bebiş mıncırdık, hasret giderdik, iyi oldu. Sonrasında O. bey ve E.hanım Kızılay'da bir arkadaşlarıyla buluştular, biz eve döndük, zira E.beyciğimizin de spor antremanı vardı katılması gereken. Günün kalan kısmı sakin, gece ise son yaz'ı ailecek izleyerek geçti :)

Bugün sabah ise aheste bir kahvaltı ve ardından kahve keyfi yaptıktan sonra ev ahalisi ile vedalaşıp (yani ben vedalaştım aslında, O.sık sık görüşür nasılsa) çıktık. Önce markete gidip O.beyin yurt odasındaki mini buzdolabına koyması için yiyecek içecek aldık. Sonrasında oğlumla da yurt kapısında vedalaştık ve İstanbul için yola koyuldum. 

Kendimi dinlesem, biliyorum yol daha zorlaşacaktı. O yüzden Ünsal Ünlü'nün Nazım'la ilgili yaptığı yayını dinledim yol boyu. Yolun iki saatini Nazım ve Ünsal Ünlü ile geçirdim böylece, Bolu'ya nasıl vardım anlamadım. Bolu sonrası da biraz idare etti beni hatta. Öneririm, gerçekten güzel bir program olmuş.  

İstanbul'a girişte ise trafik vardı tabii ama yine de fena sayılmayacak bir performansla 5 saatte eve vardım. Önce anama uğrayıp hem bir şeyler yedim, hem de onlarla hasret giderdim sonra da eve geldim. Yarından itibaren yeni dönem başlıyor. Dilerim sağlıkla, huzurla, mutlulukla, başarıyla geçen bir yıl olur hepimiz için...

Bugünün şiiri tahmin ettiğiniz gibi yine Nazım'dan. Ünsal Ünlü programında Münevver Hanım'dan bahsederken benim aklıma ona yazdığı ve çok beğendiğim şiirlerinden biri geldi:

David Oystrah’a Mektubumdur

İstanbul’a gitmişiniz.
Konserinizdeymiş.
Çok bahtsız bir kadını bahtiyar etmişiniz.
Yağmura uzanan iki yeşil yaprak gibi gözleri bakmış parmaklarınıza.
Mektubunda: ‘Unuttum her şeyi’ diyor.
Kahırlarından başka unutacak şeyi yok.
‘Ağladım’ diyor, ‘ferahladım’.
‘Dünya’ diyor, ‘güzel, içim rahat’.
Siz kıskandığım biricik insansınız, üstat.

Şu evden taşındığım zaman en çok mutfak balkonumun önündeki bu yeşil alanı özleyeceğim sanırım. Fotoğrafa giydirdiğim video ise Nazım'ın kıskandığı David Oistrakh'a ait.

17 Eylül / Cuma

Çarşamba akşam valizleri hazırladık, sonra da perşembe öğlen oğluşla yola çıkıp Ankara'ya geldik. Yolda biraz araba da kullandı O. bey ama İstanbul-Ankara yolu İstanbul-İzmir otoban rahatlığında değil tabii, 45 dakika sonra "anne bu kadar yetti bana" deyip teslim etti direksiyonu :)

Lojmanda muhteşem üçlü bekliyordu bizi, özleşmişiz, sohbet edip hasret giderdik gece geç vakte dek. 

Cuma günü sabahtan evimizin küçümeni lise 2'ye gittiği için okula yollandı. Biz O.beyle yurda eşyaları götürdükten sonra eve döndük. Benim lisansüstü öğrencimle toplantım vardı. O. ve E. kampüs turuna çıktılar birlikte. A. de okulda ilk yüzyüze toplantısına gitti. Ben arada bir kek yaptım çay yanına. Sıradan bir cuma günüydü yani. 

Akşamüstü okul sonrası A.ciğim ile bahçeye gidip 4-5 kg kadar fasulye ve biraz da salatalık topladık. Bal kabaklarının bir iki haftası daha var sanırım. Patlıcanlar da şahane. Bahçe ne kadar emek istiyor ama sonuç gerçekten çok keyifli :) An itibari ile ben bu yazıyı yazarken zarif eşim temizlediğimiz fasulyeleri şoklama işi ile iştigal ediyor, kışlık fasulyelerimiz artık hazır sayılır :)

Akşam yemek sonrası da lojmandaki salonun yerleşimini tamamen değiştirdik bir ekip çalışması ile. Yerleşim sırasında küçümen bey ara ara gelip "oooo çok değişik ama güzel oluyor" deyip bize ara gazları verdi ve odasına gitti. Geri kalan dörtlü olarak biz baya seri çalıştık, İstanbul'daki taşınma sonrasında lojmana gelecek kitaplıklara yer açtık, yorulduk ama değdi. Hepimiz çok beğendik sonuçta ortaya çıkan düzeni. 


Fotoğraf O.beyciğimin bu seneki yurduna ait. Eşyalarını yerleştirmesini aşağıda cool bir anne edasıyla beklerken çektim. Doğrusu ya yıllarca anne-oğul bir hayat yaşadıktan sonra üniversite döneminde tam alışmıştım benden uzakta ve kendi başına olmasına ki bu salgın çıktı. Ve biz 1.5 yıldır dip dibe aynı evde yaşayıp, yan yana odalarda ders verip, ders dinledik! Dolayısıyla şimdi, yüzyüze eğitime geçince en başa döndük yine, içim pır pır. Kendimi yine bu yeni düzene alıştırmam, dahası kendi hüznümü bir kenara bırakıp torun gurbete gitti diye hüzünlenen anneanneyi yatıştırmam gerek! (Bunu yazarken düşündüm de ben hayatımdaki zor anları yaşarken, benim adıma benden daha çok endişelenen, üzülen annemi yatıştırayım derken kendimi yatıştırıyorum belki de hep! Ne garip...) 

Fotoğrafa giydirdiğim şarkı ise yolculukta O.cığımla birlikte söylemeyi en sevdiklerimizden :)

13.Eylül / Pazartesi

Evde gündüz bilgisayar başında çalışarak, akşam da salondaki koltukta ya dizi izleyip (bu ara "Chair"ı izliyorum, sardı beni baya) ya da kitap okuyarak geçiyor günler. Okulun açılması yaklaştıkça "Nasıl olacak yüzyüze eğitim, aşısızlar da bu kadar çokken hem de! Ben nasıl ders anlatacağım maske ile?" sıkıntısı bastı hafiften. Çok yüz vermeden bu sıkıntıya, ders kılavuzlarını, kitap listesini hazırlama/güncelleme işleri ile iştigal ediyorum çoğunlukla. Dilerim tahmin ettiğimden daha iyi gider her şey! Hem zaten dert etsem de etmesem de yaşayıp göreceğim neler olacağını nasılsa :) 

Arada internet üzerinden kiralık ev bakıyorum tabii bir de. Zira oğluşu Ankara'ya götürüp bir kaç gün kalıp döndükten sonra ciddi ciddi ev bulmam, toplanmam ve taşınmam gerek. Kiralar da aldı başını gitti bu aralar. Allah yardımcım olsun diyeyim :)

Bu aralar belim ağrıyor yine. Kilo vermem gerek. Bunun için yürüyüş yapmam ve yediğimi içtiğimi kısıtlamam gerek, biliyorum ve fakat henüz başlayamıyorum bu disiplin gerektiren sürece! Başlayacağım inşallah :)

Bu yazı böyle bir "iyi dilekler" yazısı oldu gibi değil mi? Hepsi yakın geleceğe dair temenniler gibi :)

Gerçekleşen bir güzel haberle bitireyim o halde: 28. Istanbul Caz Festivali'nin Yaşam Boyu Başarı Ödülü Tülây German'a verilmiş, yaşasın! Yazlık günlerinden kalan bu fotoğrafa eşlik eden ezgi de onun güzelim sesinden olsun :)


 

11.Eylül / Cumartesi

Özlemişim evimi, düzenimi...Oğlum da iyileşti, Miço bey de evimize arzı endam etti, daha ne isterim :)

Bu bir kaç gündür neler yaptığıma gelince:

Değerlendirmeci olduğum bir projenin raporunu tamamladım ki kaç gündür gözümde büyüyordu, üzerimden yük kalktı :)

Perşembe pazarından çilek alıp reçel yaptım. Tatil öncesi yaptıklarımla beraber toplam 8 kavanoz oldu. Bu kış O.beyi çilek reçeline doyuracağım, hedefim bu :) Tabii anneannesinin ve kayınvalidemlerin yaptığı reçeller destek kuvvet olacak :)

Bu arada Leyla ile Mecnun'un yeni iki bölümünü seyrettik O.ciğimle. Özlemişiz Mecnun'u, İsmail abiyi, Erdal Bakkal'ı ve tüm mahalleliyi :)

İki gündür de yolun başında açılan Penguen kitabevi'nde alıyorum soluğu, çok mutluyum :) Dün oğlumla gittik, Şükrü Erbaş'ın son kitabını aldım, o da Yılmaz Güney'le ilgili bir kitap aldı kendine. Biraz oturduk, yanımıza gelen sarman kediyle yarenlik ettik, kahvemizi içip döndük eve. Bugün de Ö.cığım ve eski öğrencim/bir süredir meslektaşım olan M.ile buluştuk kafesinde, M.nin İngiltere'deki işine dönmesi öncesi. Biraz gündem, biraz eski günleri anma, biraz dedikodu ile geçti 1-2 saat :) 

Gitmişken Ahmet Tulgar'ın "Arzunun Serbest Dolaşımı"nı, Barış Bıçakçı'nın "Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme"sini ve Sibel Oral'ın "İşitiyor musun Memet!"ini aldım. 

Bugünün şiiri dün okuyup bitirdiğim (keşke bitmeseydi) Şükrü Erbaş'tan olsun:

"...İçimizdeki boşluğa tutunarak umut etmeye çalışıyoruz:
Bizim rüyalarımız olmadan dünya güzel olamaz
Bizim şarkılarımız olmadan insan sevmeyi bilemez
Bizim merhametimiz olmadan tanrı kimseyi bağışlayamaz
Bizim dudaklarımız gülmeden çocuklarımız çiçek açamaz.

Bir çürümenin ortasında
Utancımıza tutunmuş
İyi şeyler düşünerek
Yaşamaya çalışıyoruz"


Evdeki köşeme kurulup çay/kahve ve tabii ki Miço eşliğinde kitap okuduğum günler başladıysa güz geldi demektir :) Hoş gelsin, sefalar getirsin :)

8.Eylül / Çarşamba

Evime döndüm, oğluma kavuştum. Miçocuğumu da yarın gidip alacağım A.abisinden, mesudum :)

Yolda gelirken, A.beyciğim ile birbirimizi göremediğimiz ilk salgın dönemlerinde oluşturduğumuz şarkı listesini dinleyip kendi kendime hayaller kurup, konuşarak, şarkılara eşlik ederek kullandım arabayı, yol ne zaman bitti anlamadım bu yüzden de. 

Son günlerde yazlıkta annemin 2.doz Biontech aşısını da yaptırdık, iyi oldu. Onlar ablamla birlikte biraz daha kalacaklar Dikili'de, bir iki haftaya dönerler şehre. Yazlık aslında şu sıra o kadar güzel ki. Ben onların yerinde olsam (yani işim gücüm olmasa) sadece bu ay değil ekimde de kalırdım. Ama benim anam kalabalığı, insanı ve sıcağı sevdiğinden ona hitap etmiyor yazlığın bu sakin ve serin halleri.

Bugün eve gelince O.ciğim karşıladı beni. Salça ve domates kavanozları, kurutulmuş kapya biberleri, tarhana, yazlığa benimle gidip dönen sardunyam, fesleğenim ve hıdrellezde aldığım sarı gülümle birlikte eve girişim oldukça şenlikliydi :) 

Yaz dönemi benim için resmen bitti bugün böylece. Önümüzde kentsel dönüşüm süreci (gelecek ay evi boşaltmamız bekleniyor), oğulcuğumun yurda yerleşip okuluna başlaması, benim yeni üniversitemde ilk yüzyüze dersleri verecek olmam (baharda uzaktan ders vermiştim ama aynı şey değil tabii) gibi heyecan verici olaylar var. Dilerim sağlıkla, huzurla, mutlulukla başlasın, öyle de devam etsin bu dönem, bu yıl....  

**Gece 02:00 güncellemesi: An itibari ile O.beyle hastanede, acildeyiz. O, akşamüstü başlayan ve akşam da kusma ile devam eden (muhtemelen öğlen beni beklerken eve ısmarlayıp yediği hamburger ağır geldi) mide bulantısını önlemek ve su kaybını telafi etmek için serum yiyor, ben de başında oturup serumun bitişini beklerken telefonda geziniyorum. İstanbul’a döndüğüm ilk geceyi acilde geçirmeyi beklemiyordum doğrusu ama ne diyelim, bununla gelmiş, geçmiş olsun :-)

Bugün dinlemekten en keyif aldığım şarkılardan biri eşlik etsin geçen haftadan kalan bu yaz günü keyfine :)

3.Eylül / Cuma

Güne Daniska & Hüsnü Arkan'ın gece yarısı youtube'dan yayınladıkları "gel de aşka inanma" şarkısı ile başladım, pek keyifliydi :)

Öğleden sonra da haftalık Gazete Oksijen'imi alıp Ece'nin yazısını okudum. Eski bir dostu görmüş gibi, sarılıp “özleşmiştik yahu” demiş gibi, kocaman bir masaya oturup “güzel günlere” kadeh kaldırmışız gibi bir hafiflik kapladı içimi.

Akşamüstü bir de kızlar kazansaydı şu maçı, şahane olacaktı ama olsun, bugüne kadar yaşattıkları gurur yeter!






2.Eylül / Perşembe

Bugün sabah 5.30da kalktık A.ciğimle ve giyinip O.abimizi evinden almak için çıktık. Sonra ver elini Bademli ve tekneyle balık avı :)

Babam A.'i tanımadı (yani tanıdı tabii yıllar önce de benim arkadaşlarımdan biri olarak, yoksa özel biri olarak değil). Ama tanısaydı eminim en çok balık tutma sevdası hoşuna giderdi. Benim çocukluğum zira, babamın peşinden (Can Yücel "Koştururken ardından o uçmaktaki devin" der ya hani, tam öyle) onun Kuleli'nin önünde ve daha pek çok yerde balık tutma sevdasına eşlik ederek geçti. Son yıllarda A. ile de her yaz bir gün O.abimizin ufacık tefecik teknesi ile balık tutmaya gidiyoruz, çok hoşuma gidiyor bu ritüel. Sanki babam da bizimleymiş gibi hissediyorum. Bugün çok rüzgar vardı ve tekne çok sallandı, ben de balık tutma kısmına çok katılamadım midem bulandığı için ama olsun yine de güzeldi :) Dönüş yolunda Ilıca'da bir denize girme molası da verdik ve toplamda 4-5 saatte, yaz boyu yanmadığımız kadar çok yandık ikimiz de!

Akşamüstü evde çay içerken Ümit Kıvanç'ın dün yayınlanan ve benim dört gözle beklediğim kısa filmini izledik: Ah, Asuman! Çok güzeldi, izlemediyseniz öneririm :) 


Bademli iskelesi fotoğrafına yüklediğim şarkı bugüne en yakışan şarkı bence :)

1.Eylül / Çarşamba

Vay be, resmen sonbahara girdik bugün ve ben hâlâ Dikili'deyim, inanılmaz! Bu sene iş değişikliği nedeniyle "yaz tatili yapıp yapamayacağım belirsiz" diyordum soranlara (gerçi pek de dert ettiğim söylenemezdi bu belirsizliği, zira uzunca bir zaman önce hayat bana planlara çok da takılıp kalmamam gerektiğini hatta henüz gerçekleşmeyen şeyler için dertlenmemem gerektiğini öğretmişti sağolsun :P) ama salgın döneminde bu belirsizlik lehime işledi ve sanırım yazlığı aldığımızdan bu yana en uzun süre ile burada kalmış oldum! Evet yazlıkta olmak bir otel tatiliyle kıyaslanabilecek bir şey değil pek (temizlik, çamaşır, yemek işleri aynen sürüyor çünkü), evet ben her gün olmasa da gün aşırı mutlaka çalıştım (uzaktan da olsa toplantılar, makale ve ders hazırlıkları sürdü çünkü) ama yine de hamakta keyif yaptım, bisiklete bindim, denize girdim ve en önemlisi A.ciğimle birlikte aynı mekanda olmanın güzelliğini yaşadım. Daha ne olsun :)

Bu bir haftadır kayda değer ne oldu derseniz:

  • Cumartesi günü çocuklar anneleriyle Ankara'ya döndüler. O.ciğim de babasıyla İstanbul'da zaten. Hayata çocuksuz modda devam ediyoruz o gün bu gündür...
  • Pazar günü ablamın iki sinovac sonrası biontech aşı günüydü. Bergama'ya gidip onu yaptırdık birlikte. Sonrasında o günü onlarla geçirdim zira sinüzit nedeniyle kullandığı burun fısfısı sabah baya bir kanamaya neden olmuş. Bu ara o kadar düşük ki bağışıklığı, her ilacın ne yan etkisi varsa çıkıyor Ş'da, sinir bozucu tabii :( Neyse ki günü düzgün kapattık sonrasında...
  • Dün öğleden sonra da İzmir'e canım N.hocama gittik. E.abi ile birlikte yine muhteşem bir sofrada ağırladılar A.ciğimle beni. İnsanın lisede "matematik öğretmeni olacağım" diye tutturacak kadar hayran olduğu öğretmeni ile dost olması paha biçilemez doğrusu. Karavanla Balkan turu hayalimiz üzerinde konuştuk, Türkiye'yi kurtardık, ilişkiler üzerinde kafa yorduk derken yine çok güzel ve keyifli bir akşam geçirdik. 
Bugün Dünya Barış günü. Ne özel, ne güzel bir gün. "O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör / Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör" diyen Melih Cevdet Anday'la bitireyim bugün yazıyı o halde :) 

Ağustosun son günü Ferhan Şensoy göçtü gitti dünyamızdan. Onu ilk seyredişimden bu yana 30 yıl geçmiş ama "aç parantez, kapa çok gereksiz üçüncü parantez" açıklamalarımda, "kel alaka" nidalarımda, "bugün evden çıkasım yok / caa cubbap cubbap cubap" diye söylenmelerimde yaşayacak benim için Ferhan Şensoy. "Çarşambayı sel aldı" türküsünü ne zaman dinlesem o gelecek aklıma ya da. Ve evet, Turgut Uyar için söylediğini onun için söyleyebiliriz bence de: "dediler ‘Ustan ölmüş’,
Çok komiksin Azrail, Ferhan Şensoy ölür mü?

(Bugün İnci Çayırlı da vefat etmiş... Ferhan Şensoy'un fotoğrafına onun güzelim sesinden bir şarkı giydirdim. Nurlarda yatsın hepsi)